TARİHTE DİYARBAKIR İDARESİ

logo 

 

 

valilik                                                                                  

 

 Diyarbakır hoşgörünün iklimidir,idarecileri de hoşgörülüdür,Zira burada Mevlana’nın esintileri var.Bu mekanda 19 yüzyılda Mevlevi tekkesi vardı. M Şefik Korkusuz:.Diyarbekir Velileri.I-II.Kent yay.İst.2004.s.18

 

OSMANLI İDARİ TAKSİMATI

Osmanlı Devletinde idari taksimat eyalet ile başlar. Bu sistem içerisinden aşağıdan yukarıya doğru sıralama yapılırsa, köy, kaza, sancak ve Beylerbeylik şeklinde idari, askeri, bir taksimata tabi tutulmuştu. Reâya denilen köyler halkı dirlik, vakıf, mülk reâyası olarak başlıca üç sınıfa ayrılmıştı.

Beylerbeylik ilk dönemde bir tane idi ve bütün ordu işlerinden sorumlu olup hükümdardan sonra onun sözü geçerdi. 

Rumeli de fetihlerin genişlemesi üzerine, Anadolu ve Rumeli’nin bir beylerbeyi ile yürütülmesi sakıncalı görüldüğünden beylerbeylik Rumeli ve Anadolu olmak üzere ikiye ayrıldı.  Osmanlı Devleti genişledikçe ve zamanın şartlarına göre bu eyaletlerin sayısı artmıştı.

Tanzimat devrinde mülki taksimat Eyalet ve Livalara “sancak” taksim edilmişti. Avrupa’da, Asya’da ve Afrika’da toplam 35 eyalet bulunmakta idi.

Avrupa topraklarında 15 eyalet 42 liva, Asya topraklarında 17 Eyalet 83 liva ve Afrika topraklarında da 3 eyalet 17 liva vardı. Eyaletlerin toplamı 35, Livaların 142, kazaların 1320 idi.Karal, E. Ziya, Osmanlı Tarihi, VI. Cilt TTK. Yayını 1983 Ankara s.128

Devletin idari taksimatı III.Murad zamanında Kaza, Sancak ve Vilayet olarak belirlenmiştir.

Nahiye’de “Nahiye Müdürü”, Kaza’da “Kaymakam”, Sancak’da “Mutasarrıf”, memurları bulunurdu. Mülkî taksimatında mutasarrıf idaresinde bulunan memleket parçasına sancak yerine Liva’da denilirdi.

 

Osmanlı'da Taşra Yönetimi



Taşra yönetiminin temeli tımar sistemi denilen, bir kısım asker ve devlet görevlilerine belli bölgelerde vergi kaynaklarının tahsis edilmesi, ve buna karşılık onlardan devlet için hizmet beklenmesi sistemine dayanırdı. Tımar sistemi sayesinde devlet, hem tahsis ettiği, miktarı belirlenmiş vergileri toplamak gibi ikinci bir iş yapmıyor, hem de çağrıldığında askere gelecek hazır bir kuvvet oluşturuyordu. Taşra Teşkilatı, küçükten büyüğe; köy (karye), nahiye, kaza, sancak (liva) ve eyaletlerden oluşmakta idi. Nahiyelerin köylerle birleşmesinden kazalar, kazaların birleşmesinden sancaklar, sancakların birleşmesi ile de eyaletler ortaya çıkmıştı. Bunlar arasında en fazla toprağa sahip birim kazalar ve sancaklardı. Kazalarda yönetici olarak, kadı, alaybeyi ve subaşı bulunurdu. Kadılar adli işlere, subaşılar ise asayişle ilgili işlere bakarlardı.

Sancakları ise Sancak Beyi denen kişi yönetir, bu kişi askeri ve idari işlerin tümünden sorumlu olurdu. Sancakların birlşemesi ile oluşan eyaletlerde ise başta Beylerbeyi denilen yönetici birisi bulunurdu.

Beylerbeyi bulunduğu bölgede, padişahın temsilcisi olarak bütün yönetimden sorumlu idi. Bunlar Anadolu ve Rumeli Beylerbeyi olarak ikiye ayrılmıştı.

1)Özel Yönetimli (Saliyaneli) Eyaletler

Tımar sisteminde, devlet tarafından tahsis edilmiş ve miktarı belirlenmiş olan vergiye dirlik denirdi. Saliyaneli eyaletlerde tımar sistemi uygulanmadığı için, buralardan yıllık vergi alınır, bu vergiye de yıllık anlamına gelen “saliyane” denirdi. İl kez Kanuni Sultan Süleyman zamanında oluşturulan bu birimlerin toprakları kesinlikle dirliklere ayrılmaz, yıllık gelirleri, iltizam denilen, verginin peşin olarak alınması , şeklinde toplanırdı. Bu vergileri toplayan kişilere de “mültezim” denirdi. Saliyaneli eyaletlerin başında; Trablusgarp, Tunus, Cezayir, Mısır, Bağdat, Basra, Yemen ve Habeşistan geliyordu.


2)Merkeze Bağlı (Saliyanesiz) Eyaletler


Osmanlı Devleti’nde taşra teşkilatı üç bölümden oluşmuştu. Bunlar; Merkez bağlı Eyaletler, Bağlı Beylik ve Hükümetler ile Özel yönetimi olan eyaletlerdi.

Tımar sistemi üzerine kurulmuş Osmanlı taşra teşkilatında, XVI. yüzyılla birlikte sınırların genişlemesi ile, ülkenin her yanında tımar sistemi uygulanamamış, bazı bölgeler bu uygulamanın dışında tutulmuştu. Tımar sisteminin uygulandığı eyaletlere, “saliyanesiz”, tımar sisteminin uygulanmadığı yerlerede “saliyaneli” eyalet denirdi. Saliyane, yıllık demektir. Tımar sisteminin uygulanmadığı eyaletlerden alınan yıllık vergiye de bu ad verilir. Saliyanesiz eyaletlerin bazıları; Rumeli, Bosna, Temeşvar, Budin, Eğri, Anadolu, Zülkadinye, Trabzon, Şam, Halep, Raka, Diyarbakır, Van, Kars ve Kefe idi.

Eyalet

Osmanlı Devleti’nde şimdiki anlamda “il” olarak bilinen idari birimdi.

Eyaletlerin başındaki yöneticiye “beylerbeyi” denirdi. Fakat beylerbeyi, bugünkü validen daha fazla yetkilere sahipti. Eyalet valileri, sadece idari memur olmayıp aynı zamanda savaş durumunda mahiyetindeki adamları ve askerleri ile savaşa katılırdı. Eyaletler sancaklara ayrılmıştı.

Sancakların başında da “sancak beyi” bulunurdu.

Sancak

Osmanlı Devleti’nde idari bir birim olan sancak, kazaların birleşmesi ile oluşurdu. Sancak, liva olarak da isimlendirilirdi. Sancakların başında “sancak beyi” yani “mutasarrıf” bulunurdu. Sancakların bir araya gelmesi ile eyaletler oluşurdu.

Kaza

Osmanlı mülki yapılanmasındaki kaymakam idaresinde bulunan idari birime verilen addır. Klasik dönemde taşra yönetiminde önemli bir yer tutan kazalar, kadıların idari yargı fonksiyonunun azalmasından dolayı XVIII. yüzyılda önemini yitirmiştir.

Nahiye

Osmanlı taşra yönetiminde, en alt birimdir. Daha çok bir kaç köyden oluşurdu. Günümüzde “bucak” olarak bilinen bu idari birimin başında “nahiye müdürü” bulunurdu. http://www.trforumuz.biz/

 

 Osmanlı İdari Taksimatı İle İlgili Bazı Terimler:

Hükümet:  Osmanlılarda sancakların yanında Hükümet olarak adlandırılan ve idarenin mahalli beylere bırakıldığı ocaklık suretiyle tevcih edilen sancaklar da vardı. Bunlar defterlere Livâ yerine hükümet olarak kaydedilmişti.

Hükümet sancakların, kanunla belirlenmiş statüleri, tabii olarak Osmanlı Devleti’ne bağlılıkların ölçüsünde geçerli idi. Diyarbekir, Van ve Bağdat eyaletlerinde rastlanan hükümetlerin ihdas sebebi buradaki mahalli beyleri devletin resmi görevlisi yaparak bir ölçüde merkezi otoriteye bağlamıştı.

Hükümet sancakları, kanun hükmünde belirlenerek bu muhtariyet şeklinde de anlaşılmaktadır.Buraların idaresi kuru bir mülkiyet ile mahalli beylere bırakıldığı ve uygulamada diğer sancaklar gibi muamele gördükleri de tesbit edilmiştir.

 

 

Yurtluk– Ocaklık: Bu tabirler, Bir yerin gelirinin birine tevcihi için kullanılmaktaydı. Yurtluk yalnız kayd-ı hayat şartıyla tasarruf edildiği halde Yurtluk ve ocaklık İrs yoluyla da tasarruf edilirdi. Kendisine bu şekilde bir arazi geliri tevcih olunan resmen o yerin sahibi değildi. Araziyi satamaz, bağışlayamaz, vakfedemezdi. Yalnız o yerin şer’i ve örfi vergisi kendisine ait olurdu.

Tımardan farkı, mutlaka bir hizmet karşılığında verilmesinin şart olmaması, tevcihin geri alınmaması sahibinin idari ve bazı şartlarda bir dereceye kadar bir kısım kazai hakları da haiz bulunması idi.

 

Bu sistem müstakil beylerden zapt edilen yerlerde sadakat ve bağlılıkların görülen beylere hanedanların uhdelerinde bırakılmak ve daha ziyade imparatorluğun şark hudutlarında yerli Beylere ve beyzadelere bulundukları yerler o adlar tevcih alınmak suretiyle tatbik olunmuştur. Tanzimat sıralarında lağvedilerek buna mukabil kendilerine maaş bağlanmıştı

Nahiye; 1876 dan sonra bir kazada komşu olan köylerden ve 5 ilâ 10 bin nüfustan oluşuyordu. Nahiyeye bir müdür, bir danışma meclisi veriliyor, vergi salınması ve toplanması, yerel bayındırlık işleri, tarım ve eğitim konularında kendi karar veriyordu. Vilayet meclisleri artık sancaklardan dörder yıl süre için seçilmiş temsilcilerden oluşan bîr genel meclis durumuna yükselmişlerdi.

 

 Muhassılllık: Devlete ait vergi ve resimleri tahsil ile mükellef olan memurlar hakkında kullanılan bir tabirdir. Osmanlılardan önce Selçuklu Türklerinde de bu tabir kullanılmıştır.

Selçukluların kuruldukları bölge dolayısıyla Gaznelilerden etkilenmişlerdir. Gazneliler ve Büveyhiler de askerlere iktâ yerine maaş verirlerdi. Buveyhiler Türk askerlerine maaş vermekte güçlük çektiği için bazan onun karşılığında kumandanları vilâyetlerin vergilerini kendi hesaplarına toplamaya memur eder ve bu suretle yıllık olarak iktâ ederdi.

 

Osmanlılarda XVIII. Yüzyılda beri sancaklar, hem buranın havâss-ı humâyûna ait gelirini toplayan hem de yönetimini üstlenen muhassıllar tarafından yönetilmeye başlanınca buralara muhassıllık denilmiştir.

Tanzimat’la birlikte herkesin gücüne ve sahip olduğu emlâk ve araziye göre, hal ve tahammülünün derecesine göre vergi namıyla münasip taksitlerle alınması kararlaştırılmıştır.

 

Bu düzenlemeye göre yerinde tahsil alınacak vergiyi her eyalete haysiyet ve iktidar sahibi memur gönderilmesi uygun görülmüştü. İşte bu memurlara “Muhassıl” denilmiştir.

1842 senesinde muhassıllık lağvedilerek bunlara ait vazifeler kaza ve livalara  askerlerden tâyin olunan en büyük memurların uhdesine tahmil olundu. Bunun mezarratı anlaşıldığı için daha sonraları bu vazifeler defterdar, muhasebeci ve mal müdürlerine devredildi.

 

Mîr–Hacılık: İslam hükümdarları adına hacıları Mekke’ye götürmekle görevli olan kişiye “Emir’ül – Hacc” denilirdi. İslamiyette bu işle ilk görevlendirilen kişi Hz. Ebubekir olmuştu.

Halifeler bu işi kendilerinin göremediği zamanlarda, yeteneklerine ve becerilerine güvendikleri şahısları bu işle görevlendiriyorlardı.

 

“Emir’ül hacı” hacı olmak isteyen Müslümanlar sağlık ve güvenlik içinde Hac yerlerine götürüp getirmekti. Orada Hac yerinde yapılacak ziyaretinde dini törenleri idare etmek de Emir – ül Hac’ın vazifesi idi.

Yavuz Sultan Selim Mısır’daki Memlûk sultanlığını, ortadan kaldırıp hilafeti alıncaya dek, osmanlı padişahları ile Memlûk sultanlığı ayrı ayrı emirü’l – hac yollarıydı. Halifeliğin Osmanlılara geçmesinden sonra Şam ve Mısır’daki iki ayrı Mîr Hac bu göreve devam etmişlerdir.

 

Mîr–Aşiretlik: Osmanlı Devletinde Mîr – Aşiretlik sisteminin içinde zaman zaman yer almıştır.

Kaptanlık: Osmanlı İmparatorluğunda idari taksimat biri de Kaptanlıktır.  Bunlar mirî sisteme dahildir. Sahil sancaklarından meydana gelen eyaletlerdir. Efradı donanmada kullanılmak üzere teşkil olunan bu eyaletler Barbaros Hayrettin paşa zamanında Kazanılan zaferden sonra ihdas edilmeye başlanılmıştır

Voyvodalık, Osmanlı idare sistemi içinde yer alan voyvodalık slavca orijinli bir kavram olarak Osmanlı idare literatürüne girmiştir.Reis, Subaşı, ağa gibi muhtelif mânalara gelir. Boğdan Voyvodası, Galata Voyvodası gibi.

 

Hicri onbirinci (Miladi onyedinci) asırda Eyalet valileri ve sancak mutasarrıfları uhdelerine tevcih olunan eyalet ve sancakların mülhak kazalarına daireleri gediklerinden veyahut halkın isteğiyle yerlilerin ileri gelenlerinden birini Voyvoda tâyin ederlerdi.

Bu Voyvodalara merkezce mukataat hazinesi kaleminden evamiri şerife verilirdi. Vazife gittikçe tevessü ve taammûm ederek sonraları bunlar kaza kaymakamlığı vazifesiyle de muvazzaf olmuşlardır.Tımar ve Zeamet usulû cari olan yerlerde Voyvodaların yalnız mukataat ve havas kısmının varidatını Cibayet ve Tanzimat’a kadar devam etmişlerdir

 

 

Meliklik: Osmanlı Devleti’nin İdari sistemi içinde görebileceğimiz bir diğer bölümü Meliklik sistemidir. Devletin Rumelide ihdas ettiği Voyvodalık sistemine benzer bir yapılanmayı Kuzey – Doğu Anadolu sınırında bulunan bazı yörelerde uygulamışlardır.

Bunlar Kuzey–Doğu Anadolu’da zamanında bulunan Gürcü Meliklikleridir. Melikler her yıl belli bir vermek suretiyle Osmanlı Devleti’nin hakimiyetini tanımışlardır. Meliklerde iç işlerinde serbest kalmışlardır. Meliklik ataması merkezi otoritenin elinde bulunmaktaydı.

Meliklik sıfatı mahalli bir tabir olmakla beraber bölgesel bir özellik taşımaktadır. Voyvodalık sisteminde görüldüğü gibi hemen hemen aynı karakterleri taşımakla beraber geleneksel ve mahalli özellikleri dolayısıyla bu adla anılmışlardır.

 

Aslında Melik ve Melike kavramları Türk Tarihinde; Türklerin İslamiyeti kabul ile başlayan sürece rastlar. İslam Kültürü ve Mahalli geleneksel yapı birleşince yeni unvanlar  Türk Sultanları tarafından da kullanılmaya başlanılmıştır.

Melik hükümdar yerine kullanılan bir tabirdir. Arapça kökenli bir kelimedir. Selçuklu Türklerinde bu tabiri daha sık kullanıldığını görmekteyiz. Hem şah hem Melik olan sultan “Melikşah” Alpaslan’ın hemşiresi ve El – basan’ın karısı Gevher Melikşah’ın karısı meşhur Terken unvan olarak “yeryüzü Melikesi” tabirini kullanmışlardı

Doğu Anadolu’nun kuzeyinde idari sistem içinde kullanılan Meliklik sıfatı yukarıda belirtildiği gibi mahalli ve geleneksel özellikler yüzünden kullanıldığı anlaşılmaktadır. Voyvodalık sıfatında aynı özellikler görmekteyiz.

Doğu–Anadolu’da Mülkiyetleri Osmanlı Hükümeti tarafından sahiplerine ait olarak kabul edilmiş olan ve kendilerine yazılan fermanlarda cenap tabiri kullanılan Cizre, Genç, Bitlis, İmadiye, Mahmudiye, Hakkâri, Palo v.s. yüksek hakimiyetini tanıyorlardı.

 

Her sene muayyen bir vergi verirler ve lüzûmu halinde askerleriyle hizmete gelirlerdi;

Bunlara serbest Mir-î miranlıkta tımar ve zeamet teşkilatı olmayıp sancakları o beylerin Mülkû gibi idi. Yavuz Sultan Selim zamanında devlete sadık kaldıkları için Bıyıklı Mehmet Paşa’nın arzıyla yurtluk – ocaklık olarak kürt beylerine ait büyük, küçük bazı yerler sancak itibariyle bu yerli beylere terk etmişti.

Bunların sancakları münhâl olunca hariçten kimseye verilmeyip oğullara, kardeşlerine ve en yakın akrabalarına verilirdi. Bu sancak ile beraber zeamet ve tımarlı sipahileriyle sefere giderlerdi.

 

Doğuda Çıldır eyaletinin teşekkülünden sonra buradan dört sancak mülkiyet üzere yurtluk ocaklık itibar edilmiştir.

Bunlardan başka Mîr aşiretliği ismiyle Van, Diyarbakır, Şehrizor’da dört yüz kadar aşiret reislikleri vardı ki bunlar derece itibarıyla sancak beyi ile zeamet sahipleri arasında idiler; bu reisler sancak beyleri ile beraber sefere giderler, vefat ettiklerinde dirlikleri oğullarına, yok ise en yakınına verilirdi.

 

Beğler–beği :Selçuklular zamanında sadece savaş sırasında var olan bu makam, daha sonra devamlılık kazanmıştı.

Osmanlılarda ilk defa 1362’de Rumeli Beylerbeyliği olarak kurulmuştu.XVI. yüzyılda, İdarede değişme ile, Beğlerbeğlikler “Vilayet’e dönüşerek, Beğlerbeği terimi etkisini XVIII yüzyılda kaybedecektir.VI.Yüzyılda Beğlerbeğliği karşılığı olarak “Mir – Miran” da kullanılmıştır.

 

Vâli :Vilayet, Osmanlılarda Beğlerbeğlinin yerini alınca, Vâli, bu defa Beğlerbeğliği anlamında kulanılmıştır.

Subaşı :Kelime olarak asker – başı, Ordu komutanı olup, terim manâsıda bundan gelmektedir. Bir mıntıkanın (sûbaşılığının) askerlerine komuta eden kişi demek olup, aynı zamanda orada Sultanın necibidir.

Beğ / Sancak Beğ: Hükümdar ailesinden olmayan en üst rütbedeki kişilere bu unvan verilmiştir. Selçuklularda sübaşı’nın ünvanı “beğ” idi. Osmanlılarda sancağın başında Sancak beği bulunmaktadır.

 

Mütesellim: Sancak beğleri bir sancağa tayin edildiklerinde kendileri namına görevi teslim almak üzere hemen bir mütesellim gönderirdi. Sancak Beği veya Beğlerbeği geldiğinde Mütesellim’in görevi biterdi. XVII. Yüzyıldan itibaren Sancak beğleri görevlerinin başına gitmeyip Mütesellim gönderirlerdi. Bunlar genellikle o yörenin etkili kişileri olurlardı.

Önceki vekil iken daha  sonra  valinin  emrinde  Sancak – Liva görevlisi  olmuşlardır.  XIX.Yüzyılın başlarında Mütesellim olmak için “Kapuzcu – başı” rütbesinde olmak gerekiyordu.

 Kapu Kathüdası/Kâhyası:Taşrada bulunan valilerin İstanbul’da Babıali ile münasebetlerinde yetkili kıldıkları kişidir. Bu kethüdalar İstanbul’da kalarak her türlü işlemlerde asıl görevli namına hareket ederlerdi.

 

Muhassıl: XVIII. Yüzyıldan sonra, idâre esasıyla değil, gelirinden yararlanmak üzere tayinlerde görülen bir terimdir. Bir görevliye, vazifesi icabı büyük bir gelir tahsis edilmek istendiğinde, görev yeri başka yerde olunca, idare etmek üzere o sancağa “Muhassıl” tayin edilirdi. Veya o sancağın başına “Muhassıllık Veçhiyle” tayin edilirdi ki, oraya gitmesine gerek olmayıp sadece vergi gelirinden yararlanmak üzere bir “Muhassıl” gönderirdi.

Mutasarrıf: XVIII. ve XIX. Yüzyılda Sancaklara “Mutasarrıf”lar tayin edilmeye başlanmıştır. “Mutasarrıf” böylece sancağın en yüksek âmiri manasını kazanmıştır. Mutasarrıfın idaresinde olan  sancaklara, bazen “Mutasarrıflık” denmeye de başlandı. Cumhuriyet döneminde “Mutasarrıflıklar, Vilayet” adını alınca, Mutasarrıflarda da “Vali” adını aldılar.

 

Kadı: Hukuki ve Kazai her türlü görev onundur. Kadılar doğrudan sultan tarafından tayin edilmekle beraber, aynı ve bağımsız bir göreve sahiptirler. Kadı aynı zamanda idare, asayiş, belediye hizmetlerinde de padişah adına yetkilidir.Kadıların yetkileri Tazimat’tan sonra daralmıştır. XVIII. Yüzyıl sonlarında itibaren ayânların nüfuzunun artması ile belediye hizmetleri ve idari görevleri de gerilemiş bulunuyordu.

XIX. Yüzyıl sonlarında sadece miras taksimi veya Şer’iye mahkemelerindeki  davalarla görevlidir. Cumhuriyet döneminde şer’i mahkemeler lağv edilerek kadılar Adliyede birer hizmetle kaydırıldılar. “kadı” unvanı bu surette tarihe karıştı.

 

Voyvoda: Reis, Ağa, sübaşı gibi muhtelif mânalara gelen bir tabirdir. Voyvodalar, genellikle o yüzden, şehir veya kasaba halkından seçilirdi. Ayân yanında, bir de voyvoda olursa, tabiatıyla nüfuzu çok artar, bundan şahsi çıkarı için de yararlanabilirdi. Voyvodalar mütesellimler altında sayılır. Ancak, görevleri gereği, doğrudan merkezle münasebette de bulunabilirler.

Tımar ve zeamet usulü câri olan yerlerde voyvodalar yalnız mukataat ve havas kısmının varidatını toplamışlardır. Tanzimat’a kadar devam etmişlerdir. Voyvoda tahsil memuru demekti.

 

Kaymakam: 1842’lerde sancaklardaki en büyük mülki âmire Kaymakam denmiştir. 1864–67’ den sonra ise, kazalarda, mutasarruf vekili anlamında “Kaymakam” kullanılmış ve bu anlam ile günümüze kadar gelmiştir.

Ayan: “Seçkin” önde gelen, anlamında Türkiye Selçuklularından beri görülen bir terimdir.  şehirlerde halkın önde gelenlerine bu ad verilirdi. Halkın, merkezi yönetiminin etkisinde olmaksızın kendi aralarından seçtikleri veya görevlerine itiraz etmedikleri kişilerdir. Türkiye Selçukluları’ndan erken dönemlerinde bunların “İğdiş” de denilirdi ki, büyük tüccar anlamı da vardır. Ayanlık teşkilatı XVIII. Yüzyıla sonlarında XIX. Yüzyıl başlarında bir nevi halk temsilciliğine dönmüştür. Ayanlar merkezi idare ile halkın ilişkilerini düzenleyen kişilerdi

 

Kethüda: Büyük devlet adamları ile zenginlerin işlerini gören adam hakkında kullanılan bir tabirdir. Genelde kelime anlamı “yardımcı” demek olup, şehirden göçen topluluklara kadar kullanılan bir terimdir. Temel anlam devlet işlerine halkın arasında yardımcı olan demektir.

Muhtar: Kelime anlamı seçilmiş demektir. 1826’da İstanbul da Muhtarlık teşkilatı kurulmuştu.  1833’de itibaren mahalle ve köylerde kurulmuştu. Halkın temsilcisidir. Halk ile devletin ilişkisini sağlar.

Ağa: Asker ve Sanat ehli için kullanılır olunca okuma - yazma bilenlere “Ağa” Efendi denirdi.

Naib: Genelde vekil, yardımcı anlamında olup her görevin naibi olabilirdi. Ancak en çok kadı naibi bilinir

 

(Mehmet Ali Talayhan, Salnamelere Göre Adana ve Konya Vilayetleri İdari Taksimatı, Yüksek Lisans Tezi, Giriş Kısmından.)

Diyarbakır ‘ın idarecileri
1515 yılında Bıyıklı Mehmet Paşa Diyabekir beylerbeyi olmuştur.BU eyalete 30 küsursancak ve vilayet bağlanmıştır.Mardin,Urfa,Birecik,Siverek,Elazığ,Arabgir,Kiğı,Çemigezek bağlananlar arasındaydı.1515 ‘de fethedilen Bayburd,Erzincan,Kemah ve İspir sancakları da ilk etapta Diyarbekir eyaletine bağlanmıştır.

Prof.Dr.Ahmet Akgündüz.Diyarbekir eyaleti kanunları ve şer’i tahlilleri. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e 2.Uluslararası Diyarbakır Sempozyumu.15-17.Kasım 2006.Diyarbakır.Bildir özetleri.s.6

Diyarbakır 1515 tarihinde eyalet merkezi olmuş,burası vezir rütbeli paşalar tarafından yönetilmiş,belirli bir süre sonra sadrazamlığa yükselme söz konusu olmuştur. . Yrd.DoçDr.İbrahim Yılmazçelik.XIX.Yüzyılın İlk Yarısında Diyarbakır.TTK.Ankara.1995.s337
Özdemiroğlu Osman paşayı buna örnek verebilirim
Kanuni Diyarbakır’ı on tuğluk vezirlik haline getirmiştir. DoçDr.Rıfkı Aslan.Diyarbakır ve çevresinde şehirleşme hareketleri.Kara-Amid dergisi.Haziran.1979.s.59

 

Diyarbakır beylerbeyi yılda 1.200.600 akça has + 50.000 altın tahsisat alır.Merkez  sancağında 5000 sipahi,eyalette 30.000 asker vardır.Beylerbeyi sarayı 150.000 oda olup,Osmanlı toprağındaki emn mükellef saraylardandır.

(Yılmaz Öztuna Osmanlı Devleti Tarihi.Faisal finans yay.İst.1986.2/327.

Eyâletlerin idaresi Kanuni Sultan Süleyman'ın vefatına kadar (Mısır eyâleti müstesna) beylerbeylerine yani iki tuğlu paşalara verilirken, daha sonraları mühim olan eyâletlerden Budin, Yemen, Bağdat'a vezir rütbesiyle valiler tayin edilmiş ve XVI. yüzyıl sonlarına doğru 992 HJ-1584 M. de senesinde Diyarbakır ve bunu müteakip vezirlerin çoğalması sebebiyle diğer eyâletler de yavaş yavaş vezirlere verilmiştir.
Eyâletlerin böylece vezirlere (üç tuğlu paşalara) verilmesi sebebiyle Osmanlı vezirleri dâhil ve hâriç veziri olarak ikiye ayrılmıştır, bunlardan iç vezirler kubbe altındaki müşavir yani sandalyasız vezirler olup dış vezirler de eyaletlerdeki vali vezirlerdi. http://www.osmanlimedeniyeti.com/

Eyalet valileri görev yaptıkları eyaletin olduğu kadar şehrin de en yüksek idari ve mali amiri durumunda olup,bütün mukataaların denetimi ve iltizam işleri,şehirde bulunan dini sosyal yapıların ve su yollarının tamiri,tabii afet durumunda temel ihtiyaç maddelerinin temini ve ihtiyaç duyulan görveliler için merkeze arz yazılması gibi görevleri ifa etmekte idi.Ayrıca eyaletin idari ve askeri bakımdan  en önde gelen görevlileri olduklarından,çağrıldıkları vakit gerek kapu halkları ve gerekse diğer sancaklardan emirlerine girecek olan askerlerle savaşa gitmeye yükümlü idiler

Osmanlı  valilerin adil olmasına dikkat etmiş,halkı rahatsız eden valileri görevden almıştır.1822-23 yıllarında valilik yapan Gevranlızade Mehmed paşa,1823-1824 yıllarında vali olan Hüseyin paşa,1826’da vali olan Mehmet paşa halka yaptıkları zulümden ötürü azledilmişlerdir.Yrd.DoçDr.İbrahim Yılmazçelik.XIX.Yüzyılın İlk Yarısında Diyarbakır.TTK.Ankara.1995.187,191

1515-1838 tarihleri arasında 323 senede Diyarbakır eyaletinde 253 vali görev yapmıştır

1516-1600 arasında 84 senede 34 vali görev almış,ortalama vali görev süresi 2.5 yıldır.Bu dönem istikrarlı olduğundan bu süre biraz daha uzundur.

1600-1700 arasında 86 vali görev yapmıştır,ortalama görev süresi bir buçuk yıldır

1700-1800 tarihleri arasında 91 vali görev yapmıştır.Görev süreleri bir ile bir buçuk yıldır

1800-1838 tarihleri arasında 39 vali görev yapmış,görev süreleri bir yılın altına inmiştir.Ancak bazı iyi idareciler uzun görev yapmıştır.Örneğin şeyhzade İbrahim paşa altı yıl görev yapmıştır.

İstikrarın iyi olduğu XVI yüzyıl da İskender paşa 1551-1565 tarihleri arasında İskender paşa 14 yıl Diyarbakır eyalet valiliğini yürütmüştür.1521-1528 tarihleri arasında Hüsrev paşa 7 yıl,1516-1521 tarihleri arasında Bıyıklı Mehmet paşa 6 yıl görev yapmıştır.

Bazı valiler de birkaç kere Diyarbakır’da valilik yapmıştır.Örneğin 1740-1759 tarihleri arasında Çeteci Abdullah paşa 5 defa Diyarbakır eyalet valisi olmuştur

 

Osmanlı devletinin kuvvetli olduğu dönemlerde istikrar olmaktadır,merkezi idare zayıfladığında eyalette de rahatsızlıklar ortaya çıkmakta,vali görev süreleri kısalmaktadır.

Bu eyalette görevlendirilen valilerin iyi yetişmiş olmasına da dikkat edilmiştir.

Doç.Dr.İbrahim Yılmazçelik.1780-1838 tarihleri arasında Diyarbakır eyalet valileri.

Bütün Yönleriyle Diyarbakır Sempozyumu.27-28 Ekim 2000.Neyir matb.s.271,305

Osmanlı Devleti'nin idarî yapısının temelini kaza, sancak ve eyâletler teşkil ediyordu. Ancak Osmanlı Devleti, bugünün Amerika’sı gibi, mutlak bir merkeziyetçilikten tamamıyla uzak bir anlayışa sahipti ve idaresi altına aldığı bölge ve cemiyetleri, çeşitli özelliklerine göre farklı idare tarzlarına tabi tutuyordu. Yani eyalet ve sancakların İstanbul'a olan bağlarında ayrı ayrı statüler söz konusuydu. İşte Osmanlı Devleti, Çaldıran Zaferi’nden sonra Doğu Anadolu'da Diyarbekir merkez kabul edilerek Musul, Bitlis, Mardin ve Harput da dahil olmak üzere bütün Doğu Anadolu'da gayet geniş bir eyâlet meydana getirmişti. Kanunî Süleyman devrinde yeni bir düzenleme yapılarak Van'da ayrı bir eyâlet daha teşkil olundu.

Doğu Anadolu'daki sancakları, idare tarzı açısından, her iki eyâlette de, üç ana guruba ayırmak mümkündü. Bunları kısaca özetlemekte yarar görüyoruz.
Birinci gurup, klasik Osmanlı Sancakları şeklindeydi. Yani Osmanlı Devleti'nin diğer bölgelerinde tatbik edilen idare usulü burada da cari idi. Sancakbeyleri doğrudan merkezden tayin olunurlardı ve herhangi bir imtiyaza sahip değillerdi. Bu sancaklar tımar sistemine dahildi. Diyarbekir ve Van eyaletlerindeki bu tür sancaklar, umumiyetle aşiret yapısı kuvvetli olmayan yerlerde teşkil edilmiştir. Diyarbekir Eyâleti'nde merkez Amid, Harput, Hasankeyf, Akçakale, Sincar, Zaho, Ergani ve Çemişkezek sancakları ile Van Eyaleti’ndeki Erciş ve Adilcevaz sancakları, bu tür sancakların başlıca örneklerini teşkil ederdi.

İkinci gurup, Yurtluk ve Ocaklık tarzındaki sancaklardır. Fetih esnasında bazı beylere hizmet ve itaatleri karşılığında, devamlı olarak sancak ve has şeklinde tevcih edilmiştir. Bunlara Ekrâd Sancakları da denir. Hatta Kürdistan Eyâleti sancakları da denmektedir. Bunlar klasik Osmanlı sancaklarından farklıdırlar. Zira sancakların idaresi genellikle bölgeye eskiden beri hâkim ola-gelen nüfuzlu, eski mahallî beyler ve hânedanlara terk edilmiştir. Hayat boyu sancakbeyi olan bu idareciler vefat ettiğinde, yerlerine oğulları veya diğer yakınlarından biri geçmektedir. Devlete ihânet ettikleri takdirde değiştirilebilmektedirler. Seferde Beylerbeyi’nin hizmetine girmekle mükelleftirler ve bu memleketlere merkezden kadı tayin edilir. Arâzîleri tımar nizâmına tabidir. İmtiyazlı sancaklar da diyebileceğimiz bu sancaklardan Diyarbekir Eyaleti’ne bağlı 13 ve Van Eyaletine bağlı olarak da 9 adet mevcut idi. Çermik, Pertek, Kulp, Mihrani, Siirt ve Atak Diyarbekir'e bağlı bu tür sancaklardandırlar. Müküs ve Bargiri de Van'a bağlı bu tür sancaklardandırlar.

Üçüncü gurup ise, Hükümet adı verilen sancaklardır. Bunların idâresi, fetih esnâsında gösterdikleri hizmetlerden dolayı tamamen yerli beylere terkedilmiştir. Sancakbeylerinin tayinine merkezî idare asla karışmaz ve ellerine verilen ahidnâmeler gereğince, bunlar azl ve nasb edilemezler. Arâzîsinde tımar nizâmı cari değildir. Dahilde tamamen müstakil olan bu bölgeler, hariçte yani askeri ve siyasi alanda bölgedeki Osmanlı beylerbeyine tabidirler. Diyarbekir eyâletinde Hazzo, Cizre, Eğil, Tercil, Palu ve Genç sancakları; Van Eyaletinde ise, Bitlis, Hizan, Hakkari ve Mahmûdi sancakları bu mahiyette Osmanlı Sancaklarıdır. Yani bunlar, bağımsız birer devlet tarzında değil, sadece icranın başı olan beyin tayini ile arazinin statüsünün tesbitinde müstakil yetkilerle donatılmışlardır. Zaten toprak itibariyle de, Diyarbekir veya Van Eyâletinin içine serpiştirilmişlerdir.

Kısaca özetlediğimiz bu sistem, daha ziyade Doğu Anadolu’da’da uygulana gelmiştir. Sebebi bu bölgede daha önce müstakil veya İran’a bağlı beylerin fetih esnasında Osmanlı Devleti'ne sadakat göstermeleri ve en önemlisi de, hem itikadî açıdan ve hem de amelî açıdan, Osmanlı Devleti ile aralarında herhangi bir farkın bulunmamasıdır. Başlangıçta hizmet ve sadakat karşılığı verilen bu sancakların durumu, daha sonra ailelerin tasarrufuna bırakılmış ve Tanzîmât dönemine yani 1840'lara kadar bu hal aynen devam etmiştir.Prof.Dr.Ahmet Akgündüz Yavuz Sultan Selim ve Kürtler. www.osmanli.org.tr

 

.Kanuni devrinin ilk dönemlerinde Diyarbekir Eyaleti iki ana bölgeye ayrılmıştı. Birincisi Diyarbekir Eyaleti, ikincisi Kürdistan Eyaleti.
 Ancak “Osmanlı Kanunları Kürdistan Eyaleti’nin
idari birimlerinde uygulanmamıştır”  
Erzincan Eyaleti Beylerbeyisi olan Bıyıklı Mehmed Paşa, 1515 tarihinde
Diyarbekir bölgesinin fethine memur edildiğini ve fetih tahakkuk edince, yeni
kurulan Diyarbekir Eyaleti Beylerbeğliğince, 27 Ramazan 921/4 Kasım 1515’de
getirildiğini belirterek, O halde Diyarbakır eyaletinin kuruluş yılı 921/1515 ve
ilk beylerbeyi de Bıyıklı Mehmet Paşa’dır”  
Diyarbekir Eyaleti’nin sancaklarının diğer eyaletlerde olduğu gibi, zaman
içinde değişiklere uğramıştır, “Ancak eldeki vesikaların,
Yavuz devrindeki durumu, aşağı yukarı ortaya koyacak vasıftadır
 Kanuni devrinin ilk dönemlerinde Diyarbekir Eyaleti’nin iki
ana bölgeye ayrıldığını vurgulayarak, “Birincisi Diyarbekir Eyaleti (Vilayeti),
ikincisi ise Kürdistan Eyaleti. Birinci İdari belge, yani Diyarbekir Eyaleti adı
altında ilerde göreceğimiz klasik Osmanlı Sancakları toplanmıştı. Bunların en
önemlileri, Adilcevaz, Amid, Ana ve Hit, Arabgir, Aşair-i Ulus, Atak , Bitlis,
Çemişgezek, Deyr’ür-Rahbe, Ergani, Habur, Musul, Mardin, Ruha, Sincar, Sive-
rek, Hısn-ı Keyf, Kığı, Nusaybin, Rakka, Siird ve Tercil Livası, İkinciİdari Bölge
ise sonradan ekrad sancakları veya hükümet diye adlandırılan idari merkezle-
rin toplandığı Vilayet-i Kürdistan’dır. Kürdistan Eyaletininise, Behrani, Cizre,
Çabakçur, Çermik, Eğil, Genç, Hazzo, Hizan, İmadiye, Kulb, Mihrani, Müküs,
Palu, Sason, Tercil, Şervi Vastan ve Zerriki Livası sancaklardan oluşmuştu. En
önemli sancaklarını saydığımız Kürdistan Eyaleti’nin bu idari bilimleri, sonra-
dan hükümet veya Ekrad sancağı diye adlandırılmış ve istisnai haller dışında,
buralarda Osmanlı kanunları uygulanmamıştır”  
Diyarbekir Eyalet Kanunları
“İlhanlılar devrindeki kanun-ı memleket’i andıran bu kanunnameler Osmanlı Devle-
ti’nde Vilayet veya sancak kanunnamesi diye bilinmektedir. Sancak ve vilayet kanunna-
meleri, umumi kanunnamelerin birinci grubunu teşkil eden Kanun-i Osmani’nin eyalet
ve sancaklara göre, her biri şer’i örfi hükümler konusunda mütehassıs olan defter eminle-
ri ve vilayet katipleri tarafından husisileştirilmiş şekilleridir. Kanunnamelerin şer’i tahlil-
lerini yaparken anlaşılacaktır ki, özellikle harac-ı mukaseme ve harac-ı muvazzafın karşı-
lığı olan çift resmi ve öşrün, arazinin verimliliğine göre onda birden sıfıra kadar tespit
edilebilir olması, cizye vergisinin şahısların sosyal ve iktisadi durumları yahut yapılan
sulh antlaşmasına göre mikdarının ve mahiyettinin farklı tesbit edilme mecburiyeti, örfi
vergilere esas teşkil eden mahalli örf ve adetlerin muhtelif isim ve mahiyetlerde bulun


ması ve benzeri hususlar, arazinin, mahalli örf ve adet kaidelerinin ve fetih tarzının fark-
lılığına göre, birbirinden ayrı hususi kanunların tanzimini icabettirmiştir”
Kanunları Kim ve Nasıl Hazırladı?
 Diyarbekir Eyaletine ait Yavuz devrindeki kanunnamelerin, Os-
manlı ve Hasan Padişah Kanunları esas alınarak hazırlandı,
Kanunnamelerin baş taraflarındaki izahlardan anladığımıza göre, bukanunları
kaleme alanlar, başta İdris-i Bitlisi ve Diyarbekir Beylerbeyi Bıyıklı Mehmed
Paşa ve Eyalet merkezi kadısıdır. 1520’de vefat eden İdris-i Bitlisi, din alimi
tarihçi ve devlet adamıdır. 1515’de önce bayburd ve Erzincan idareciliğine geti-
rilen sonra da Diyarbekir Eyaleti beylerbeyliğine tayin edilen Bıyıklı Mehmet
Paşa ise Yavuz’un gözde valileri arasındadır.Diyarbakır kadısının en az bir
mevliyet kadısı olduğunda şüphe yoktur. Kanunların hazırlanmasında, her
mahallin ileri gelenleri, Kethüdalar ve ilim adamlarının bulunduğu da görül-
mektedir. Bunları kanunların başından öğrenmek mümkündür. Zikredilen eh-
liyetli kalemlerce yazılan kanunnameler, tapu tahrir defterleriyle beraber padi-
şaha arzedilmekte ve tastik edilince kanun hüviyetini kazanmaktadır. 1518 ta-
rihli defterden Amid kadısının Mevlana Abdullah Çelebsi ve Diyarbekir Ket-
hüdasının da Bali Bey olduğunu anlıyoruz. Bu kanunnamelerde para birimleri,
sıvı, ağırlık ve alan ölçüleri Akkoyunlular’a ve mahalli adetlere göre zikredil-
miştir”
Prof.Dr.Ahmet Akgündüz.2.Uluslararası Osmanlıdan Cumhuriyete Diyarbakır sempozyumu.14-16 kasım.2006.Diyarbakır valiliği

 

İdarede gayrimüslimler
Osmanlı döneminde merkezi yönetimin bir uzantısı olan valilik makamı ile, yerel yönetimin bir ifadesi olan Meclis-i İdare-i Vilayet, şehirdeki en üst ve en yetkili makamları ifade etmektedir. 1286 tarihinden başlamak üzere, en son yayınlanan 1323 yılına ait salnamede, Meclis-i İdare-i Vilayet kademesinde gayrimüslimlerin de yer aldıkları görülmektedir. Örneğin; Bedon Efendi, Toma Efendi. Miriumera Bedon Efendi, 4. dereceden Mecidi Nişanı’na sahiptir. Rum Metropoliti Ayakofos Efendi, 3. dereceden Mecidi Nişanı’na sahip iken, Piskopos Tomas Efendi, 4. derecede Mecidi Nişanı’na sahiptir. 1301 tarihli salnamede, bu makamlarda Keşiş Mihail Efendi ile Minasyan Ohannes Efendi, Kazazyan Osib Efendi bulunurken, 1316 tarihinde, Erkan-ı Vilayet vali muavini Vagleri Efendi’dir. Yine, 1318 tarihinde, Meclis-i İdare-i Vilayet biriminde 6 gayrimüslimin adı geçmektedir
Şehrin eğitim ve öğretim ihtiyaçlarının planlandığı, yapılandırıldığı Meclis-i Maarif Komisyonları’nda da gayrimüslimler görev almışlardır;
1290/1873 yılı: Meclis-i Maarif Muhakkiki (müfettiş); Bedoli Tomas Efendi ve Mığırdiç Efendi
1312/1894 yılı: Meclis-i Maarif; Kazazyan Hanna Efendi, Rahip Stepan Efendi
1323/1905 yılı: Hamidiye Sanat Mektebi; Agop Efendi

. www.suryanilik.com

 

1515-1838 tarihleri arasında görev yapan valilerden eser bırakanlar

Bıyıklı Mehmet paşa Kurşunlu camiin,Silahtar Melik Ahmed paşa cami,i yaptırmıştır,Hüsrev paşa,Hadım Alipaşa,İskender paşa,Nasuh paşa cami yaptırmıştır

Silahdar Murteza paşa cami ve çeşme,Taltaban Mustafa paşa mescid,Köprülüzade Abdullah paşa Darul kura,Sarı Abdurrahman paşa kütüphane yaptırmıştır.1815’te Süleyman paşa surları tamir ettirmiştir.Doç.Dr.İbrahim Yılmazçelik.1780-1838 tarihleri arasında Diyarbakır eyalet valileri.Bütün Yönleriyle Diyarbakır Sempozyumu.27-28 Ekim 2000.Neyir matb.s.271,305

 

Hayırsever Diyarbakır valileri

Diyarbakır valileri genellikle bir külliye şeklinde camiler yaptırmıştır.Hamam ve medreeleri de bulunmaktadır

Fatih Paşa Camisi (Kurşunlu- Bıyıklı Mehmet Paşa Camisi) (Merkez)

1Diyarbakır’ın kuzeydoğusunda İçkale’nin güney kapısından başlayan yolun üzerindedir. Kitabeli dış kapısı 1819 yılında yıkılmıştır. Diyarbakır’ın ilk Valisi Bıyıklı Mehmet Paşa tarafından 1516-1520 yıllarında yaptırılmıştır.

.

Hüsrev Paşa Camisi (Merkez)

Diyarbakır Mardin Kapısı yakınındaki bu camiyi Diyarbakır’ın Osmanlı yönetimindeki ikinci valisi olan Hüsrev Paşa 1521-1528 yıllarında medrese olarak yaptırmış, daha sonra derhane kısmındaki mescit cami olarak kullanılmaya başlamıştır. 1728 yılında da yanına bir minare eklenmiştir


Hadım Ali Paşa Camisi (Merkez)

Diyarbakır Mardin kapısı ile Urfa Kapısı arasında, Ali Paşa Mahallesi’nde surlara yakın bir yerdedir. Camiyi Diyarbakır valilerinden Hadım Ali Paşa 1534-1537 yıllarında yaptırmıştır. Tuhfetül-Mi’marin’de Mimar Sinan’ın eseri olarak ismi geçmektedir.

 


İskender Paşa Camisi (Merkez)

Diyarbakır’da İskender paşa Mahallesi’nde bulunan bu camiyi Diyarbakır’da 14 yıl valilik yapan İskender Paşa 1551 yılında yaptırmıştır.

Behram Paşa Camisi (Merkez)

Diyarbakır’ın güneyinde Mardin Kapısı yakınında olan Behram Paşa Camisi’nin kitabesinden öğrenildiğe göre Diyarbakır’ın valilerinden Behram Paşa tarafından 1572 yılında yaptırılmıştır.


Melek Ahmet Paşa Camisi (Merkez)

Diyarbakır’ın batısında Urfa Kapısı yanında olan Melek Ahmet Paşa Camisi’ni aslen Diyarbakırlı olan Melek Ahmet Paşa 1587-1591 yılında yaptırmıştır.

 


Defterdar Camisi (Merkez)

Diyarbakır Defterdar Mahallesi’nde, Defterdar Ahmet Paşa tarafından 1594 yılında yaptırılmıştır. Mimarı bilinmemektedir.

 


Nasuh Paşa Camisi (Merkez)

Diyarbakır İçkale’nin dışında, Fatih Paşa Camisi’ne giden yol üzerindedir. Diyarbakır’da Nasuh Paşa’nın valilik yaptığı 1606-1611 yıllarında yapılmıştır. Yapının mimarı bilinmemektedir.

.


Arap Şeyh Camisi (Merkez)

Diyarbakır’ın doğusunda Yeni Kapı yakınında bulunan Arap şeyh Camisi’ni Diyarbakır’da valilik yapmış olan Kara Mustafa Paşa 1644’te yaptırmıştır. Mimarı belli değildir. Kenthaber kurulu)

 



Kurt İsmail Paşa Camisi (Merkez)

Diyarbakır surları dışında, Harput yolu üzerinde, Seyrantepe semtinde bulunan bu camiyi Kurt İsmail Paşa kardeşi Meded Bey adına 1869-1875 yılında yaptırmıştır. Bu caminin de mimarı bilinmemektedir.

Kurt İsmail Paşa Camisi plan düzeni olarak Diyarbakır camilerinden ayrılmaktadır. Osmanlı son devir mimarisini andıran bu yapının ibadet mekanı sekizgen planlı olup, çevresini yine sekizgen bir revak çevirmektedir. Revak kısmı zeminden oldukça yükseltilmiş, köşelere birbirlerine yakın sütunlar yerleştirilmiştir. Sütunların araları, sekizi geniş, sekizi dar olmak üzere 16 kemerle birbirine bağlanmıştır. Bunların üzeri eğimli bir çatı ile örtülmüştür. Bu revaklı bölüme kuzeydeki bir merdivenle çıkılmaktadır. Buradaki kemer alınlığı yükseltilmiş ve giriş yönü belirtilmiştir. Caminin kuzeydeki girişi dışında kalan kenarlara basık kemerli birer pencere açılmıştır. Caminin iç mekanı bezemesizdir. Bütün özelliği daha çok Osmanlı sanatında türbe mimarisinde uygulanan plan şemasının burada tekrarlanmasıdır.
http://www.friendlife.net/diyarbakir-
 

 deliller hanı (hüsrev paşa hanı
Mardin Kapı yakınlarında bulunan Deliller Hanı, Hüsrev Paşa tarafından 1527 yılında yaptırılmıştır. Gerek geçmişte gerekse günümüzde halk arasında “Hüsrev Paşa Hanı” veya “Kervansaray” da denilmektedir. Ancak halk tarafından Deliller Hanı denilmesinin nedeni islam ülkelerinden Hicaz’a gitmek üzere burada toplanan hacı namzetlerini götürmek için gelen rehberlerin (delillerin) bu handa kalmalarındandır.
hasan paşa hanı
Hasan Paşa Hanı, Diyarbakır Ulu Camii’nin doğu girişinin karşısında ve Gazi Caddesi üzerindedir. Osmanlı döneminin üçüncü valilerden Sokollu’nun oğlu Vezirzade Hasan Paşa tarafından 1572-1575 yılları arasında yaptırılmıştır. Yine Hasan Paşa döneminde yaptırılan Kuyumcular ve Ketenciler çarşılarına gelip-gidenler tarafından kullanılmıştır

Özdemiroğlu Osman Paşa Türbesi (Merkez)

3 

 

Diyarbakır’da gömülmeyi vasiyet ettiren ne?

Diyarbakır’da Fatih Camisi’nin batısında bulunan bu türbeyi, kitabesinden öğrenildiğine göre, Diyarbakır’da 1571-1575 yılları arasında Valilik yapan Özdemiroğlu Osman Paşa adına 1585’te yaptırılmıştır. Bu türbe Mimar Sinan’ın eserlerinin listesini veren Tuhfet’ül Mi’marin’de Mimar Sinan’ın eserleri arasında gösterilmiştir.

Türbe alışılagelmiş türbelerden farklı bir plan düzenine sahiptir. Sekiz köşeli bir planı olup, önüne kare mekanlı bir bölüm eklenmiştir. Bu kare mekandan sonra asıl türbe bölümüne geçilmektedir. İçerisinde sandukaların da bulunduğu sekizgen bölümde duvarlar içten kemerlerle hareketlendirilmiştir. Duvarların ortalarına birer pencere açılmıştır. Böylece içerisinin bol ışık alması sağlanmıştır. Yapımında renkli taşlar kullanılmış, içerisinde fazla bezemeye yer verilmemiştir. Ana mekanın ve önündeki kare mekanın üzeri kubbe ile örtülüdür.(Kent haber kurulu)
2



 

 

 

 

Fatih paşa camii:Diyarbakır'ın ilk valisi Bıyıklı Mehmet Paşa tarafından 1516-1520 yılları arasında yaptırılmıştır. Caminin bir diğer adı da Kurşunlu Camii'dir.
                  
Türbenin iç kapısı üstündeki kitabe:
Budur sultan Murad’ın veziri… Koyup şirvana gitti asi hane
Kesup başın yerine dikti bir han  Dönüp Tebriz’i aldı oldu tarih
Cihanda nam koydu göçtü Osman (H.993-M.1585)
                  
Özdemiroğlu Osman Paşa, III. Murat saltanatı döneminde 1584-1585 yıllarında sadrazamlık yapmış bir Osmanlı devlet adamıdır.
Osmanlı sadrazamları - Duraklama Dönemi (1579-1683) kara savaşlarında osmanlının yetiştirdiği fatih, yavuz, yıldırım ve kanuniden sonraki en büyük savaşçı ve devlet adamıdır. Tebrizin 2.fatihidir. Mezarı diyarbakırdadır. Onu bu kadar özel yapan şey ise birbirine hiç benzemeyen hertürlü iklimde bulunmuş ve girdiği mücadelerin hiç birini kaybetmemeiştir. Aklı cesareti savaş yeteneği ve bileğinin hakkıyla sadrazam olmayı hakeden ender devlet adamlarından biridir. Aynı zamanda mert ve adildi(Vikipedi)
Yemen isyânından sonra İstanbul’a gelen Osman Paşa, önce Anadolu’da bir sancağa sonra da Niğde Sancakbeyliğine getirildi. 1573’te Diyarbakır Beylerbeyi oldu.

Özdemiroğlu Osman Paşa, 1527’de Kahire’de doğdu. Annesi Mısır Abbasi Halifeleri soyundan, babası ise Mısır Çerkez Memlüklerindendir. Mısır’da sancakbeyliği ve Mısır emirihaclığı yapan Özdemiroğlu Osman Paşa, Yemen, Habeş ve Diyarbakır Beylerbeyi oldu. Lala Mustafa Paşa’nın maiyetinde Osmanlı-İran savaşlarına katıldı ve Şirvan Beylerbeyi oldu. Kırım Hanı Mehmed Giray’ın yardımı ile Karabağ, Mugan ve Kızılağaç’a kadar bütün kuzey Azerbaycan’ı yağma ve tahrip etti. Kırım Hanı Mehmed Giray’a daha ileri gitmeyi teklif ettiyse de Mehmed Giray, bunu kabul etmeyerek Kırım’a döndü. Şirvan, İranlıların eline geçti. Kefe Beylerbeyi Cafer Paşa kumandasında yardımcı kuvvetler gelince İmam Kuli Han’ı Meşale Savaşı’nda yendi. Bu savaştan sonra Şirvan kesin olarak Osmanlı egemenliği altına geçti. İstanbul’a dönünce ikinci vezir olarak Divana girdi ve 1582 yılında sadrazam oldu. 1585 yılında Ferhad Paşa’nın yerine İran cephesi serdarlığına getirildi. Alivar’da yapılan savaşta, İran veliahtı Hamza Mirza’yı yendi. Tebriz Osmanlı kuvvetlerinin eline geçti. Daha sonra İran’la yapılan bir savaşta İran kuvvetleri başarı gösterdi. Bu savaş sırasında hastalanan Osman Paşa, Tebriz yakınındaki Şenbi Gazan’da 1585 yılında öldü. Vasiyeti üzerine Diyarbakır’da defnedildi(Kent haber kurulu

 

Diyarbakır’da camii ve eseri bulunan idarecilerin özellikleri

Diyarbakır Deliller hanı(1527), ve yapımcısı Hüsrev paşa’nın icraatları
Adilcevaz Hüsrev paşa hanı (XVI.yüzyıl)
Hüsrev paşa:1521-1528’de Diyarbakır valisi olur.Diyarbakır Hüsrev paşa camii 1521’de yaptırmış ve Deliller hanını yaptırmış.Diyarbakırda 7 yıl kalmıştır
Hüsrev paşa 1545’de İstanbulda öldü.Türk mimarisinin zarif örneklerinden biri kabul edilen türbesi İstanbulda Fatih ile Çapa arasında,Yenibahçeye inan yamaçta,Bali Paşa camiinin az ötesindedir
Köse Hüsrevpaşa:1567’de Amida ve Van beylerbeyliği yapmıştır.Eski Van’da   camii ve medresesi vardır.Behram paşadan sonra Diyarbakırda 3 yıl vali oldu(!567-1570)
Deli Hüsrev paşa.Yavuzla Çaldıran ve Mercidabık savaşına katılmıştır1527’de Diyarbakırdadır.Mısır’da görevlendirilmiştir.
Bitlis-Tatvan arası Hüsrevpaşa hanı ve Başhanı

Diyarbakır Melek Ahmet Paşa ve camii:1528’de Diyarbakırda doğdu.Melek gibi bir insan olduğundan bu lakabı aldı.Özdemiroğlu Osman paşa Diyarbakır valisiyken takdir ettiği için M.1585’de Musul beylerbeyi olmasını sağladı.
1591’de Diyarbakırda camisini yaptı

Nasuh paşa ve camii:Arnavutluktan Gümülcineye gelip yerkleşmiş bir hrsitiyan aile çocuğudur.Enderunu humayuna alınmıştırHalep beylerbeyi olduktan sonra ,1604’de Sivas,1606’da Diyarbakır beylerbeyi oldu.Fatih paşa camiine giden yol üstünde camisi vardır.1606-1611 yılında yapıldı.

 

İskenderpaşa
İskender Paşa 1551-63 yılları arasında, Diyarba­kır’da 12. Osmanlı Valisi olarak görev yaptı. Haremlik, selamlık ve pek çok yapısı bu yöreye gönülden bağ­landığını gösteriyor. Karaman’da Hüsrev Paşa’nın ya­nında yetişmiş ve buraya birlikte gelmişlerdi. Van (1548), Erzurum (1551) ve Diyarbakır (1551), Bağdat ve Mısır Beylerbeyliğinde bulundu. Emekliliğini İstan­bul’da geçirdi ve 1571 yılında öldü.
Diyarbakır’a Ham­ravat Suyunun getirilme­sine büyük katkıda bu­lundu. İçkale’de Ayn Zeli­ha suyunu akıttı. Sinan’ın yapısı olan camiin adı, ri­salelerde geçer. Vakfiyede, kendisinin Van’da görev­de olduğu zaman caminin bittiği yazılıdır

Trabzonda Şahzade Yavuzun yanında kaldı,birlikte İstanbul’a gitti.Çaldıran ve Mercidabık seferine katıldı.Van,Erzurum,Diyarbakır,Bağdat ve Mısır beylerbeyliği yapmıştır.1571’de İstanbulda ömrü tamamlanınca oraya gömülmüştür.1551-63’te Diyarbakır’da 12.osmanlı valisidir.Diyarbakır İskenderpaşa camiini yaptırdı.1563’te eskivan iskenderpaşa camii ve medrese,1564 Ahlat iskenderpaşa camii ni yaptırmıştır:İstanbul Kanlıcada iskenderpaşa camii ona aittir ve içinde türbesi vardır.Ayrıca Kanlıcada 2 mektep yaptırmıştır.Bitlis Rahva düzlüğünde kervansaray ona aittir.Hamravat suyunun getirilmesi ve 5 değirmen de iskenderpaşa tarafından yapıldı

 AliPaşa
41534-1537 yıllarında Hadım Ali Paşa Diyarbakır valisi oldu.1557’de Mısır valisiyken vefat etti.Çatalcada bir cami yaptırmıştır

 

Behrampaşa Camii
1572 yılında Diyarbakır Valisi Behram Paşa tarafından yaptırılmış Osmanlı eseridir. Giriş kapısının üstündeki sağ ve sol sahanların ters düzeninin bugünkü in­şaatlarda kullanılan modern sıkıştırma usulünün günümüzden 400 sene önce taş inşaatına tatbiki suretiyle yapılması fen adamları­nın dikkatini çekmekte ve takdirini kazanmaktadır.(Vikipedi)
Caminin çok süslü minberi bir sanat harikasıdır.
Fuat İplikçi anlatıyor:
Diyarbekri’in Behram paşa camisinin harek kapısını gördünüz mü.Harç yoktur orada,kurşunla işlenmiş.Ben İstanbul’da bir çok cami gezdim,böyle bir özellik görmediö
Abdülsettar Hayati Avşar  anlatıyor:
İstanbul’dan bir çok mühendis ve mimar geldi.Onun nasıl yapıldığını hala çıkaramadılar.O iki eyvanın altındaki ters döşemeyi halen çözemediler.Gerçi Deyrul Zafaran manastırında da var ama onlarınki geçmedir.Bizimkisi ters işlemedir.Sol cemaat mahalinin iki eyvanı altıdır o bölüm ve mimari tarzı çok çarpıcıdı.(Şehmus Diken.Diyarbekir diyarım,yitirmişem yanarım.İletişim  yay.İst.2003.s. 272 )
5 

 

6 


behram paşa türbesi


Türbenin Üsküdar'da bulunduğunu Tuhfetül- Mi'marîn adlı eserden öğreniyoruz. Bugün mevcut olmayan bu türbenin yeri dahi belli değildir. Yine aynı esere göre, Behram Paşa'nın Diyarbekir'de bir camii vardır. Her ikisi de Mimar Sinan yapısıdır. Bunlardan başka, Yemen'de Behramiye adıyla anılan bir şehir kurmuş ve burada saray, cami, imaretler, medrese, urban şeyhlerinin ve maiyyetlerinin barınmaları için evler ve binalar yaptırmıştır. Behram Paşa, eski Yemen Valilerinden Kara Şahin Mustafa Paşa'nın oğlu olup, yine aynı vilâyetin eski valilerinden Rıdvan Paşa'nın kardeşidir. Her ikisi de II. Selim (1566-1574) devri ricâlindendir. Yemen harekatı sırasında Gazze'de mirliva olan Behram Paşa'ya 976 (1568)'de Yemen Eyaleti tevcih edildi. Daha sonra Anadolu Beylerbeyi olmuş ve 1570'te Kıbrıs Seferi'ne katılmıştır. Bir müddet sonra Erzurum Beylerbeyi olmuş ve Lala Kara Mustafa Paşa'nın yanında 5 Nisan 1578 tarihinde İran Seferi'ne iştirak etmiştir. Aralık 1578'de Diyarbekir Beylerbeyi olan Behram Paşa, camiinin yapımına kapısı üzerindeki kitâbesine göre 972 (1564-65) yılında başlamış ve 980 (1572) tarihinde tamamlamıştır. Evliya Çelebi'ye göre, Behram Paşa aslen Gazzeli olup "Arabistan'da gördüğü gibi bir sanatlı hamam ve kurşunlu bir cami" inşa ettirmiştir. Kendisinin Sokollu Mehmet Paşa ahfadından olduğu da söylenir. Türbenin hangi tarihte yok olduğu belli değildir. Tavaşi Hasan Ağa Camii civarında ve Gündoğumu Caddesi üzerinde bulunduğu sanılmaktadır. Bu cadde üzerinde etrafı muntazam kesmetaş sofalar ve Eyüp Nişancası'nda Murat Molla Tekkesi hazîresinde olduğu gibi etrafı kesme taş parmaklık ile çevrili hazîreler vardır. Bunlardan ikincisinin üzerine bir apartman yapılmış olup harpuştalı parmaklıklar elan görülmektedir. Bunlardan birinin veya ikisinin birer türbeye ait olduğu yapılan araştırma neticesinde anlaşılmıştır. Burada, ters olduğu için okunamayan iki şâhide vardır. (Üsküdar bld)
Ş.urfa gümrük handaKitabede; Sultan Süleyman devrinde, Behram Paşa’nın Urfa’da bir han yaptırdığını belirtmektedir. Gönüllere ferahlık veren bu hanı, insanların görüp beğenmesini istemektedir. Sonunda tarih düşürmüştür.

Kitabenin altında yazdığı tarih 974’dür. Dört rakamını İran dördü olarak yazmıştır. Son mısrada (Mübarek ola bu hanı) kelimelerinin harfleri toplam 974 hicri tarihi (Miladi 1566–67)etmektedir.

Şimdi Gümrük Hanı diye adlandırdığımız bu kervansaray, Kanuni Sultan Süleyman (1520–1566) zamanında Behram Paşa tarafından 1566 tarihinde yaptırılmıştır. Bu tarih Kanuni Sultan Süleyman’ın öldüğü yıla rastlamaktadır. Han iki katlı olup, içinde mescidi ve dershanesi de bulunmakta idi.

Behram Paşa ismine Dabakhane camiinin bir köşesinde rastladık. Orada hicri 970 (miladi 1562) tarihi kayıtlı idi. Behram Paşa bu kervansarayın vakfiyesini hicri 976 (miladi 1568) de hazırlamıştır. Bu Behram Paşa’nın Diyarbakır Beylerbeyliği yapan Halhallı Behram Paşa olduğu muhtemeldir.http://www.sanliurfa.com

melek ahmet cami: Melek Ahmet Paşa tarafından 16.yy.’da yaptırılmıştır. Tümü çiniden yapılmış mihrabı çok ilgi çekicidir.Ayrıca bir de hamamı bulunmaktadır.

 

Kurt İsmail Paşa, Amid'ın 271. Osmanlı Valisiydi. 1868 yılından başlamak üzere 7 yıl 9 ay görev yaptı. Kentin dışa taşınmasına önayak oldu.Yenişehir semti İlk Kurt İsmail paşa tarafından 19. yüzyılda kurulmuş,resmi daireler buraya taşınmış,ancak halk sur dışına çıkmayı tercih etmemiştir.Ancak 20.yüzyılın sonlarında buraya göç başlamıştır
Kurt İsmail paşa camii
7

 


Dağkapı haricindeki kışlaları,hükümet konağını,camii,evrak mahzenini,ıslahhaneyi,iki büyük havuzu,zaptiye koğuşunu,zabıta dairesini,ahırı,burçlu hapishanesini,polis odasını,gureba hastanesini,21 dükkanı,bir kahvehaneyi,bir fırını,bir dabbağhaneyi,şose tarikını açtıran hamravat suyunu tathir eden,Zülkifl nebi türbesinde ziyaretçilere mahusu bir daire ve sarnıç inşa ettirdi.
. Abdülgani Fahri Bulduk:Diyarbakır valileri.yayına hazırlayanlar:Eyyüp Tanriverdi.Ahmet Taşğın.Medrese yay Ank.2007.s.178

 

Cigalzade Mahmud paşa
1604 yılında Diyarbakır valisi oldu.Ali paşa mahallesinde Çakal mescidinin banisidir.
Abdülgani Fahri Bulduk:Diyarbakır valileri.yayına hazırlayanlar:Eyyüp Tanriverdi.Ahmet Taşğın.Medrese yay Ank.2007.s.41

Dilaver paşa
1615,1618 ve 1620 tarihlerinde Diyarbakır valisi oldu.Mardin kapısında ve iki saat mesafede yolcular için bir han yaptırmıştır.Urfa kapısına giderken Mürdar su kahvesi olan yerde  mescit  olarak inşa ettirmiş,küçük hamam ve gazi mektebi olan yeri maristan olarak yaptırmıştır.1892’den sonra en kazı kalmıştı
Abdülgani Fahri Bulduk:Diyarbakır valileri.yayına hazırlayanlar:Eyyüp Tanriverdi.Ahmet Taşğın.Medrese yay Ank.2007.s.47

Silahtar Murtaza paşa

1658’de Diyarbakır valisi oldu.Kale camiinin sayfiye döşemesini ve çeşmeleri ve harem kapısına karşı merdivenin yukarısında küçük bir mescid,Hz.Süleyman türbesine girilecek büyük kapıyı,Aynüzzelal mevkiinde su mahzenini,kıbleye karşı pınarları vardır.

Abdülgani Fahri Bulduk:Diyarbakır valileri.yayına hazırlayanlar:Eyyüp Tanriverdi.Ahmet Taşğın.Medrese yay Ank.2007.s..56

Defterdar ahmed paşa

1677’de Diyarbakır valisi oldu.Minaresiz bir camii vardır.

Abdülgani Fahri Bulduk:Diyarbakır valileri.yayına hazırlayanlar:Eyyüp Tanriverdi.Ahmet Taşğın.Medrese yay Ank.2007.s.73

Hacı Ali Paşa

1690’da Diyarbakır valisi oldu.Kastal mahallesinde paşa camii bu zatın eseridir.

Abdülgani Fahri Bulduk:Diyarbakır valileri.yayına hazırlayanlar:Eyyüp Tanriverdi.Ahmet Taşğın.Medrese yay Ank.2007.s..80

Daltaban Mustafa paşa

1697’de Diyarbakır valisi oldu.Fatih paşa ile Nasuh paşa arasında bir mescit yaptırmıştır

Abdülgani Fahri Bulduk:Diyarbakır valileri.yayına hazırlayanlar:Eyyüp Tanriverdi.Ahmet Taşğın.Medrese yay Ank.2007.s.89

Çeteci Abdullah paşa

Çermiklidir.1740’dan itibaren beş defa Diyarbakır valiliği vardır.Çermikte medresesi,rum kapısı haricinde bir su bendi vardır.Dağ kapı haricinde Cinobaşı mevkiine defnedildi.

Abdülgani Fahri Bulduk:Diyarbakır valileri.yayına hazırlayanlar:Eyyüp Tanriverdi.Ahmet Taşğın.Medrese yay Ank.2007.s.109

Sarı Abdurrahman paşa

1763’de Diyarbakır valisi olduUlu camide bir kütüphane yaptırdı.Hanzade mahallesinde paşa hamamı da bunun evkafıdır.

Abdülgani Fahri Bulduk:Diyarbakır valileri.yayına hazırlayanlar:Eyyüp Tanriverdi.Ahmet Taşğın.Medrese yay Ank.2007.s.117

Kiki Abdi paşa.

Diyarbekirlidir1781’de 3.5 yıl valilik yaptı.Diyarbakırda bu sülaleden maruf bir ailesi vadır.Abdaldede mahallesinde bir konağı vardır,harap olmuştur.Mardin kapı Şemsiler mevkiinde medfundur

Abdülgani Fahri Bulduk:Diyarbakır valileri.yayına hazırlayanlar:Eyyüp Tanriverdi.Ahmet Taşğın.Medrese yay Ank.2007.s..128

Mehmed Nazım paşa

1928 yılında Diyarbakır valisi olan Mehmed Nazım paşa 1930 yılında hamravat suyunu demir borular içine aldırarak temiz bir surette akıtılmasını sağladı

Abdülgani Fahri Bulduk:Diyarbakır valileri.yayına hazırlayanlar:Eyyüp Tanriverdi.Ahmet Taşğın.Medrese yay Ank.2007.s..186

 

Osmanlı'da Kamu Yönetimi ve Memuriyet
Dr. Hüseyin ÖZDEMİR

Osmanlı Devleti’nde kamu hizmetlerini yürüten personel; mülkiye, kalemiye, ilmiye ve seyfiye olmak üzere dört sınıfa ayrılmıştır. Bunlardan mülkiye ve kalemiye daha çok idarî işleri yürütmüştür. Osmanlı’nın cihan devleti hâline gelmesinin ve altı asırdan fazla ayakta kalabilmesinin önemli unsurlarından biri; kanunları, teşkilâtı ve memurları ile verimli bir kamu bürokrasisine sahip olmasıdır.

Mülkiye sınıfı
Osmanlı Devleti’nde idarî yapı, merkez ve taşra teşkilâtı şeklinde organize edilmişti. Mülkî idare sistemi içinde memleket; vilâyetlere, livalara (sancaklara) ve kazalara ayrılmıştı. Kazaları idare eden kadılar, yürütme ve adliye hizmetlerini yerine getiriyordu. Sancakların idaresinden alaybeyleri, vilâyetlerin idaresinden beylerbeyleri mesûldü. İlk kuruluş ve gelişme dönemlerinde mülkî idare hizmeti, askeriye ile beraberdi. Sancakbeyleri ve beylerbeyleri, zamanın icabına göre bağlı bulundukları yerlerin mülkî idaresini yürüttükleri gibi, aynı zamanda birer kumandandı ve kendilerine bağlı askerî kuvvetlerle sefere gidiyorlardı. Bu dönem için yönetici sınıf personeline ‘askerî’ denildiği gibi, kamu hizmetlerine binaen mülkiye personeli demek de mümkündür.

Üst bürokrasinin yetişmesi
Ricâl-i devlet (genel idare elemanları) denilen yönetici sınıf, İstanbul’un fethine kadar medreselerde okumayan veya hususi öğrenim görmüş kişilerden seçilmekteydi. 1453 yılından itibaren devlet yönetiminde büyük değişikliklere gidilmesiyle, yeni müesseseler teşekkül edince, çok sayıda personele ihtiyaç duyulmuştu. Bunun üzerine tarihte kendi türünün ilk örneği olarak 1460’tan sonra, Topkapı Sarayı’nda genel idare elemanı yetiştirmek için Enderun Mektebi açıldı. Bu mektep; harp okulu, siyasal bilgiler, güzel sanatlar, hukuk, edebiyat vb. fakültelerin bütün fonksiyonlarını içine alan ve 14 yıllık öğretim süresi olan yüksek bir öğretim kurumuydu.

Enderun’da bu temel bilgilerin yanında öğrencilerin (gılman) dinî eğitim ve terbiyelerine de ihtimam gösterilirdi. Enderun odalarında namaz kılınır, Kur’ân okunur ve dinî bilgiler öğrenilirdi. Her koğuşta sabah namazından iki saat önce nöbetçiler, koğuşun ortasında bulunan kapı tokmağına benzer büyük demir tokmağa üç defa hızlıca vurarak öğrencilere vaktin geldiğini haber verirlerdi. Sabah namazına kadar Hazreti Peygamber’e (sas), Hulefây-i Raşidin’e, geçmiş Osmanlı padişahlarına ve vefat eden bütün Müslümanların ruhlarına dua okunurdu. Yatsı hâriç, diğer namazlar Ağalar Camii’nde kılınırdı. Yatsı namazı ise koğuşlarda kılınırdı; çünkü akşam ezanından sonra hiçbir acemi enderunlunun dışarı çıkmaması gerekirdi. Her pazartesi ve cuma yatsıdan sonra hatim okumak âdet hâline gelmişti.
 

Enderun’da gılmanların eğitim-öğretimi kadar âdâb-ı muaşeret kurallarına uymalarına da dikkat edilirdi. Bu kuralların bazıları şunlardı: Padişahın huzurunda iken lâubali, edebe aykırı ve serbest hareketlerde bulunmamak; halkın arasında geğirmemek, gerinmemek, esnememek, hapşırmamak, aksırıp-tıksırmamak, iğrendirici hareketlerde bulunmamak; bir toplantıda otururken arkadaşlarını kıracak davranışlarda bulunmamak; pastırma, sarımsak gibi kokularıyla çevreye rahatsızlık veren gıdalar yedikten sonra, toplum içine çıkmamak; perşembe veya cuma günleri, el ve vücut temizliği yapmak, tırnaklarını kesmek; sofrada büyüklerden önce yemeğe el uzatmamak, yemek yerken sofradakileri iğrendirecek davranışlarda bulunmamak; arkadaşları arasında kaşınmamak; kirli, buruşuk ve kadınlara has renk ve biçimde elbise giymemek; her sabah ıslak tülbentle kulakları temizlemek; haftada iki defa traş olmak; dâima muntazam ve temiz bulunmak.

Gılmanlara, meslek hayatlarında nasıl davranacakları da anlatılırdı: Memuriyette vazife başında iken, ihtiyacı olan vatandaşlara yardımda bulunmak, kibirli hâllerden sakınmak, lüzumlu lüzumsuz her şeye atılmamak, maiyetinde bulunanların izzeti nefsini kırmamak, kendinden büyüklere gereken saygıyı göstermek, kimsenin malına göz dikmemek, borç ile mal alıp şikâyete sebep olmamak, verilen emir ve vaziyeyi harfi harfine yerine getirmek.

Askerî ve yönetici sınıf elemanı yetiştiren bu okul hakkında Lybyer şunları söylemektedir: “Bir savaş ve yönetim okulu olması sebebiyle sistem, öğrencilerin bütün özelliklerini geliştirirdi. Talebenin beyinleri nasıl eğitiliyorsa, bedenleri de öyle özenle eğitilirdi. Öğrencilerin tamamına, Müslüman hayat tarzını ihtiva eden belli bir zihin eğitimi verilirken, içlerinde en kabiliyetli olanlara Doğu dilleri, İslâm ve Osmanlı hukuku hakkında çok ağır dersler verilirdi. Böylece, talebelerin hem beden ve beyinleri, hem de dinî inançları geliştirilirdi. Osmanlı eğitim sistemi, insan hayatının bütün yönlerine hitap edecek şekilde çeşitli konuları içine almasından dolayı, dönemi itibarıyla Batı öğrenim sisteminden daha üstündü.”

Hükümdarlar Enderun öğrencileriyle yakından ilgilenmişler ve onlara en yüksek rütbeye kadar yükselmenin yolunu açmışlardır. Enderun mezunlarından askerlik bilgisi iyi olanlar yeniçeri ağalığı; siyasette ileri olanlar ise vezirlik, valilik gibi önemli mevkilere yükselebilmişlerdir.

Kalemiye sınıfı
Osmanlı Devleti’nin gelişmesine paralel olarak yazılı kayıtlara duyulan ihtiyaç neticesinde, resmî olarak teşkilâtlanmış profesyonel kâtiplerden oluşan kalem daireleri kurulmuştur. Bu hizmet kurumlarının başlıcaları Defter-i Hâkâni, Hazine-i Âmire ve Divân-ı Hümâyun kalemleridir.

Osmanlı memurlarının yetişmesi ve memuriyete intisap
Osmanlı Devleti’nde ‘kalemler’ ismiyle bilinen kurumlar, aynı zamanda ihtiyacı olan memurları yetiştirmekteydi. Dairelere daha çok memur çocukları 10-12 yaşlarındayken devam etmeye başlar, çocuklar burada her türlü okuyup yazmayı, usul ve âdabı öğrenirlerdi. Bu çocuklara daha sonra bugünkü soyadının yerini tutan bir ‘mahlas’ verilir ve bu kişiler mahlaslarıyla çağrılırdı. ‘Şefkatî’, ‘safvetî’ gibi çeşitleri olan bu mahlasların verilmesi de bir merasime tâbiydi. Bu kalemlere hiçbir şey bilmeden başlayan genç memurlara ‘mülâzım’ veya ‘şakird’ denirdi. Mülâzımlar ev, cami veya kalemlerde yetiştiriliyordu, yeterli görülmediği taktirde ayrıca hocalar tayin edilirdi.

Medrese gibi standart bir mektebi olmayan kitâbet, zor bir meslek olarak görüldüğü için kâtiplerin temel eğitimden sonra hususî surette kendilerini yetiştirmeleri gerekirdi. Kâtiplerin öğrenmesi gereken ilim ve fenler; başta sarf, nahiv ve lûgat olmak üzere, meâni, beyan, bedii, şiir, inşa, edebiyat, Kur’ân-ı Kerîm, hadîs-i şerif; atasözleri (durûb-ı emsal), terimler, tarih, coğrafya ve örfî hukuku ihtiva etmekteydi.

Şakirdlikten, çıraklığa oradan da kâtiplik kadrosuna 10-15 yıllık uzun bir sürede dâhil olunurdu. Hüküm yazabilmek için kâtiplere kadronun yanı sıra yetki mânâsına gelen ‘icazet’ verilirdi. Resmî yazışmalarda, yalnız dilin âdâb ve kaidelerine vâkıf olmak yeterli değildi. ‘Usûl-i kalem’ denen birtakım incelikleri bilmek ve bunlara uymak gerekirdi.

 

Kalemiye kadroları, aşağıdan yukarıya doğru mülâzım, şakird, kâtip, halife, serhalife, mübeyyiz, şerhli; mensup olduğu kalemin özelliğine göre, ilâmcı, tezkireci, rûznâmeci, kesedar gibi isimler alıyordu. Başarılı olanlar kâtip, kalem şefliği, reisü’l-küttablık, nişancılık ve hattâ sadrazamlığa kadar yükselmekteydi. Osmanlılarda bilhassa 17. yüzyıldan sonra kalemden yetişerek sadarete yükselenler bulunmaktaydı. Dirayet sahibi kâtip ve münşilerin bazen padişahlara bile yol gösterdikleri ve onları ikaz ettikleri görülürdü. Nitekim Celalzâde’nin kâtipliği sırasında Yavuz’u zaman zaman ikaz etmesi, Koçi Bey’in 4. Murad ve Sultan İbrahim’e sunduğu risalelerindeki tutumu bunu açıkça ortaya koymaktadır.

16. yüzyılın ilk yarısında, medrese eğitimi görmüş, kadılık kadrosu bulamamış veya merkez bürokrasiye intisabı daha avantajlı görülmüş kadı ve müderris adıyla anılan kâtipler de bulunmaktaydı. Bu kişiler kalem mesleğine yabancı olsalar bile ‘münşîlik’ vasfını hâiz olmaları sebebiyle tercih edilmekteydi

Kâtiplik mesleği sadece yazı yazmaktan ibaret değildi. Devlet işlerini kâtiplikteki bürokratlar yürütürdü. Özellikle reisü’l-küttap her konuda sadrazamı bilgilendirirdi, bütün bürokratik faaliyetler onun mesuliyeti altındaydı. Eski ve yeni bütün ahitnâmeler, elçilerin bütün günlük faaliyetlerinin bilindiği ve bütün sırlarının kaydedildiği yerler, başta Divân-ı Hümâyûn kalemi olmak üzere bu kalemlerdi. Ketum olmak ve devlet sırlarını ifşa etmemek, kâtiplerin en önemli özelliklerindendi. Fakat gerileme döneminde kalemlerde gizliliğe riayet edilmediği, kalem şeflerinin yazdığı bazı lâyihalardan anlaşılmaktadır.

Bir kalem şefinin yazdığı lâyihada, ecnebilerin ve kim olduğu bilinmeyen kimselerin kalemlere giriş çıkışlarının külliyen yasaklanması ve kaleme giriş çıkışların nizama bağlanması teklif edilmektedir. 1125/1713 tarihli başka bir lâyihada, “meçhulü’l-ahval kimseye, ecnebiye ve na-ehil olanlara şakirdlik verilmeye” denmektedir.

Kalemiye mesleğinde hizmet vermiş Celâlzâde de devlette gizliliğin önemine şöyle işaret etmektedir: “Bunların hakikatini vezir-i âzam, tuğra hizmetine bakan nişancı ve divân kâtibinden başka kimse bilmezdi. Saltanat sırları ve hilâfet işleri son derece korunmuş ve sağlamdı. Toplantılarda esas gâye gizli tutulurdu.”  

Kitâbet mesleğinin dinî ve ahlâkî boyutu
Osmanlı memurlarının, meslekî ve diplomatik özelliklerinin yanında, ahlâkî donanımı da güçlüydü. Memurların eğitimi, esnafın usta-çırak münasebetine benziyordu. Kâtiplik ile ‘kalem’ arasında bir mânâ münasebeti vardır. Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın ‘kalem’ üzerine yemin etmesi (68/1) ve Levh-i Mahfûz’un yazılması için ilk yaratılanın ‘kalem’ olması, Osmanlı’da kâtipliğe kutsiyet ve şeref kazandıran en önemli sebeptir. Kalemiye mesleğindeki ‘âdab’ terimiyle karşılanan kendisine has ahlâkî değerler, ıslâhat öncesi dönemlere kadar kutsiyetini korumuş ve bu meslekle ilgili eğitimde esas unsur olmuştur. Kâtiplerin esas varlıklarından olan ‘defter’, ‘Levh-i Mahfuz’a; ‘kalem’ ve ‘kâğıt’ da doğruluk ve yüz aklığına benzetilmiştir. Böylece kâtipliğin kutsiyeti vurgulanmış; devletin en değerli hazinesinin kâtipler tarafından tutulan kayıtlar olduğu, devlet nizamının ancak bununla tesis edilebileceği fikri insanlara aşılanmıştır.

Hat sanatı da kitabet mesleğinin dinî ve ahlâkî boyutunun bir tezahürü olarak gelişme göstermiştir. Osmanlı kalemiye sınıfının en önemli simalarından olan nişancılık makamına kadar yükselen ve Kanunî döneminde bürokrasinin kemale ermesinde çok büyük katkısı bulunan Celâlzâde Mustafa, mesleği ve yazı sanatı hakkında şunları söyler:
“Şüphesiz yazı sanatı rahatlık ve huzurdan kinaye olup, kalemin meyveleri her çeşit elem ve üzüntüyü giderir. Kişide samimiyet ve güveni karakter hâline getirir, şahsî çıkar ve aşırı isteklerden uzaklaştırır. Az-çok verilen rızıkla yetinmeyi öğretir. Şüphesiz ki bunlar mutluluk derecesi ve şeref mertebesini yükseltir. Böylece ganimet arkadaşı olan bu yol Allah’ın yardımı ve aklın önderliğinde tercih edildi.” “Kılıç ve kalem ikizdir. Kalem ve hançer idarenin ortağıdır. Davayı ispatta ikisi de sağlam delil, üstün neticenin ortaya çıkışında her biri doğru kaziyelerdir. Onlarsız ülkenin düzeni yıkılma derecesindedir. Fakat kalemde faydalar çoktur. İçi bereketli kalem ülkeyi aydınlatan güneş, zifiri karanlığı gidermede parlak dolunaydır. Kalemle kılıç bulunabilir, kılıçla kalem bulunamaz. Zîrâ kılıcın işi yıkmak, yok etmek ve zulümdür. Kalemin faydası yapma, şenlik ve imardır. O zamana gelince Osmanlı ülkesinin gerçekten güzel düzeni birkaç âsaf görünüşlü vezir ve birkaç büyüleyici kâtiple olmuştur.”

 

Osmanlı bürokrasisi ve maaş
Osmanlı Devleti’nde memuriyet, ‘din ve devlete hizmet’ olarak görülmüş; memurların devlete karşı vazifeleri bir ‘vücubiyet’ olarak idealize edilmiştir. Onun için memurların gelirlerine genel mânâda ‘dirlik’ denirdi. Dirlik, geçimini sağlaması için, devletin memurlara hizmet karşılığı tahsis ettiği gelirdir.

Vezirler, hâkimler ve diğer büyük memurlar, dini ve devleti temsil etmektedirler, onun için oturdukları mekânlar ve giydikleri elbiseler onların büyüklüğüne yakışır olmalıdır. Eğer böyle olmazsa bu insanlar itibar ve izzetlerini muhafaza edemeyeceklerdir. Ölçüyü kaçırmamak rütbe ve derecelere riayet etmek bu konuda da esastır. Devlet erkânından olmayanların ise bu şekildeki giyinmesine müsaade olunmamıştır.

Konya Mebusu Zeynelabidin Efendi, Mecliste memur maaşları tartışılırken, bu konuyu şöyle ifade etmiştir:

“Bir cemiyette, bir toplumda bir kişiye, gerek ilim ile, gerek vücudu ile, gerekse malı ile bir hizmet ve bir vazife düşüyorsa, o vazifeyi üstlenmek, o kimseye vacip olur. Bizim esas kaidemiz budur. Bu memurlara vereceğimiz para ücret midir, nedir? Benim inancıma göre vazifedâr üzerine gerekli olan vazifeyi yapması için, ücret olarak para alamaz. Bir vücüp (gereklilik) üzerine bu adamlar şu işi yapıyorlar. Biz de onlara idarelerini veririz.”

Yavuz zamanında Kürt beylikleri ve yönetim sistemleri
Kürtler ve Diyarbakır
Kürt halkının Diyarbakır'da yerleşikliği eski. Ama Kürtler hiçbir dönem gerek Diyarbakır'da, gerekse bölgede siyasi varlık göstermedi. Aşiretler bağlı oldukları devletlerin bünyesinde az-çok müstakil yaşamayı yeterli saydı.
Kesin olan şu ki son on asırda Kürtler tercihlerini Türklerle birlikte yaşama yönünde yaptı. İdris-i Bitlisi'yle başlayan devirdir bu.
Onun Safevi hükümdarı Şah İsmail'e karşı Yavuz Sultan Selim'in safında yer almasından, dolayısıyla Çaldıran Savaşı'ndan söz ediyorum. Şeyh Ömer Yesir'in aşiret ve tarikatına bağlı Hüsameddin Ali adında bir dervişin çocuğuydu İdris-i Bitlisi. Gençliği Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'un oğlu Yakup Bey'in maiyetinde geçti. Yavuz'un zaferleri üzerine Osmanlı hükümdarına yazdığı tebriknameyle dikkat çeken Bitlisi, padişahın talebiyle 1504 yılında Osmanlı hükümdarlarının ilk sekizinin saltanat yıllarının tarihini yazdı.
Bitlisi'nin bağlılık bildirisi
Ardından Yavuz doğu seferine çıktığında da onun yanında yer aldı. 1514 Ağustos'unda Şah İsmail'in uğradığı ağır yenilgiden sonra Diyarbakır'ın Kürt halkı Şah'ın kente vali tayin ettiği Ustacılı Muhammed Han'ın ölümüyle sonuçlanan bir ayaklanma başlattılar. Ve Safevilerin Diyarbakır'da ne kadar yöneticisi varsa katledip şehri teslim alması için Yavuz Selim'e haber gönderdiler.
İdris-i Bitlisi'nin padişah nezdinde aracılık ettiği bu bağlılık bildirisinden sonra Yavuz da Bitlisi'yi bölgedeki Kürt aşiretlerinin tanzimi ve yönetimine memur etti. Ve Eylül 1515'te surları Osmanlı bayrak ve sancaklarıyla süslenmiş olan şehri Bıyıklı Mehmet Paşa, Urfa, Mardin ve Hasankeyf'te toplanan son Safevi güçlerini de saf dışı bırakarak teslim aldı. Osmanlı birliğine katılmakta kararlı olan Kürtler Mehmet Paşa'nın ordusuna katılarak savaşta görev almaktan geri kalmadılar.
Sonraki yıllar ve asırlarda Diyarbakır sürekli olarak merkezden mali destek gören, imar edilmeye çalışılan bir kent oldu.(Avni Özgürel. Taş ve düş diyarında tarih.Radikal)

Çaldıran’da Osmanlıların yanında savaşan Kürt ileri gelenleri bölgedeki etkinliklerini yeniden tesis ettikten sonra Diyarbakırı Sefevilerin kuşatmasından kurtarmak için harekete geçtiler.Bilhassa Atak kalesi ile Eğil ve yöresinin hakimi Kasım Beg Diyarbakırın kurtarılmasında çok büyük yararlıklar göstediler.(Tacüt Tevarih c.4.s.250)
 Nusrat Aydın: Diyarbakır-Eğil Hükümdarları Tarihi.S:88,89
Bu beylikler gerek Yavuz ve gerekse Kanuni zamanında yarı özerk olarak varlıklarını sürdürdüler,yerlerine evlatları geçti.Tanzimattan sonra bu durum değişti
Osmanlı zamanında Diyarbakır eyaletinde 8 kürt beyliği bulunmaktaydı.Doç.Dr.Rıfkı Aslan Kara-Amid dergisi.Haziran.1979.s.76
 Diyarbekir eyaleti
1515 yılı Eylül’ünde Diyarbakır bölgesi Osmanlı devletine katılınca,Diyarbakır şehri de Osmanlı devletinin en geniş ve önemli eyaletlerinden birinin beylerbeyi merkezi oldu.Diyarbekir eyaleti 24 sancağı kapsıyordu.Bunun 11 tanesi  normal Osmanlı sancağı,8 tanesi idaresi özel bir şekle bağlanmış yurtluk ve ocaklık sancakları ,5 tanesi de yönetimi babadan oğla geçmek üzere mahalli beylere bırakılan sancaklardı
Doğrudan doğruya idare olunan 11 sancak şunlardır.Amid(merkez),Harput,Akçakale,Ergani,Siverek,Çemizgezek,Hasankeyf,Siirt,Sincar,Silvan,Nusaybin
İdaresi özel bir şekle bağlanan 8 sancak ise Atak,Pertek,Tercil,Çapakçur,Çermik,Sağmen,Kelap,Mihrani idi.
Yerli beylerince idare edilen ve yönetimi babadan oğla geçen 5 sancak şunlar idi:Eğil,Palo,Cizre,Hazro,Genç
Bunlar dışında zeamet ve tımar sahibi aşiret beyleri de vardı.Devlete ait zeamet ve tımar sahipleriyle bu aşiret eshabı 4017 kılıç olup cebelleriyle beraber 18 bin kişilik seferi bir kuvvet teşkil ederdi.Ayrıca ulufeli yerlikulu askeri de bulunurdu
1518’de tutulan ilk Osmanlı tahrir defterinde Diyarbekir eyaletinin 12 sancağı kayıtlıdır.Bunlar Amid,Mardin,Sincar (Tel’afer ve Hateniye dahil),Çemişgezek,Kiğı(batı Bingöl),Siverek,Çermik,Ergani,Harput,Arapkir,Urfa,Birecik
1529 yılı tarihine göre ise yukarıdaki sancaklardan başka Musul,Ane,Deyr-i Rahbe,Hısnkeyf sancaklarının da Diyarbekir eyaletine bağlandığını ve böylece Diyarbakır’ın Osmanlı imparatorluğunun en büyük eyaleti haline geldiğini görmekteyiz.Yukarıda bahsi geçen beş sancak da durumunu devam ettirmektedir
1540 tarihli tahrir defterinde 15 sancak,11 ocaklık kayıtlıdır.(2000’e beş kala Diyarbakrır.Diyarbakır valiliği.1995.s.9-12

 

EĞİL BEYLİĞİ:
Şah İsmail-i Safevî 913 (m.1507) yılında Diyarbekir'i istila ettiği zaman bu Lala Kasım kendisine bağlılığını sunmadı ve asla boyun eğmedi; tersine ona karyı son derece muhalefet etti. Bu yüzden Han Muhammed Ustaclu büyük bir orduyla üzerine yürüdü ve Eğil kalesini kendisinden alarak, Kızılbaşların komutanlarından biri olan Mansur Bey'e verdi. Eğil kalesi yedi yıl onların yönetiminde ve tagallübünde kaldı." Lala. Kasım Bey, Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim'e sığınmış, Çaldıran savaşından sonra Eğil kalesini Kızılbaşlardan geri almıştır.
Çermik beyliğinin kurucusu, Mırdasî Emir Muhammed'in oğlu Emir Hüseyin'dir. Bu Emir, babasının sağlığında Berdenc kalesi ve Çermik yöresi valisi bulunuyordu. Babası ölünce, bu bölgede, beyliğini kurdu. Ölünce yerine oğlu Emir Seyfeddin, bu da ölünce oğlu Şah Yusuf, bunun da ölümüyle oğlu Velat Bey, sonra da Şah Ali Bey ve bunun da ölümüyle beyliğin yönetimi oğlu Muhammed Bey'e geçti.

Muhammed Bey, Çermik yöresini Kızılbaşların elinden kurtarmış, Diyarbakır'ın Osmanlı Birliğine katılışı sırasında da Yavuz Sultan Selim'den bir sultanlık emirnamesi alarak beyliğini sürdürmüştür. http://www.bydigi.com/

 

ATAK BEYLİĞİ:

Beyliğin kurucusu Zırkanlı Mir Mahmud oğlu Ahmed Bey'dir. Kendisi Şah İsmail'in çağdaşıydı. Şah İsmail Diyarbakır bölgesini istila ederken, onun elinden de Atak Kalesi'ni ve dolaylarını almış, Kaçar oymağına vermişti. Zırkanlılar burasını terk etmek, başka yörelere göçmek zorunda kaldılar. Bu durum Çaldıran Savaşı'na kadar sürdü. Bu savaşta Şah İsmail yenilip Diyarbakır Valisi Ustaclu Muhammed Han öldürülünce, diğer bey ve aşiretler gibi Zırkanlılar da harekete geçtiler. Elverişli durumdan yararlanarak, "Mılh" adıyla bilinen ve Atak kalesine yakın olan yıkık bir kaleye gelip yerleştiler. Mevsim kıştı, Kaçar Beyi durumdan kuşkulandı. "Mılh"a yerleşmenin sebebini sordurdu. Onlar da "Mırdasî aşiretiyle aramızda eski husumet öve köklü düşmanlık vardır. Onların bu kış, soğuk ve kar ortasında bize saldırıp çocuklarımızı ve ailelerimizi esir almaları uzak ihtimal değildir. Bunun için, soğukların hafifleyeceği ve karların eriyeceği bahar mevsimine kadar bu yıkık kalede kalmamıza izin verilmesini istirham ediyoruz." cevabını verdiler. Atak valisi bunlara acıdı ve kışı orada geçirmelerine izin verdi. Zırkanlar, Atak'ı geri almak için çalışmalara başladılar. Tırmanmakta kullanmak için, direklerden ve iplerden merdivenler hazırladılar. Uygun buldukları bir gece, aşiretin iyi savaşan kahramanlarından bazıları, kalenin surlarına tırmanarak burçlara ve kale duvarlarına ip bağlamak suretiyle merdiven dikmeyi başardılar. Arkasından Zırkan yiğitleri kaleye çıktılar ve Kızılbaş muhafızlarını kılıçla yok ederek, başlarını ibret olsun diye kesip çeşitli yerlere astılar. Kadınları ve çocukları kaleden çıkardılar. Ahmed Bey'i getirtip başlarına eskisi gibi hükümdar yaptılar.

"Ahmed Bey, Sultan Selim Han'ın emirnamesi gereğince, miras kalmış ülkesinde bir süre hüküm sürdü.
TERCİL BEYLİĞİ:

Bu beyliğin kurucusu Zırkanlı Şeyh Hasan oğlu Seyyid Hüseyin'dir. Seyyid hüseyin, Emir Artuk'un kızıyla evlenmiş ve kendisine Tercil ve yöresinin yönetimi verilmişti. Seyyid Hüseyin ölünce, yerine oğlu Ömer Bey geçti. Kendisi Uzun Hasan'la çağdaştı. Onun güven ve sevgisini kazanmış bir beydi. Uzun Hasan, Ömer Bey'in kızıyla evlendi. bu karısından Zeynel adlı oğlu oldu. Zeynel gelişip büyüyünce, Mihranî ve Nuşat ("Boşat" olmalı) yöreleri de Tercil'e bağlanarak yönetimi kendisine verildi. Ömer Bey de Bitlis ilinin vali ve muhafızlığına atandı.

Ömer Bey ölünce, yerine oğlu Budak Bey geçti. Uzun Hasan'dan sonra Akkoyunlu hükümdarı olan Sultan Yakub döneminde de bu görevi sürdürdü. Tercil ve buraya bağlı yerlerin yönetimi de kendisine bağlanmıştı. Budak Bey 43 sene yaşadı. 1506'da ölünce yönetimi, oğlu Ahmed Bey aldı. Şah İsmail, 1508'de Diyarbekir bölgesini istila ederken yapılan savaşlardan birinde şehid oldu. Yerine kardeşi Ali Bey, onun da ölümüyle yerine diğer kardeşi Şemsi Bey geçti. Çaldıran savaşından sonra Safeviler'le yapılan savaşlara katıldı. Osmanlı birliğine katılmayı isteyenler arasında Şemsi Bey de vardı. Yavuz Sultan Selim Tercil kalesinin yönetimini bir fermanla yine kendisine verdi. Ölünce, yerine oğlu Haydar Bey geçti.

Tercil, Hazro'non beş kilometre güneydoğusunda bulunmaktadır. Halen harap bir durumdadır. Bugünkü Hazro beyleri, Tercil beylerinin soyundan gelmedir.
.       
KULP BEYLİĞİ:

Kulp bölgesinde, başta Süleymanî (Sılêmanî) aşireti olmak üzere, Banukî, Hevêdî, Dılhiran, bociyan, Zilan, Besyan, Zıkzıyan ve Berazan aşiretleri bulunuyordu. Safevîler döneminde, bu aşiretlerin oybirliğiyle Kulp Beyliği'ni Emîr Diyadîn yönetiyordu. Emîr Diyadîn, Ustaclu Muhammed Han ile iyi münasebetler içinde olmayı politika edinmiş, Muhammed Han da Emîr Diyadin ile iyi ilişkiler kurmayı uygun bulmuştur. O kadar ki, kızı Bîkes Hanımı Emîr Diyadin'le evlendirerek bu dostluğu akrabalık bağlarıyla daha da kuvvetlendirmiştir. Emîr Diyadin'in erkek çocuğu yoktu. Kardeşi Şeyh Ahmed'in ise dokuz oğlu vardı. Bunlardan Şah Veled Bey, yaşı ilerlemiş bulunan amcasının yerine geçmek istedi. Emîr Diyadin, muhammed Han'dan yardım diledi. O da kendisine istediği kuvveti gönderdi. Taraflar arasında başlayan savaşta Şah Veled Bey yenildi. Kurtuluşu Şam taraflarına kaçmakta buldu. Kardeşlerinden Ömer Şah, Sosın ve Cihangir beyler öldürdüler.

Çaldıran savaşı sonrasında, Besyan aşireti reislerinden Ali Fîrî adında bir adam Meyyafarkîn kalesine saldırıp burasını Kızılbaşlardan aldı. Şam'da bulunan Şah Veled Bey'e haber göndererek durumu bildirdi. Şah Veled Bey, haberi alır almaz derhal hareket etti. Gelip beyliğin idaresini eline aldı. Burada çok tutunamadı. Kulp kalesine giderek bu kale ile buraya bağlı köylerin yönetimiyle yetindi. Yönetimi 13 yıl sürdü. Ölünce yerine oğlu Ali Bey geçti. Ali Bey'in yönetimi 1572-h.980 yılına kadar sürmüştür. http://www.bydigi.com/

 

Tanzimatta dirlik idaresi kaldırılıp 1868’de vilayetler kuruldu.1869 Diyabakır salnamesinde göre Diyarbakır ili Amid,Mardin ve Elazığ sancaklarını kapsıyordu.1883’de ise Elazığ il haline gelmiştir.20 Nisan 1925 yılı anayasasında sancaklar kaldırılmış,idfari taksimat vilayet,kaza,nahiye,kasaba,köy şeklinde tespit edilmiştir.1928-1948 tarihleri arasında işlerin iyi yürümesi için genel müfettişlikler kurulduMerkezi Diyarbakır’da olmak üzere Birinci genel müfettişlik faaliye geçti.Bu müfettişlik Diyarbakır,Mardin,Siirt,Urfa,Siirt,Muş,Bitlis,Van ve Hakkari illerini içeriyordu.Bu 20 yıl içinde 4 genel müfettiş görev tapmıştır1987 tarihinde ise Oalağanüstü hal bölge valilikleri ön plana çıkmıştır.Hayri Kozakçıoğlu,Necati çetinkaya,Ünal Erkan,Gökhan Aydıner bölge valiliği görevini yürütmüştür
.(2000’e beş kala Diyarbakrır.Diyarbakır valiliği.1995.s.9-12

Şark Meselesinin Tarihi Esası
Tarih, hataların düzeltilmesi ve düzeltilmediği takdirde tarihte yaşanan benzeri olayların tekerrür edeceğinin bilinmesi açısından seyredilip ibret alınması gereken mühim bir ayinedir. Biz de bu ayinede, Doğuda yaşanan olayları seyredelim ve zamanın şeridine takılan bir kısım hâdiseleri tarih sahnesinden aktararak beraber izleyelim. Acaba Doğu ve Güneydoğu, nasıl 0smanlı devletinin hâkimiyeti altına girmiştir? Bu hal, ne kadar zaman almıştır? Osmanlı hâkimiyeti altında kaldığı 350 yıllık devrede, herhangi bir huzursuzluk ve anarşi olmuş mudur? Olmuşsa sebebi nedir? Olmamışsa, asırlarca bu bölgeleri Osmanlı devletine sadakatle bağlayan bağlar ve yapıştırıcılar nelerdir? Yavuz Sultan Selim, kendi devrindeki şarklıları na5ıl ikaz etmiştir ki, o ikazın sonucunda 350 sene itirazsız Osmanlı devletine tâbi olmuşlardır? Bu soruların cevabını arşiv vesikalarından beraber okuyacağız.
l. Çaldıran Zaferi ve getirdikleri
Osmanlı devletinin Doğu Anadolu ile alâkası, XV. yüzyıla kadar uzanır. Ancak bölgenin Osmanlı devletine ilhakı veya daha doğru bir tabirle iltihakı,1514'de kazanılan Çaldıran Zaferinden sonradır.
Bilindiği gibi, Şah İsmail, İran'da kısa bir zamanda Safevî devletini kurmuş ve Doğuda hem Osmanlı devleti için ve hem de âlem-i İslâm'ın birlik ve beraberliği için, hem siyasî ve hem de dinî açıdan tehlike arz eder hale gelmiştir. Şehzâde Selim, bu iki yönlü tehlikeyi henüz Trabzon Sancakbeyi iken fark etmiş ve babasını İstanbul'da ikaz dahi eylemişti. Fakat, II. Bâyezid, tedbir anlamamanın yanında, Şiîlerin tahrikiyle çıkarılan Şahkulı İsyanını da önleyememişti. Anadolu'yu Şiîleştirme hedefini güden ve her gün geçtikçe bu hedefine doğru ilerleyen Şah İsmail, bir türlü durdurulamıyordu. Nihâyet Yavuz Sultan Selim padişah olunca, şuurlu âlim İbn-i Kemal'in de yerinde ikazlarıyla, hem İslâm birliğini bozan ve hem de Doğudaki Sünnî Kürt ve Türkmen aşiretlerini rahatsız eden Safevî tehlikesini bertaraf etmeye azmetti. Allah'ın yardımıyla 1514 tarihinde kazanılan Çaldıran Zaferi ile, Şah İsmail'in Anadolu üzerindeki siyasî ve dinî emellerine son verildi. Bu mühim zaferin kazanılmasında tamamen Sünnî olan ve gazada Yavuz Selim'in yanında yer alan Sünnî Kürt ve Türkmen aşiret beylerinin de büyük rolü vardı. Anadolu'nun doğu cephesinin emniyete alınması ve buradaki Müslümanların huzura kavuşturulması için, başta şarkın kapısı demek olan Diyarbekir olmak üzere, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun ve hatta Musul ve Kerkük civarının da Osmanlı devletine katılması gerekiyordu. Bu iş nasıl yapılmalıydı? Kılıçla ve savaş yoluyla bu mümkün değildi. Zira bunlar da hem Müslüman ve hem de ehl-i sünnet v'el-cemaat idiler. Bununla beraber, bu bölgenin kendi başına kalması, hem mahallî halkın güvenliği açısından tehlikeli ve hem de Osmanlı devletinin de Müslüman bir ülke olması; İslâmın kahramanca müdafaasını yapan böyle bir devlete itaat etmenin siyasî ve hukukî açıdan bir farklılık meydana getirmeyeceği ve hem de İslâm birliğinin teşekkülü gibi gayelerle münferiden hareket etmek lüzumsuzdu. İşte bu hakikati idrâk eden Kürt ve Türkmen beyleri, istimâlet ile yani kendi meyil ve arzuları ile, Osmanlı devletine itaat etmenin zaruretini anlamışlardır. Büyük âlim İdris-i Bitlisî tarafından Padişaha yapılan telkinler neticesinde, Doğu ve Güneydoğu bölgesinin tamamı, bir iki ay içinde Osmanlı devletine iltihâk etmişti.
Osmanlı devletinin değişmeyen siyasetinin kaynağı ve dayandığı hukukî temeli, İslâmiyetin getirdiği şer'î hükümlerdi. Osmanlı devleti, Kur'ân, sünnet, icma ve kıyas yoluyla vaaz edilen şerî hükümler yanında, İslâm hukukunun müsaade ettiği ölçüde her mahallin örf ve âdetlerine de hürmet gösteriyordu. Bu sebeple, Osmanlı devletine tâbi olan bir Müslüman beylik, dâhilde ve hâriçte, farklı bir sistemle karşılaşmıyordu. Meselâ, Doğudaki Kürt ve Türkmen aşiretleri, Osmanlı devletine iltihak etmekle bir şey kaybetmemişlerdi; belki kazanmışlardı. İşte Osmanlıya bağlılığın sırrı burada yatıyordu. Daha önce de izah ettiğimiz gibi, Osmanlı devleti sahip olduğu topraklar üzerinde, ırka ve maddî sömürüye dayanan bir ayırıma gitmiyordu. Zira topraklarının dahilinde bulunan her yer darü'l-İslâm sayılıyor ve bütün Müslüman ahali de bu ülkenin aslî vatandaşı kabul ediliyordu. Zaten Osmanlıyı Avrupa'dan ayıran en "nemli hususiyet de buydu. Osmanlı topraklarında yaşayan insanların arasında düşünülebilecek en önemli farklılıklar, bazı örf âdetlere münhasırdı. Rengi ve şekli farklı olsa da, bütün Müslüman Osmanlı ahalisi, yemede, içmede ve hatta giymede dahi aynı dinin esaslarına tâbi oldukları için, aralarında ihtilâfa vesile olacak ciddî bir şey mevcut değildi. Mesela, Müslüman Türklerle Kürtler arasında mevcut olan bazı ufak ve "nemsiz farklılıklar dışında, aralarında dinî, ahlâkî, kültürel ve coğrafî çok büyük âzamî müşterekler vardı. Bu sebeple de, Doğu Anadolu'nun si asî dinî, kültürel ve idarî bütünlüğünü bozmak ve parçalamak maksadıyla içerde ve dışarıda yapılan faaliyetlerin, bölge halkı arasında müessir olması çok zordu.9
2. Kürt ve Türkmen beyleri teker teker Osmanlıya itaat ediyor
İşte bu müşterek bağları çok iyi idrâk eden mahallî aşiretler, çareyi Osmanlı devletine iltihak etmekte bulmuştu. Bunda Yavuz gibi;
"İhtilâf u tefrika endişesi,
Kûşe-i kabrimde dahi bîkarar eyler beni;
İttihadken savlet-i a'dâyı defa çaremiz,
İttihad etmezse millet, dağıdar eyler beni..."

diye haykıran şuurlu Osmanlı padişahının da payı büyüktü. İsterseniz geliniz, şarkın kısa zamanda Osmanlı devletine iltihaklarının belgelerini beraber okuyalım.
Çaldıran Zaferini takip eden 1516 yılında, Yavuz Sultan Selim, kendisine Doğu Anadolu'nun fethedilmesini tavsiye eden meşhur âlim ve tarihçi İdris-i Bitlisî'ye, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin Osmanlı devletine ilhakı için vazife veriyordu. Böylesine ehemmiyetli bir zamanda İslâm birliğinin zaruretine inanan başta Bitlis Hâkimi Şerefüddin Bey, Hizan Meliki Emir Davud, Hısn-ı Keyfâ Emiri Eyyubîlerden II. Halil, İmâdiye Hâkimi Sultan Hüseyin olmak üzere 25-30 tane Kürt beyi (ümerây-ı ekrâd), Osmanlı devletine itaat arzularını padişaha iletmişlerdi. Şah İsmail'in Diyarbakır muhasarası için gönderdiği orduyu on bin kişilik İdris-i Bitlisî kumandasındaki gönüllü birliklerle hezimete uğratan aynı beyler, bu hâdiseden önce Şiîlerin Diyarbekir'i muhasara altına almaları üzerine, Yavuz Sultan Selim'e şu tarihî arızayı, yardım talep etmek ve Osmanlı devletine itaat etmeden huzur bulamayacaklarını ifade etmek gayesiyle göndermişlerdi:
A) Kürt beylerinin Yavuz'a gönderdikleri ariza
Molla İdris vasıtasıyla gönderilen bu arîzanın sûretini, Koca Müverrih'in Bedâyi adlı eserindeki şekliyle aynen naklediyoruz:
a) Önce sadeleştirilmiş özet metni verelim:
"Can ü gönülden İslâm Sultanına biat eyledik, ilhâdları zâhir olan Kızılbaşlardan teberri eyledik. Kızılbaşların neşrettiği dalâlet ve bid'atleri kaldırdık ve ehl-i sünnet mezhebi ve Şafiî mezhebini icra eyledik. İslâm Sultanının namı ile Şeref bulduk ve hutbelerde dört halifenin ismini yâda başladık. Cihada gayret gösterdik ve İslâm Padişahının yollarını bekledik. Duyduk ki, Padişah, Zülkadriye eyaletine gitmiş; bunun üzerine biz de Mevlâna İdris-i Bitlisî'yi makamınıza gönderdik. Hepimizin arzusu şudur ki;
Bu muhlis ve size itaat eden bendelere yardım edesiniz. Bizim beldelerimiz Kızılbaş diyarına yakındır, komşudur ve hatta karışıktır. Nice yıllar bu mülhidler, bizim evlerimizi yıkmışlar ve bizimle savaşmışlardır. Sadece İslâm Sultanına muhabbet üzere olduğumuz için, bu inancı saf insanları o zâlimlerin zulümlerinden kurtarmayı merhametinizden bekliyoruz. Sizin inâyetleriniz olmazsa, biz kendi başımıza müstakil olarak bunlara karşı çıkamayız. Zira Kürtler, ayrı ayrı kabile ve aşiret tarzında yaşamaktadırlar. Sadece Allah'ı bir bilip Muhammed ümmeti olduğumuzda ittifak halindeyiz. Diğer hususlarda birbirimize uymamız mümkün değildir. Sünnetullah böyle cârî olmuştur. Ancak ümitvarız ki, Padişahtan yardım olursa, Arap ve Acem Irak'ı ile Azerbaycan'dan n zâlimlerin elleri kesilir. Özellikle Diyarbekir ki, İran memleketlerinin fethinin kilidi ve Bayındırhân sultanlarının payitahtıdır, bir yıldır, Kızılbaş askerlerinin işgali altındadır ve 50.000'den fazla insan öldürmüşlerdir. Eşer padişahın yardımı bu Müslümanlara yetişine, hem uhrevî sevap ve hem de dünyevî faydalar elde edileceği muhakkaktır ve bütün Müslümanlar da bundan yararlanacaktır. Bâki ferman yüce dergâhındır."
b) Şimdi de asıl metni zikredelim:
"Can ü gönülden Sultân-ı İslâma bîat eyledik ve Kızılbaş-ı zâhirül-ilhaddan teberrÎ eyledik. Memâlik-i Kürdistan ki, bir aylık yola karîb memleketlerdir, bid'at ve dalâlet-i Kızılbaşı kaldırıp gerü âyîn-i sünnet-i cemâat ve mezheb-i Şafiîyi icra eyledik. ..... Sultan-ı İslâm ile müşerref edüb hutbede çihar-ı yâr-ı izâmı yâd edüb kudûm-ı mevkib-i hümây-na intizâr üzere idük ki, ... ü leşker zafer-Şiâr olub meyân-ı meydan-ı cihâdda say ü içtihad göstere idik. Çünki Sultân-ı İslâm'ın Alâüddevle memleketine avdetleri mesuımız oldu; müttefikül-kelam olub dâî-i devletleri olan Mevlânâ İdrisi rikâb-ı kâmyâblarına gönderdük. Cümlemizin matlûbı budur ki, bu muhlis bendelere takviyet ve imdad buyuralar. Zira ki, bizim mesâkin ve bilâdımızın bilâd-ı Kızılbaşa kurb-i civan vardır; belki muhtelittir. Nice yıllardır ki, bu mülhidler, şimşir-i sitem ile bünyâdımız kazmıştır. On dört sene bizimle azîm cenk ü cidal ederler. Mücerred Sultân-ı İslâm'a muhabbet üzere olduğumuz içün eğer bu tâife-i pâk-itikadı ol zâlimlerin cevr ü sitemlerinden halâs-ı inâyetleri olmazsa, kendümüz istiklâl üzere ol kavme mukavemete tâkat edemeyüz. Zira ki, Ekrâd-ı mül-k tavâif ve akvâm ve aşâir-i muhtelifâtdır. Allah Teâlâ'yı bir bilüp Muhammed ümmeti olduğumuzda müttefikleriz. Sâir hususta birbirlerimize mütâbaat mümkün değildir. Sünnetullâh böyle cârî olmuştur. Lakin ümitvarız ki, Hüdâvendi-gâr'dan imdâd olursa, Bilâd-ı Irak-ı Arap ve Acem ve Azerbeycan'dan ol sitemkârların elleri kesilüb intizâ oluna. Hususan Âmidi Mahr-se ki, kilid-i fütûh-ı Memâlik-i İran ve pay-ı taht-ı Selâtîn-i Bayındırhânîdir, şimdi bir yıldır ki, cıl şehrin ahalisi Sultân-ı İslâmın merhameti ümidiyle mahsûr-ı leşker-i Kızılbaştır ve elli binden mütecâviz nüf-s anda helâk olmuştur. Eğer bu sene de Sultânin nazarı bizim hâlimize olub bu bilâd-ı Müslümanîye iâne ve iğâseleri erişürse, ümiddir ki, mes-bât-ı uhrevî ile envâ-ı fütûhât ve fevâid-i dünyeviyyeye müsta'kib ve mestetbi' olacaklardır ve cemâhîr-i müminân andan müstefîd ve müntefi olacaklardır. Bâkî ferman Dergâh-ı Muallânındır."10
Bu mektûb üzerine Konya Beylerbeyi,si Hüsrev Paşa kumandasında ve İdris-i Bitlisî'nin manevî yardımlarıyla toplanan on bin kişilik gönüllüler ordusu, şah İsmail'in Diyarbekir'i muhasara altına alan ordularını tarumâr eylemiştir. Bu mektupta, bizzat Kürt Beyleri, Kürt aşiretlerinin sosyal yapısına çok dikkat çekici bir üslûpla işaret etmişlerdir. "Ekrâd, muhtelif aşiret ve kabileler halinde yaşarlar. Sadece Allah'ı bir bilip Muhammed ümmeti olduklarında ittifak ederler. Diğer hususlarda birbirlerine uymazlar. Allah'ın kanunu böyle cari olmuştur" şeklindeki ifade, asırlar sonra XX. asrın İdris-i Bitlisî'si olan Bediüzzaman tarafından özetle şöyle tekrar edilmektedir: (1910'larda Osmanlı devletine karşı isyan etmek isteyen Kürt aşiret reislerine hitaben diyor:) "Altıyüz seneden beri tevhid bayrağını umum âleme karşı yücelten ve millî âdetlerini terk ederek ihtiyarlanan bizim şanlı Türk pederlerimize, kuvvet ve cesaretimizi hediye edelim. Ona bedel, onların akıl ve marifetinden istifade edeceğiz ve asaletimizi de göstereceğiz. Elhâsıl, Türkler bizim aklımız, biz onların kuvveti; hep beraber bir iyi insan oluruz. Dik başlılık ve kendi başına hareket yapmayacağız. Bu azmimizle başka milletlere ibret dersi vereceğiz. İyi evlat böyle olur... İttifakta kuvvet var, ittihadda hayat var, uhuvvette saadet var, hükümete itaat te selâmet var. İttihadın sağlam ipine ve muhabbet şeridine sarılmak zaruridir."11
B) İdris-i Bitlisî'nin Yavuz'a gönderdiği mektup
Diyarbekir'in şiîlerin elinden alınmasından sonra Kürt beyleri arasındaki gayretlerini sürdüren büyük âlim İdris-i Bitlisî, bu faaliyetlerinin neticesinde kısa zamanda Doğu ve Güneydoğu'daki Kürt ve Türkmen beylerinin Osmanlı devletine itaatlerini temin eylemişdir. Şimdi İdris-i Bitlisî tarafından Farsça olarak kaleme alınan bu istimâletnâme, yani kendi arzu ve istekleriyle Osmanlıya tâbi olma belgesinin Türkçe özetini beraber dinleyelim:
"Mülk ve dinin maslahatlarının nizama girmesi, metin Sultanların tedbir ve tedvirine bağlıdır. şark ve garbda adaletin tesisi, Acem ve Ara planın mazlumlarının matlub ve meramlarının temini, İslâm Padişahının adaletine vâbestedir. Diyarbekir mukimlerinden bu muhlis bendeleri arz eder ki;
Bilâd-ı Ekrâd denilen Diyarbekir ve civardaki mazlum Müslümanlar, Devlet-i aliyyenizin hizmetine tâliptirler ve devlet ile din düşmanlarının şerlerinden sizin yardım ve merhametlerinizle masûn olmak ümidindedirler. Sizin Dârül-Hilâfe yani İstanbul'a azimet haberiniz duyulduktan sonra buradaki bir kısım muhlis bendeler, Beylerbeyiniz Bıyıklı Mehmed Paşaya arz-ı itaat etmişlerdir. Hem mezkûr Beylerbeyi ve hem de bu hakir vasıtasıyla size bazı maruzâtlarını arz etmek istemektedirler.
Bazı insî şeytanların müdahalesiyle Kürt ve Türkmen kabile ve aşiretleri, başlangıçta bir kısım ihtilâf ve ihtilâllere marûz kalmışlardır. Ancak Allah'ın lûtf u inayetiyle bu menfilikler bertaraf edilmiştir. Ancak düşman durmamakta ve Kürt beylerini isyana teşvik etmektedir. Bilâd-ı Ekrâdın Osmanlı devletine iltihakı, İstanbul'un fethi zaferini tamamlayacak derecede ehemmiyetlidir. Zira bu bölgenin ilhakıyla, bir taraftan Irak, yani Bağdat ve Basra'nın yolları, diğer taraftan Azerbaycan yolları ve bir diğer taraftan da Haleb ve Şam yolları açılmış olacaktır.
Allah'ın yardımı pek yakındır.
Bende-i Ahkar ve Çaker-i Efkâr İdris".
C) Hizmetleri karşılığında Yavuz'un İdris-i Bitlisî'ye verdiği cevap ve taltif
İdris-i Bitlisî vasıtasıyla Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin kısa bir zaman içinde ve hem de yerli beylerin istek ve arzularıyla Osmanlı devletine ilhak edildiğinin haberini alan Yavuz Sultan Selim, bu büyük âlimi taltif etmek üzere kendisine bir ferman gönderir. Mektubunun başında Diyarbekir vilâyetinin sulh ile ve istimâlet yolu ile fethine vesile olduğu için İdris-i Bitlisî'ye teşekkür eder. Sonra da manevî takdirleri yanında ona gönderdiği bazı maddî hediyeleri zikreder. Osmanlı devletine kendi arzularıyla tâbi olan beylerin ve bunlara bağlı olan sancakların miktarlarını ve tahrîrî bilgileri hazırlamasını emreder. Diyarbekir Beylerbeyi Bıyıklı Mehmed Paşaya beyaz hükm-i şerifler gönderdiğini ve Osmanlı devletine bundan sonra da tâbi olacak olan bey olursa, gönderilen tuğralı beyaz kağıtlar kullanılarak onlara beratlarının yazılmasını emreder. Yani bugünün vilâyetleri ve hatta devletleri, kendi arzu ve istekleriyle ve hem de birer mektup ile Osmanlı devletine bağlanmaktadır. Devlete bağlanan beyler arasında ihtilâf ve ihtilâl vuku bulmaması için gereken tedbirlerin alınmasını ve in'âm ve ihsanların da ona göre yapılmasını ister. Mektubun sonuna doğru, Anadolu'yu Şiileştirmek isteyen şah İsmail'in kendisine elçiler gönderdiğini, bin bir türlü yağcılıklar yapıp sulh istediğini, ancak onun sözlerine ve ıslah olduğuna inanılmaması icabettiğini belirterek gerekli tedbirlerin ihmal edilmemesini emretmektedir. şimdi bu mektubun aslını beraber dinleyelim:
"Sûret-i Menşûr-i şah bâ Kerem
Umdetül-efâdıl kudvetü erbâbil-fedâil sâlikü mesâlik-i tarikat hâdi-i menâhic-i şerîat keşşâfulmüşkilâtid-dîniyye hallâlül-mudılâtil-yakîniyye hulâsatül-mâi vet-tîn mukarrebül-mül-ki ves-selâtîn bürhânu ehlit-tevhîd vet-takdîs Mevlâna Hakîmüddin İdris -Edâmellâhu fedâillehû-.
Tevkîi refî-i humâyûn vâsıl olacak malum ola ki, şimdiki halde südde-i saâdetime mektubun vâsıl olub senden umulan hüsn-i diyânet ve emânet ve fart-ı sadâkat ve istikametin muktezâsınca, Diyarbekir Vilâyetinin feth-i küllîsine bâis olduğun ilâm olunmuş. Yüzün ağ olsun. İnşâallahul-Eazz sâir vilâ-yetlerin fethine dahi sebeb-i küllî olasın.
Benim envâ-i inâyet-i âliyye-i hüsrevânem senin hakkında mebzûl ve münatıftır. Elhâletü hâzihî âhir-i şevvâl-i mübâreke dek vâki olan ulûfeniz ile 2.000 sikke-i Efrenciye filori ve bir sammur ve bir vaşak ve iki mürabba sof ve iki çuka ve bunlardan bir sammur ve bir vaşak kürk kaplu soflar dahi ve bir Frengî kemhâ gılâflu müzehheb kılıç in'âm ve irsâl olundu. İnşâallahul-Kerim vusûl buldukda sıhhat ve selâmetle al-b masârifine sarf eyleyesin. Mukâbele-i hidemât ve mücâzât-ı istikametinde ve ihlâsında envâ-ı avâtıf-ı celile-i hüsrevâneme sezâvâr olub behre-mend olasın. Ve Diyarbekir cânibinde size ittiba edüb gelen beğlerin mukabele-i sadâkat ve ihlâs ve muhâzât-ı hidemât ve ihtisaslarına göre ol vilâyetde tevcîh olunan sancakların ve beğlerin ahvâli ve elkâbı ve mekâdîri senin malûmun olduğu ecilden iftihârül-ümerâil-izâm zahîrülküberâil-fihâm zülkadri vel-ihtiram sâhibül-mecdi velihtişâm el-müeyyed bi envâ-i teyîdiflahil-Melikis-Samed Diyarbekir Beylerbeğisi Muhammed Dâme ikbâlühû'ya nişan-ı şerifimle muanven beyaz ahkâm-ı şerife irsâl olundu. Gerekdir ki, ol cânibde her beğe tevcîh olunan vilâyetin ahvali ne vechile tevcîh olunub ve ol beğlerin elkâbı ve mekâdîri ne üslub ile olmak münasib ise berâtları inşâ olunub yazıveresiz. Mufassalan ol yazılan berevâtın sûretleri ve tımarının mikdarlarını dahi bir sûret defter edüb südde-i saâdetüme dahi inâl edesiz ki, bunda dahi hıfz olunub her husus ve merkûm ve malûm ola.
Her beğe ne sancak verüldüği ye ne vechile tefvîz olunduğı ve elkâbları nice yazulduğı ve riâyetleri ve in'âmları ne vechile olduğı ber sebîl-i tatsîl İlâm olunub amma birvechile tertîb ve tayîn oluna ki, birbiri arasında olan esas irtibât tezelzül ve tehallül bulmak ihtimali olmaya.
Ve ol berâtlardan gayrı istimâletnâmeler günderilmek lâzım olan beğler içün dahi nişanlu beyaz kâğıdlar irsâl olundu. Anlar dahi her beğe ne vechile istimâletnâme gönderilmek münasib ise inşâ olunub inâmlar ile bile irsâl oluna. Ve anlarun mufassalan suretlerinin ve inâmda ne vechile riâyet olundukların ol berevât sûretleri ile bile defter edüb dergâh-i cihânpenâhima irsâl edesiz ki, her husus bunda dahi mufassal ve meşrûh mâlûm ola.
Ve bu cânibde olan mühimmât-i Sultanî murâd-i şerifim üzere encâma yetişmiştir. İnşâallahul-Eazz benim dahi azimetim vaktinde ol cânibe munatif ve munsarıfdir. Ve ol beğlerin hakkinda dahi avâtif-i âliyye-i hüsre-vânem mülâhaza ettüklerinden ziyâdedir.
Ve şimdiki halde Erdebil oğlu İsmail-i pür-tadlîl südde-i saâdetime Hüseyin Beğ ve Behram Ağa nâm adamlarin risâlet hizmetine gönderüb takrîren ve tahrîren envâ-i ubûdiyyet ve tazarrullar arz edüb mâbeynde sulh ve isleh müyesser olur ise, ol cevabindan ne murâd olunursa rizây-i şerifim üzere kabul suretin gösterüb envâ-i temelluklar eylemiş. Amma anun kelimâtina ve salâhına kat'â itimad câiz olmaduğı ecilden mezkûrân elçileri Dimetoka Hisarında ve sâir adamlarını Kilidülbahr kalesinde habs ettirdim. Sen dahi gerekdir ki, makh-r-i mezbûrun umûrunda ahsen-i tedbir ne ise anin tedbirinde olub Devlet-i edeb... Mehâmm ve masâlihinde mücidd ve sâî olasin. Min ba'd esnâf-i asâr-i cemîlenüz sâih ve lâih ola.
Şöyle bilesin, alâmet-i şerife itimad kılasin.
Tahriren fî evâsit-i şehr-i Şevvâlil-mükerrem senete ihdâ ve işrîne ve tis'a-miete el-hicriyye Bi Makam-i Dâril-Hilâfe Edirne El-Mahrûse."13
3. Bu gayretlerin neticesi ne oldu?
Bu gayretlerin neticesinde, yıllar sürecek harplerle de edilemeyecek zaferlere ulaşıldı. Şark diye adlandırabileceğimi ve bugün Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu, Musul ve Kerkük'ten itibâren Kuzey Irak ve Haleb'i de içine alan Kuzey Suriye bölgelerinde yaşayan çok sayıda Arap, Türkmen ve Kürt aşiretleri Osmanlı devletine iltihâk eylemiştir. Bu iltihâklardan bazısını beraber görelim:
A) Kürt ve Türkmen beylerinden istimâlet ile kendi meyil ve arzulan ile itaat eden 25'den fazla aşiretten ve reislerinden bazıları şunlardır:
 Bitlis Hâkimi Emir şerefüddin;
 Hizan Meliki Emir Davud;
 Hisn-i Keyfâ Emîri Melik Halik lmadiye Hâkimi Sultan Hüseyin;
 Cezire Hâkimi şah Ali Bey;
 Çemişgezek Hâkinii Melik Halil;
 Pertek Hâkimi Kasım Bey;
 Ayrıca Suran, Urmiye, Atak, Cizre, Eğil, Carzar Palu, Sürt, Meyyafarakin, Sasrin, Sincar, Çermik, Malal ya, Urfa, Besni, Harput, Mardin ve benzeri yerlerdek aşiretler de arka arkaya Osmanlı devletine iltihâk etmişlerdir.
B) Kürt ve Türkmen aşiretleri gibi, güneyde yer alan Arap aşiretleri de yine kendi irâdeleriyle Osmanlı devletine iltihâk etmişlerdir. Aralarinda fbn-i Harkuş, ˜bn-i Said, Benî lbrahim, Benî Sâyim, Benî Atâ aşiretleri, Safed ve Gazze şeyhleri ile Haleb ileri gelenlerinin buIunduğu se‡kin bir tenisilciler heyetinin Yavuz'a takdim ettikleri ve asli Topkapi Sarayında bulunan şu itâ'at mektubu çok manidardir:
"Bizler, canlarımız, mallarımız iyâlimiz ve dinimizin emniyeti i‡in size itaati arzuliivoruz. lslâmi tatbik ve adâleti tesis için sizin hakiniiyetinizi zaruri görüyoruz."
4. Osmanlı devleti Doğuda nasıl bir idari nizam tesis etmişti?
Osmanlı Devletinin idarî yapısının temelini kaza, sancak ve eyâletler teşkil ediyordu. Ancak Osmanlı Devleti, mutlak bir merkeziyet‡ilikten tamamıyla uzak bir anlayışa sahipti ve idaresi altına aldığı bölge ve cemiyetleri, çeşitli özelliklerine göre farklı idare tarzlarına tâbi tutuyordu. Yani eyalet ve sancakların İstanbul'a olan bağlarında ayrı ayrı statüler söz konusuydu. İşte Osmanlı devleti, Çaldıran Zaferinden sonra Doğu Anadolu da Diyarbekir merkez kabul edilerek Musul, Bitlis, Mardin ve Harput da dahil olmak üzere bütün Doğu Anadolu'da gayet geniş bir eyâlet meydana getirmişti. Kanunî Süleyman devrinde yeni bir düzenleme yapılarak Van'da ayn bir eyâlet daha teşkil olundu.16
Doğu Anadolu'daki sancakları, idare tarzı açısından, her iki eyâlette de, üç ana gruba ayırmak mümkündü. Bunları kısaca özetlemekte yarar görüyoruz.
Birinci grup, klasik Osmanlı Sancakları şeklindeydi. Yani Osmanlı devletinin diğer bölgelerinde tatbik edilen idare usulu burada da cari idi.
Sancakbeyleri doğrudan merkezden tayin olunurlardı ve herhangi bir imtiyaza sahip değillerdi. Bu sancaklar tımar sistemine dahildi. Diyarbekir ve Van eyaletlerindeki bu tür sancaklar, umumiyetle aşiret yapısı kuvvetli olmayan yerlerde teşkil edilmiştir. Diyarbekir eyâletinde merkez Amid, Harput, Hasankeyf, Akçakale, Sincar, Zaho, Ergani ve Çemişkezek sancakları ile Van eyaletindeki Erciş ve Adilcevaz sancakları, bu tür sancakların başlıca örneklerini teşkil ederler.
İkinci grup, Yurtluk ve Ocaklık tarzındaki sancaklardır. Fetih esnasında bazı beylere hizmet ve itaatleri karşılığında, devamlı olarak sancak ve has şeklinde tevcih edilmiştir. Bunlara Ekrâd Sancakları da denir. Bunlar klasik Osmanlı sancaklarında farklıdırlar. Zira sancakların idaresi genellikle bölgeye eskiden beri hâkim olagelen nüfuzlu, eski mahallî beyler ve hânedanlara terkedilmiştir. Hayat boyu sancakbeyi olan bu idareciler vefat ettiğinde, yerlerine oğulları veya diğer yakınlardan biri geçmektedir. Devlete ihânet ettikleri takdirde değiştirilebilmektedirler. Seferde beylerbeyinin hizmetine girmekle mükelleftirler ve bu memleketlere merkezden kadı tayin edilir. Arazileri tımar nizamına tabidir. İmtiyazlı sancaklar da diyebileceğimiz bu sancaklardan Diyarbekir Eyaletine bağlı 13 ve Van Eyaletine bağlı olarak da 9 adet mevcut idi. çermik, Pertek, Kulp, Mihrani, Sürt ve Atak Diyarbekir'e bağlı bu tür sancaklardandırlar.Müküs ve Bargiri de Van'a bağlı bu tür sancaklardandırlar.
Üçüncü grup ise, Hükümet adı verilen sancaklardır. Bunların idâresi, fetih esnâsında gösterdikleri hizmetlerden dolayı tamamen yerli beylere terkedilmiştir. Sancakbeylerinin tayinine merkezî idare asla karışmaz ve ellerine verilen ahidnâmeler gereğince, bunlar azl ve nasb edilemezler. Arazisinde tımar nizamı cari değildir. Dahilde tamamen müstakil olan bu bölgeler, hariçte yani askerî ve siyasî alanda bölgedeki Osmanlı beylerbeyine tabidirler. Diyarbekir eyaletinde Hazzo, Cizre, Eğil, Tercil, Palu ve Genç sancakları; Van Eyaletinde ise, Bitlis, Hizan, Hakkari ve Mahmudi sancakları bu mahiyette Osmanlı Sancaklarıdırlar.
Kısaca özetlediğimiz bu sistem, daha ziyade Doğu Anadolu'da uygulana gelmiştir. Sebebi bu bölgede daha önce müstakil veya İran a bağlı beylerin fetih esnasında Osmanlı devletine sadakat göstermeleri ve en önemlisi de, hem itikadî açıdan ve hem de amelî açıdan, Osmanlı devleti ile aralarında herhangi bir farkın bulunmamı sıdır. Başlangıçta hizmet ve sadakat karşılığı verilen bu sancakların durumu, daha sonra ailelerin tasarrufuna bırakılmış ve Tanzimat dönemine yani 1840'-lara kadar bu hal aynen devam etmiştir.
5. Doğu Anadolu'nun teslimiyet ve itâati ne kadar devam etmiştir? İdris-i Bitlisî ile başlayan şarktaki beyler ve Müslüman halkın hilâfet ve saltanata sadakatle bağlılıkları, en azından 1850 yılına kadar, yani yaklaşık 330 sene devam etmiştir. Osmanlı devleti, bu yerli ahaliyi Müslüman kardeşleri ve bu bölgeleri de darü'l-İslâm olan ülkesinin aslî parçası olarak görmüş; buna karşılık yerli Müslüman ahali ve beyler de, Osmanlı Devletini İslâm'ın bayraktarı bir İslâm devleti olarak telâkki edip ona itaati kendileri için ibadet saymışlardır. Hatta bu bölgedeki beyler, Batı Anadolu ve Rumeli'deki hem Türk hem de Müslüman olan Ayanlar kadar, Osmanlı devletinin başına gaile çıkarmamışlardır. Meselâ hem Türk hem de Müslüman olan Karaman eyaletinde Osmanlıya karşı elli çeşit isyan görmek mümkün olduğu halde, 330 sene içinde Doğu bölgelerinde ciddi bir isyandan bahsetmek mümkün değildir. Bu dediğimizin müşahhas bir delili, 1630'larda, yani şarkın Osmanlı devletine itaatinden 13 sene sonra kaleme alınan şu fermanlardaki ifadelerdir:
"Hükm-i Hümâyun
...Ümerâ-i Ekrâd, Devlet-i Aliyye'nin sadakat ve istikamet ile hayırhahı olup ecdâd-ı izamım zaman-ı şeriflerinden ilâ hâzel-ân uşur-ı hümayunda enva'-ı hidemât-ı mebrure ve mesa'-i meşk-re-i gayr-ı adîdeleri vücuda gelmiş ve zimmet-i himmet-i mülûkaneme ri'ayetleri lâzım olmağla badel-yevm himâyet ve sıyânet olunmaları aksây-ı murâd-ı hümây-numdur..."18
"... Siz eben an ced sünniyy'ül-mezheb ve pâk meşreb olub âbâ ve ecdâd-ı âliniz zamanlarında vâki olan Kızılbaş seferlerinde nice bin müsellah yarar ve nâmdâr ekrâd-ı zaferkirdâr ile asâkir-i mansûremin "nüne düşüp ve icray-ı gayret-i çihar-r yâr-güzîn içün uğur-ı din-i mübinde can ve başla döğüşüp nice fütûhât-ı cemileye bâis olmuşsunuz."19
Ne zaman ki İslâm kardeşliği mânâsı bozulmuş ve Avrupa zındık kâfirleri tarafından bir Frenk illeti olan ırkçılık Osmanlı devletinin içine atılmış, o zaman Doğuda da ayrılık ve fitne rüzgarları esmeye başlamıştır. Çare, tarihten ibret dersi almaktır ve bu bölgeleri 300 küsur sene Osmanlı devletine sımsıkı bağlayan sırrı anlamaktır.
IV - Cemal Kutay'ın Manidar Tesbitleri Ve Asrımızdaki Problemler
Değerli tarihçi Cemal Kutay'ın konuyla alâkalı bir makalesini buraya aynen derç etmek istiyoruz:
"Lisanımızda öyle tâbirler, terkibler var ki, ifade ettikleri hakikatlerin hayat içinde tezahürlerini tespite ömürler vakfetmeye değer...
Bunlar arasında hayrü'l-halef tavsif terk¡binin muhtevası üzerinde açıklamayı eniştem rahmetli İbrahim Alâeddin Gövsa'dan dinlemişimdir. Edebiyatımızdaki müstesna yerinin hayranlığını sıhriyyetimiz tamamlayan üstad Süleyman Nazif için eserini hazırlıyordu. Mukaddime üstadın babası Diyarbekir'li Said Paşamn şahsiyeti ile başlıyordu. Ber ceste mısraları arasında:
Müstakim ol, Hazret-i Allah utandırmaz seni...
İlâhî tebşiri ciltlere bedel bu büyük Osmanlı vezirinin bıraktığı en büyük miras için İbrahim Alâeddin, şu hükme varmıştı:
"İki hayrü'l-halef oğlu Süleyman Nazif ve Faik Ali.."
Belki Mevlâna Celâleddin'in beşer için temennisi buydu:
"Bir beste ol, arkandan hasretle söylesinler..."
Diyordu müstesnâ mutasavvıf... Söylenmeye değer ardda kalanlar arasında, babaların açtıkları hayır yolunda himmet sahibi olabilmiş evlâtlar kadar mesud ve mebr-k miras olabilir miydi?
İki himmet sahibi hemşehri
Şüphesiz ki bu hayrü'l-haleflik için kan sıhriyyeti şart değildi, asıl olan mefkûre idi: Vatan ve insanlık için hayrın ve doğrunun yolunda gidebilme... Eğer bu intibak, akrabalık, hemşehrilik gibi cetlerimizin "intibâk-ı müstahsene=güzel uyumlar" olarak vasıflandırdıkları kucaklaşmalar ile tamamlanırsa, elbette ki, hâfızalarda daha derin ve unutulmaz yerleri olurdu.
Birbirinden tam 440 sene sonra hayata gözlerini kapayan ve ikincisi birincisine heyr'ul-halef iki hemşehriden Osmanlı Devri'nin son vak'a-Nüvisi Abdurrahman Şeref Bey Hoca'mızın tespitiyle "İlmini vatanın selamet ve kudreti için addedilecek kifâyet içinde izah ve ispat eden"ma'ruf müverrih Bitlis'li İdris ile, o'nun mirasının devamı uğruna ömrünü vakfeden hemşehrisi Bediüzzaman Said Nursi'den...
İkisi de Bitlis'in Hizan İlçesi'nde doğmuşlar...İdris'in babası beldesinin zahiri ve batıni ilimlerde ma'rûf şahsiyetlerinden Hüsâmeddin Ali El Bitlisî Nur Bahşi Tarikatinin kurucusu Muhammed Nurbahşi'nin halifesi... Bu Nurbahşi Tarikatı'nın, mefhum olarak ifadesi, ışık bahşeden ve dağıtan mâ'nâsı ile Nun hareketinin zaman ve mekân içindeki manevi irtibatını, mevzu üzerindeki salâhiyetler araştırabilirler.
Bitlis'li İdris'in elimizdeki on iki eseri, kendisinin tarih, tasavvuf, edebiyat ve siyaset sahasındaki kıymetinin âbideleri... Bunlar arasında, Osman Gazi'den başlayarak, sekizinci Osmanlı Hâkaânı II. Bâyezid Hân Devri'ni anlatan Fârisî "Heşt-Bihişt=Sekiz Cennet" tarihi, I. Sultan Mahmud'un emriyle Van'lı Abdülbaki Sa'di Efendi tarafından lisanımıza çevrilmiş. Hâlen Hamidiye Kütüphanesi'nde muhafaza ediliyor.
En büyük himmeti
Bitlisli İdris'in Büyük himmet'i Osmanlı Hakanı Yavuz Selim'le beraber Anadolu'nun Osmanlı Birliğine katılmasında gösterdiği faaliyet ve eriştiği merhaledir. Öyle ki, Yavuz Selim, fethettiği Kudüs'e Onu muvakkat Vali olarak bırakmıştır. Osmanlı hizmetinden evvel Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın yanında bulunan Bitlis'li İdris, kendisi Şiî hareketine karşı Osmanlı Sünnilerinin safına sokamayınca, İstanbul'a gelmiş ve İkinci Beyazıd'a vaziyeti anlatmış, tedbir istemiştir. Doğu Anadolu'da Osmanlı idaresini tesis, oğlu Yavuz'un zaferleri neticesi olunca, fikrin sahibi İdris, yeni hakanın güvenine sahip olmuş ve onun yakından bildiği mıntıkanın Osmanlı'nın bölünmez parçası olması için düşünce ve tavsiyelerinden sonuna kadar istifade etmiştir.
Sadrazamların huzurunda titrediği celalli Osmanlı Hakan'ı Yavuz Selim'in kendisine "Fikr-i vahdetin rehberi=birlik düşüncesinin öncüsü" dediğini oğlu Ebu Fazl Mehmed Efendi Heşt-Bihişt'in zeylinde yazıyor.
1520'de İstanbul'da ölen Bitlisli İdris, Eyyub Sultann'da bugün kendi adına anılan İdris Köşkü ve çeşmesi denilen yerde, karısı Zeyneb Hatun'un yaptırdığı mescidin mezarlığındadır.
Osmanlı milliyetçiliği fikri ve ikinci hemşehri
622 sene sürmüş Osmanlı Hakanlığı devrinin, tek hanedan idaresinde bu kadar uzun zaman nasıl devam edebilmiş olması, dünya tarihçilerinin üzerinde ısrarla durduğu mevzu olmuştu. Çünkü Osmanlı idaresindeki haşmet devrinde yirmi milyon sekiz yüz kırk bin kilometrekareyi, yani iki Avrupa büyüklüğünü aşmış Babil Kulesi'ni hatırlatacak kadar çeşitli din-dil ırkların bir arada huzur içinde nasıl yaşayabilmiş olması yolunda bir başka misal yoktu. Zannederim ki en doğru teşhisi, Leon Kahun koymuştur:
İslâm dininin bütün insanları kardeş sayan ve bir anadan babadan doğmuşçasına birbirinizi seviniz, diyen beşerî tavsiyesini en iyi kavrayan Türk milleti olmuştur. Osmanlı devleti, daha çok Hıristiyan ve Musevîlerin yaşadıkları yerlerdeki fetihlerinden sonra buraların halkına dinlerinde ibâdet hak ve hürriyeti temin edince huzur kolaylıkla temin edilmiştir. Fakat meselâ, İran Şiilerınin nüfuz mıntıkası saydıkları Şarkî Anadolu'da vahdeti ve huzuru temin edebilmek daha zor olmuştur. Bunun için birleştirici fikirlerle bir Osmanlı milliyetçiliği terkibi meydana gelmişti. Bu fikir tatbikatta o kadar müsamahakar ve âdil olmuştur ki, sadece dini Müslüman olanlar değil, Hıristiyan ve Musevîler arasında da bu hak ve hürriyete dayalı siyaseti kabul edenler de çok olmuş ve mesud asırlar yaşanmıştır".
Yavuz Selim'den sonra Doğu Anadolu'da milli birlik ve beraberliği bozucu teşebbüsler olmuş, bunlar günümüze kadar süregelmiştir.

Prof. Dr. Ahmet AKGÜNDÜZ - Alem-İ İslâmı İlgilendiren Müessif Hadiseler Ve Çözüm İçin Teklif Edilen Beyhûde Görüşler. Köprü. Bahar 94   [ 46. Sayı ]

Şarkta İsyan Hareketleri



Milliyetçiliğin Doğuşu ve Yayılışı
İslam tarihinde, bilindiği gibi ilk ırkçılık hareketi, Emeviler döneminde başlamıştır. Emevi ailesi, hilafetin, akrabaları Hz. Osman’dan tevarüs ettiğini iddia etmişlerdir. Hz. Ali, Hz Osman’ın katillerini cezalandırmayı reddedince, onun kan davasının sorumluluğunu Muaviye’nin kabule hazır oluşu, onun işbaşına gelişi için de bir haklılık kazandırdı; çünkü eski Arap fikriyatına göre varis ideal olarak kanın öcünü alacak kimse idi.
Emeviler kendi idarelerini haklı göstermek, siyasal iktidarlarını pekiştirmek için dini alet etmişler, itikadi deliller getirmeye çalışmışlardır. Hatta yaptıkları zulümlerin Allah tarafından takdir olunduğunu söylemeye kalkışmaları, başta Hasan el-Basri olmak üzere, karşılarında geniş bir muhalefet hareketi doğurmuştur. Hem İslam alemini küstürmüşler, hem de bir çok felaketlere sebep olmuşlardır.
Asıl bizim konumuzu ilgilendiren milliyetçilik hareketlerinin doğuşu ise 1789 Fransız İhtilali ile başlamıştır. Bu ihtilal Avrupa’da “milliyetçi” bir dalga doğurdu. Unsuriyet fikri Avrupa’da çok ileri gitti ve dalga dalga yayıldı. Avrupa devletleri menfi milliyetçilik neticesinde birbirleriyle uzun süren savaşlar yaptıkları gibi I. Dünya Savaşı gibi umumi bir felaketi yaşadılar ve Dünyaya yaşattılar. Avrupa, menfi milliyetçilikten öyle bir ders almış olmalı ki, bu yıl içerisinde Avusturya’da, küçük bir ırkçı partinin iktidar ortağı olması, büyük bir felaketin başlangıcı olarak sayıldı ve büyük tepki gördü. Aslında asıl korkulan Almanya gibi büyük devletlerde geçmişte izleri kalan ırkçılığın yeniden yeşerebileceği endişesi idi.
Hoşgörü ve adaletin hakim olduğu Osmanlı Devleti’nde de yenileşme hareketleri ile birlikte farklı unsurlar arasında milliyetçilik hareketleri yayılmaya başlamıştır. Türk unsur-ı asliyesi ile birlikte otuz civarında milleti altı asır bünyesinde barındırmış ve idare etmiş, Hıristiyan, Yahudi vb. her türlü din mensuplarına hoşgörü ile davranmış, kiliselerini, havralarını yapmalarına, eğitim ve hukuki alanda kendi talepleri doğrultusunda hareket etmelerine imkan sağlamış olan Osmanlı Devleti de bu 19. asrın içtima î ve siyasi gelişmelerinden etkilenmiştir. Bir yandan devletin her bakımdan gerilemesi, diğer yandan da Fransız İhtilali ile başlayan ulusalcı hareketlerin Osmanlı Devleti’ne de sirayet etmesi; dışarıdan bir türlü yıkamadıkları Osmanlı Devleti’ni, içeriden parçalamak ve yok etmek için Hıristiyan dünyası için iyi bir zemin oluşturmuştur. Avrupa devletleri önce Hıristiyan tebaayı isyan ettirmeye başlamış, böylece Osmanlı Devletini istila etmeyi planlamışlardır. Mozaik bir yapısı olan Osmanlı Devleti’nde başlayan milliyetçilik hareketleri Avrupa lehine çok önemli fırsatlar sağlamıştır. Büyük devletler Türk olmayan unsurları ayartmışlar ve verdikleri desteklerle bağımsız birer küçük devlet olarak Osmanlıdan ayrılmalarını sağlamışlardır. Kürtçü hareketler de bu tarihi sürecin bir sonucudur. Fakat güçlü İslâm bağları bazı olaylara rağmen bölünmeyi önlemiştir.
Şarktaki İsyanlar ve Sebepleri
15. yy.’a kadar Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan Kürtler, Şia tasallutu altında yaşıyordu. Şah İsmail’in kurduğu Safevi Devleti bölgeyi Şiileştirme hedefi güdüyordu. 1514 Çaldıran zaferinden sonra bu bölge Osmanlı Devleti’ne iltihak etmiştir. Büyük alim İdris-i Bitlisi’nin önderliğinde yirmi beşten fazla Kürt beyleri, kendi arzuları ile Yavuz Sultan Selim’e itaat etmişler ve şöyle demişlerdir: “Bizler canlarımız, mallarımız, iyalimiz ve dinimizin emniyeti için size itaati arzuluyoruz. İslam’ı tatbik ve adaleti tesis için sizin hakimiyetinizi zaruri görüyoruz”.
Osmanlı yönetimi, bugün Amerika’da olduğu gibi, idare ettiği milletlerin farklı özelliklerine göre, farklı idare tarzları oluşturmuştu. Çaldıran zaferinden sonra Doğu Anadolu bölgesini Diyarbakır’ı merkez yaparak buraya bağlamış ve eyalet sistemine göre idare etmiştir. Başlangıçta hizmet ve sadakat karşılığı verilen bu vilayetlere bağlı sancaklar, daha sonra ailelerin tasarrufuna bırakılmış ve 1840 yılına kadar bu hal devam etmiştir.3 1514’den itibaren İdris-i Bitlisi’nin idari çatıyı oluşturduğu bu bölgeler, üç eyalet ve yirmi sancağa bölünmüştür. Eyaletler Diyarbakır, Rakka ve Musul’dur. Sadece Beylerbeyi Kürt değildi. Diğer idarecilerini kendileri seçerlerdi.
Sultan II.Mahmud ile birlikte bu idari sistem değişmeye başlamış, bu duruma paralel olarak Kürtçülük hareketleri de doğmaya başlamıştır. Gerçi Osmanlı Devleti’nin klasik dönemlerinde zaman zaman Kürt-Celali isyanları tarzında Doğu bölgesinde problemler olmuştur. Fakat bugüne kadar uzanan Kürt ulusalcı hareketlerin ilk çıkış kaynakları, II. Mahmnud zamanına kadar uzanır.
Kürt ulusal hareketlerinin ortaya çıkmasında kanaatimce üç önemli faktör rol oynamıştır.
1- II. Mahmud ile başlayan merkezileşme politikası çerçevesinde Kürt beylerinin statülerinin bozulması, buna bağlı idari, siyasi ve iktisadi problemler.
2- Kürt beylerinin statülerinin azalmasına karşılık, şeyhlerin siyasi olarak da önemlerinin artması. Ancak devletin Batılılaşma hareketleri ile bu durumun çatışması.
3- 19. asırda Avrupa’da gelişen milliyetçik dalgasının, Osmanlı Devleti’nde de gelişme göstermesi. 1 ve 2’nci maddedeki sebepler çerçevesindeki örgütlenmelerin her iki çeşidi içerisinde Kürt milliyetçiliği fikri gelişme göstermiştir.
1- Merkeziyetçi Devlet Politikası ve Kürt Beylerinin Statülerinin Bozulması
Osmanlı Devleti’nde bir takım yenileşme hareketleri yapılacaktı. Bunların yapılabilmesi için de devletin modern devlet yapısı gereği merkezileştirilmesi ve idarenin bürokrasi tarafından yerine getirilmesi gerekiyordu. Artık Doğu’da yerel yöneticiler yerine merkezden valiler tayin edilecekti. Yapılan idari reformlar çerçevesinde merkezden valiler tayin edilmesi, yerel beyleri rahatsız etmişti. Beyleri rahatsız eden bir başka husus da Doğudaki Ermenilerin konumundaki değişiklikti. “19. asrın başlarında Sultan II. Mahmud Han Ermeniler hesabına, Şarkta Kürdistan derebeylerine şiddetli darbeler vurmuş ve Ermenileri memnun etmek istemişti”.
Sultan II. Mahmud tahta çıktığında Anadolu’daki yerel nüfuzlu aileler gibi Kürt mirleri de yarı bağımsız bir konumda idiler. II. Mahmud, 1812 Osmanlı-Rus savaşından sonra hızlı bir merkezileştirme politikasına başladı. Yüzyılın ortalarına doğru Kürdistan’da emirlik kalmamıştı. Ancak pratikte Osmanlı yönetimi çok etkisizdi. Şehirlere yakın yerlerde valilerin biraz etkisi vardı, ama, başka hiç bir yerde otoriteleri yoktu. İki Kürt miri merkezi otoriteye isyan ederek, geniş bir alanı işgal etmişlerdi. Bunlardan biri Revandizli Mir Mehmet (Kör Mehmet), diğeri Botan Emirliğinin lideri Bedirhan Bey’dir. 20 yıl sonra ancak Revandiz Türk yönetimine girmişti.
Kürtlerin çoğunun modern milliyetçiliğin ilk örneği olarak değerlendirdiği Botan Emirliğinin önderi Bedirhan Bey, 1821’lerde düzensiz kümeleşmelerin miri oldu. Otoritesini tanımayan aşiretlere de savaş açtı. 1828-1829 Osmanlı Rus savaşında aşiret adamlarından savaşçıları Osmanlı ordusuna göndermeyi reddetti. 1839 da Osmanlı ordusunun Mısırlı İbrahim Paşa birliklerine yenilmesi üzerine mir, bağımsız bir Kürdistan kurmayı planlamaya başlamıştı. 1843’de Nasturilere yaptıkları katliam üzerine, Bedirhan üzerine güçlü bir ordu gönderildi. Bedirhan akrabalarıyla birlikte İstanbul’a gönderildi. Kimsenin onun yerini almasına da izin verilmedi. Mirden sonra emirlik düşman aşiretlere bölündü. Sultan Abdülhamid tarafından, Miran aşiret reisi Mustafa Ağa, Hamidiye Paşası yapıldı. Ve bölgenin en güçlü adamı olmayı başardı. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşından sonra Bedirhanlardan Osman ve Hüseyin, ‘Paşa’ unvanı aldılar ve Botan’a geri döndüler. Yaşlı olan Osman Paşa mirliğini ilan etti ve aşiretlerin çoğu gönüllü olarak yönetimine girdi.
1878 yılı sonlarına doğru Hüseyin ve Osman beyler Cizre taraflarında bir isyan başlatmışlardır. Hüseyin Bey Siirt yakınlarında gayet ağaçlık, taşlık ve yüksek olan Nebazat! dağında 2500 kadar kişi toplamış, Osman Bey’in de Cizre taraflarında isyancı toplamakta olduğu bildirilmişti. Her iki grup isyancının birleşerek büyük bir tehlike arz ettikleri anlaşıldığında, üzerlerine gereği kadar asker sevk edilmiştir. Bu savaşta eşkıyanın yüz elliden fazla telefat verdiği ve büyük bir muvaffakiyet kazanıldığı Diyarbakır’dan Sadarete gelen 19 Teşrin-i Sani 1294/13 Kasım 1878 tarihli telgrafla bildirilmiştir.
Padişah tarafından Hüseyin ve Osman beylerin bu hareketten vazgeçmeleri hususunda Mardin Mutasarrıflığına bir telgraf gönderilmiş, Mardin mutasarrıfı da hususi bir memur göndererek kendilerine padişahın nasihatlerini ve bu hareketten kan dökülmeden vazgeçmelerini bildirmiştir. Bu belgede özetle şöyle denilmektedir:
Padişahın emri üzerine Mardin Mutasarrıfının Osman Beye yazdığı mektupta, tutmuş oldukları yolun na-meşru, eser-i igfalat-ı ecnebiye ve azim cinayet olarak çıkar yol olmadığı belirtilerek, iki taraftan dahi kan dökülmeyerek hükümete veya askeriyeye dehalet edildiği takdirde affolunup, mükafat görecekleri vaad edilmiştir. Ayrıca, eski Mardin müftüsü o tarafa gönderilerek, “Allah’a, Resulüne ve sizden olan ululemre itaat edin” emri ile ilgili İslamî sorumlulukları hatırlatılmıştır. Mektup “bu ihtarat-ı biraderanemi inşallah kabul buyurursunuz.” temennisiyle bitmiştir. 7.Z.1295/2 Aralık 1878.8
Bu isyanların, beylerin siyasi ve ekonomik statülerinin bozulmasıyla bağımsız devlet kurma niyetine kadar vardırılmasının bir sebebi de, valilerin bölgelerinde otorite kuramamaları idi. Kürt halkının can ve mal güvenliğini de ortadan kalkmıştı. Oysa mirin otoritesinde eşkıya olayları olmamaktaydı, can güvenliği sağlanmıştı. Bir belgede bu durum şöyle belirtilmektedir:
Kaza müftüsü, meclis azaları ve yaklaşık 40 kişinin imzası ile Padişaha 13 Teşrin-i Sani 1294/7 Aralık 1878 tarihli gönderilen mektupta, Bedirhan Paşa merhumun Bühtan’dan (Botan) hareket ettiğinden bu güne kadar kazalarımızda bulunan miri mallarla vs. ilgili vergilerin toplanamadığı gibi her gün adam öldürme, eşkıyalık gibi hadiselerin gitgide arttığı, bir köyden bir köye gitmenin mümkün olmadığı ve memurların irtikaplarından dolayı bunların önü alınamadığından şikayet etmişlerdir. Bu şikayetlerin çözümünü de adaleti herkesçe malum olan Bedirhan Paşa’nın mahdumu Osman Nurettin Beyin Buhtan’a bir memuriyete tayin edilmesinde görmektedirler. Zira cümle aşiret ve kabileler onun eli altındadır.
Osmanlı Devleti’nin reform döneminde Kürt beyleri yeterince onore edilmemiş, istişare ve uzlaşı olmamış ve bu yüzden merkezi otorite tarafından adeta devre dışı bırakılmıştı. Zamanla bunun olumsuz sonuçları görüldüğünden Bedirhan Paşazadelerin önde gelenlerine devlet birçok taltifatlarda bulunmuş, önemli devlet hizmetlerine tayinleri yapılmıştır. Hatta Bedirhanlardan Şam’da ikamet eden ve orada bir ara mahpus olan Ahmet Bedri Bey daha sonra Şuray-ı Devlet reisliğine kadar gelebilmiştir.
2- Doğuda Şeyhlerin Öneminin Artmasına Karşılık Devletin Batılılaşma Politikası
II. Mahmud ile başlayan merkezileşme politikası neticesinde devletle halk arasındaki köprü görevini Kürt beyleri yerine şeyhler yapmaya başlamıştı. Özellikle Tanzimat’tan itibaren şeyhlerin sayısı ve halk nezdinde önemleri artmıştı. Zaten Kürtlerin arasında önceki asrın müceddidi kabul edilen Mevlana Halid-i Bağdadi’nin etkisi ile dindar ve Nakşi tarikatine bağlı idiler.
1776 yılında Süleymaniye’ye bağlı Karadağ’da dünyaya gelen Mevlana Halid, Mikaili aşiretindendi. Zühdü ve takvasıyla bilinen Mevlana Halid, aklî ve naklî ilimlerle de meşgul olmuştu. 1822’de Mevlana Halid’in manevi hizmet ve hakimiyeti siyasilerin dikkatini çekiyordu. Bağdat Valisi Davud Paşa İstanbul’a şöyle bir rapor gönderdi: “Mevlana Halid’in gayesi Sünnet-i Seniyye’yi ihya ve talebelerini irşad etmektir. Onun tavır ve hareketlerinden anlaşıldığına göre, dünyaya katiyyen temayülü yoktur. Mevlana siyasetten itina ile kaçınmaktadır. Hatta, Mevlana Halid’in hiçbir zaman devlet işlerine karışmayacağını da taahhüt ederim”.
Tanzimat, İttihat ve Terakki ile Cumhuriyet sonrası dönemlerde dinin sosyal hayattan tedricen çıkarılması, Büyük ölçüde dindar ve Nakşi olan Kürtleri rahatsız etmiştir. “Şey Ubeydullah, Şeyh Said, Molla Mustafa Barzani gibi önemli ulusal hareket liderleri, Mevlana Halid’den Nakşibendi tarikatını devralan şeyhlerin torunlarıdır”.
Tanzimat reformlarıyla ilgili Şerif Mardin şöyle demektedir: “Âli Paşa ve Fuat Paşa gibi Tanzimat’ın önde gelen devlet adamları tarafından izlenen politikalarda, ulemanın gözden çıkarılması eğilimi vardır. İslâmiyet’in tedrici geri çekilerek iyi bir devlet yönetimi, eğitim ve ticaretle bu boşluk doldurulacaktı. Dinin işlevini dikkate almayan rasyonalizm, benzer biçimde gelecekteki Türk reformcuları tarafından da paylaşılacaktır.”12 Oysa Doğuda o zamana kadar yargı işlerini yürütmüş ve çatışmalara çözümler dayatabilmiş, yarı bağımsız Kürt yöneticilerin ortadan kalkmasıyla şeyhlerin önemi daha da artmıştı. 1820 ile 1860 arasında şeyhlerin sayısında bir artış olmuş ve politik önemleri de artmıştı. Çünkü yarı bağımsız yöneticilerin yokluklarında halkla aracılık yapabilecek güvenilir insanlara ihtiyaç doğmuştu.13 Her ne kadar Tanzimat reformları tedrici olarak uygulanmakta ve Doğu bölgesine henüz ulaşmamış olsa da Batılılaşma politikalarının dini bağları ve ortak amaçları zayıflattığı düşünülebilir. Hele II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet devri politikalarındaki Batıcı ve milliyetçi anlayışın hakimiyetinin, ortak paydaları daha da zayıflattığı görülmektedir. Aşağıdaki isyanların oluşmasında ekonomik, politik ve ulusalcı dalganın etkisi olduğu kadar, devlet ile aradaki dini bağların zayıfladığını da söylemek mümkündür.
Şeyh Ubeydullah, 1880 yılında Osmanlıdaki ve İran’daki 220 aşiret reisini toplayarak ve İngilizlerden de silah yardımı alarak, merkezi Şemdinli olmak üzere büyük bir ayaklanma başlatmıştır.14 Osmanlı-Rus savaşı sonrası Osmanlı Devleti’nin zayıf olmasıyla birlikte, İran devletinin daha zayıf bir durumda olmasından isyan önce İran üzerinde başlamıştır. İran bu ayaklanmadan çok zor durumda kalmış, belgelerden anlaşıldığına göre Osmanlıdan yardım istemiştir. Türk-İran ilişkileri açısından da önemli olan bu belgede özetle şunlar rapor edilmiştir.
2 Mart 1881 tarihinde Tahran Sefaretinden Hariciye Nezaretine gelen bir telgrafnamede Tahran Umur-ı Hariciye Vezirinin Tahran Sefirine söyledikleri rapor halinde bildirilmektedir. Vezir, Şeyh’in ilkbaharda büyük bir Kürt ayaklanması başlatacağından korkan Şah’ın, Osmanlı Devleti vaadlerini yerine getirmeyip, oyalamaya devam ederse, Rusya ile bir muahede akdedebileceklerini belirtmektedir. Bunun sonucunda da Azarbeycan’ın yarısı veya tamamı mükafat olarak Rusya’ya verilecektir. Vezir, “… Şah hazretleri bendenizi davet ederek Saltanat-ı Seniyye ile kat-ı muhaberat edeceğini ifade eylemesi memul bulunduğunu kemal-i hüzün ile hikaye edip, bu maddenin devleteyn aleyhine ve İslâm beynine bir nifak ile iki millet arasında ıslahına kabil bir adavet husule getirerek, kuvve-i İslamiyenin inkırazına ve İran’ı dahi Rusya’ya teslime kadar sebebiyet vermesi badi-i elem ve teessüf idüğünü ağlayarak söyledi” demektedir. Sefir devamında, Şeyh ve oğullarının, İran’ın isteği doğrultusunda huduttan uzaklaştırılarak Rusya ile ittifakın önlenmesi gerektiğini belirtmiştir.
Osmanlı birlikleri, Şeyhin batıya doğru ilerlediği sırada harekete geçer ve İran ile bağlantısını keserek çevresini kuşatır. Yenileceğini anlayan Şeyh teslim olur ve İstanbul’a gönderilir. Bir müddet sonra Medine’ye yerleşen şeyh, ölünceye kadar orada kalır. Şeyhin büyük oğlu Seyyit Abdülkadir ve Seyyit Abdullah da daha sonra bir takım Kürtçülük hareketlerine karışmışlardır.
Bir başka Kürt devleti kurma teşebbüsünün öncüsü Şeyh Mahmud’dur. Arşiv belgelerinden anlaşıldığına göre Şeyhin niyetinin iyi olmadığını bilen Osmanlı ve İran hükümetleri, kendisini etkisiz kılmaya çalışmışlardır. Bir belgede, Caflı Mahmud’un İran hükümetince girişine izin verilmemesinden, hududa geldiğinde yakalanmasına çalışılması Bağdat ve Musul vilayetlerine bildirildiği, İran’a girmemesi için bazı mevkilere asker ikame edildiği, İran Veziriazamından Sefarete bildirildiği, Sadrazam tarafından padişaha arz olunmuştur. 2 Ramazan 1308/1891.
Başka bir belgede ise Caf reisi olup yakalanması irade-i seniyyeden olan firari Mahmud Paşa’nın Batum yolu ile İran’dan Reşet şehrine geldiği ve yanına bir miktar süvari aldığı ve firarını Dersaadet’ten biraderlerine haber verdiği ve Kürdistan hakimi ile bu aralık sık sık muhaberede bulunduğu Tahran Sefaretinden bildirilmiştir. Adı geçen kişinin yakalanması ve Osmanlı memurlarına teslimi Sefarete tavsiye olunmuştur. Ayrıca Mahmud Paşa’ya aşireti arasından meyl olmaması için Kürt reislerinden bazılarının taltifi için ferman buyurulmasına dair Sadrazamın Padişaha arzı yer almaktadır. 22. S. 1309/1891.
Birinci Dünya Savaşında Irak’ı işgal eden İngilizler, 1918 anlaşmasından sonra bir takım yarı bağımsız Kürt devletleri kurmayı planlıyordu. Şeyh Mahmud bu dolaylı yönetimin kilit adamı seçildi. Şeyh, İngilizlerin yardımıyla Kürdistan’ın geniş bir bölümünde yöneticiliğe atandı. Sonra yerel aşiretlerin çoğunun katledildiği bir anti-İngiliz isyanı oldu. Şeyh kendini bağımsız bir lider olarak ilan etti. İsyan bastırıldı ve Şeyh sürgün edildiyse de tekrar geri döndü. Hırslı bir lider olan Şeyh Mahmud’u (Berzenci) bağımsız bir Kürdistan’ın kurulmasını engellemek için İngilizler kullanmak isterken, o bağımsız bir Kürdistan hayaliyle İngilizleri kullandı ve bu nedenle İngilizler onu hiç affetmediler.
Gerçekten Şeyh Mahmud, ünlü ajan Noel’i kendisine danışman yapmasına ve İngilizler kendisine bağımsızlık sözü vermelerine rağmen, İngilizlerin amacına aykırı olarak kendi liderliğinde bağımsız bir Kürdistan kurma çabalarına devam etti. İngilizlerde ona güvenememişlerdir.
Bir başka büyük isyan da Şeyh Said isyanıdır. Bu isyanı tamamen bir Kürtçü hareketi olarak görmemek lazımdır. Bu hareketin asıl sebebi, dini değerlerin tahrip edilmesine karşın, insanların gayret duygularının isyan noktasına gelmesidir.
Şeyh Said, Dicle’de verdiği bir vaazda şöyle diyordu: “Medreseler kapandı. Din ve Vakıflar Bakanlığı kaldırıldı. Din okulları Milli Eğitime bağlandı. Gazetelerde bir takım dinsiz yazarlar dine hakaret etmeye, Peygamberimize dil uzatmaya cüret ediyorlar. Ben bugün elimden gelse bizzat dövüşmeye başlar, dinin yükselmesine gayret ederim.”
Şeyh Said’in yanına sığınan altı asker kaçağının yakalanması için görevlendirilen jandarma birliğine ateş açılmasıyla, yani basit gibi görünen bir olayla isyan başlamıştır. Şeyh Said, yanındakilere şöyle seslenmişti: “Artık bu işi durdurmak elimde değildir. Ne netice verirse versin harekata devam edeceğiz. Kürtlerin bulundukları yerleri Türklerin elinden alacağız. Topraklarımız verimlidir. Madenlerimiz çoktur, bunlardan yararlanacağız. Bugünkü Türk Hükümeti İslâmiyet’ten ayrılıyor. İstanbul’da Beyoğlu’nda bazı İslam kızları şapka ile geziyorlar. Abdullah Cevdet, İçtihad Dergisi’nde yazdığı bir yazıda kuşağın düzelmesi için Macaristan’dan damızlık getirilmesini istiyor”
İsyan bastırılıyor. İsyancılara Diyarbakır’da uzun bir sorgulama yapılıyor. Sorgulamada savcı iddianamesini okuduktan sonra şöyle diyor: “Ayaklanma olayı iddianamede anlatıldığı gibi sanki Peygamber dininin yükselmesi perdesi altında meydana getirilmiştir. Oysa asıl amaç Türk vatanının belirli bir kısmını ana yurttan ayırmak, vatanın birlik ve beraberliğini bozmaktır.”
Gerek milliyetçilik noktasından, gerekse dini noktadan hareket eden isyancılar, devletle ekonomik, sosyal, kültürel ve dini bakımdan tam bir bağ kuramamışlardır. Bunun sonucu olarak kendi devletine karşı yabancılaştıkları ve özgürlük, bağımsızlık ve ekonomik olarak yardım vaat eden emperyalist devletlere yaklaştıkları görülmüştür. Fakat Kürtlerin çoğunluğu bu isyanları tasvip etmemiştir. Çünkü içerideki bazı olumsuzluklara karşılık, bütün isyanların, ayrılıkçı hareketlerin arkasında büyük devletlerin emperyalist emelleri vardı.
Büyük Devletlerin Şarkta Çıkan İsyanlardaki Rolü
Şarktaki isyanlarda iç sebepler kadar, dış sebepler de, daha doğrusu bazı devletlerin katkıları da önemli rol oynamıştır.
21 Teşrin-i Evvel 1294/2 Kasım 1878 tarihinde, Devlet-i Aliyye Erkan-ı Harp Livası Komiserinin yazdığı bir raporda şöyle bir olay anlatılmaktadır: Kars cihetlerinde esir olmuş, o tarihten itibaren kendisini paşa ismiyle kaydettirmiş ve paşalara mahsus yevmiyeyi de almakta bulunan Kürt Paşazade Süleyman Bey, on beş gün önce esirler ile Sivastopol’a gelip kendi arkadaşları Dersaadet’e sevkolunduğu sırada namizaç olduğundan bahisle bir kaç gün tedavi ettirmek üzere burada kalacağını beyan etmiş ve kalmış idi. Bu sırada bendenize gelip görüşme sırasında “Rusya Devleti bana senevî altmış bin ruble vererek teklif ediyorlar ki, Rusya’da kalayım. Alel husus Rusya’nın Kars ciheti kumandanı Loris Melkof pek çok üzerime düşüyor. Ben de ne için bana altmış bin ruble vereceksiniz dediğimde, işte malum ya sen Kürdistan hanedanından beş hudut aşiretini ve alel husus bütün Kürdistan’ı iğfal edersin diyorlar.” Konuşmanın devamında eğer devlet Kars cihetinde ve hudut üzerinde bulunan Kürt beylerini taltif etmez ise yakında cümlesi Rusya’ya tabi olur diye Bedirhan Paşazade Süleyman, Osmanlı Devleti’nin Sivastopol’da bulunan Komiserine beyanda bulunmuştur.24 Gerçekten yaklaşık bir ay kadar sonra Bedirhan Paşazadelerden Osman ve Hüseyin Beyler Cizre ve Botan cihetlerinde büyük bir isyan başlatmıştır. Bitlis vilayetinden 11 Mayıs 1332/24 Mayıs 1916 tarihinde, Dahiliye Nezareti Emniyet-i Umumiye Nezaretine gelen bir başka belgede de Birinci Dünya Savaşı sırasında “Bitlis’de Kürtleri Ruslara ısındırmak denaetinde kullanılan Bedirhanî Kamil’in”25 olumsuz hareketlerinden bahsedilmektedir. 1829, 1877 yıllarında Osmanlı-Rus savaşı sırasında veya hemen sonrasında bir kısım Kürtlerin isyan ettikleri dikkate alındığında, Kürt isyanlarında Rusların önemli bir rol oynadığı anlaşılmaktadır.
İsyanların arkasında Avrupa devletleri de vardır.
18 Aralık 1918 günü 6. Kolordu Kumandanlığından 4302 sayılı yazıya, Harbiye Nezaretinin gönderdiği cevapta asayişin bozulmasının, dış güçlerin emellerine hizmet edeceği belirtiliyor: “… ayrımcılığın kabul edilemeyeceğini, ancak Kürtlere karşı yürütülecek tedip hareketinin asayişi bozuk göstererek İngilizlere işgal vesilesi verilebileceği26 ifade edilmektedir.
26 Şubat 1920’de İngiltere’de Başbakanlık konutunda toplanan konferansta Kürdistan konusu tartışılıyordu. Fransız delegasyonu, “Kürdistan bağımsız olmayacak mıydı?” diyordu. İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon’da Kürdistan konusunun çözülmediğini söyledi.
Başbakan Lloyd George, Avam Kamarasında yapacağı konuşmayı hazırlıyordu. Başbakan, Avam Kamarasında Türk İmparatorluğundan, Türk olmayan soyların yaşadığı bütün bölgelerin ayrılması görüşünü savunacaktı. Bu soylar kimlerden oluşmaktaydı? Araplardı, Ermenilerdi, Suriyeliler ve Kürtlerdi.
1925 yılında İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Lindsay, Dışişleri Bakanı Charberlain’e şu raporu göndermiş: “Böylece başlattığımız noktaya döndük. Bu nokta, Türk-İngiliz ilişkilerinin gelişmesini engelleyen Musul sorunudur. Son bir kaç ay içinde ortaya çıkan kışkırtmalardan sonra Majestelerinin hükümeti bütün kozları ele geçirmiş ve dilediği kartı oynayabilecek duruma gelmiştir. Ancak sorunun yalnızca sınır düzeltilmesi ile sınırlı tutulmaması gerekiyor.
Majestelerinin hükümeti, Güney Kürdistan’da milliyetçiliği geliştirmek yolundan geri dönmeyeceği biçimde bağlantılar kurmuş olabilir. Eğer böyle bağlantılar kurmamışsa, Cemiyet-i Akvamın mandater devlete bu yönde baskı yapmayacağını düşünmek için elde yeterli neden var”.
Görüldüğü gibi emperyalist güçler Osmanlı Devletini bölüp, parçalayıp, yok etmeyi planlamaktadır. Devletin yaptığı birtakım yanlışlıkları, bazı sıkıntıları bahane edip, özellikle savaş anında yani devletin zayıf durumlarındaki silahlı mücadeleler ülkenin parçalanmasına ve dış güçlerin emellerine alet olunmasına hizmet etmiştir. Başta Araplar olmak üzere Osmanlı Devletinden ayrılan unsurlar istikrar bulamamışlar, Amerika, İngiliz ve Rusların arka bahçesi olmuşlardır. Öyleyse bu dahili ve harici olumsuzlukların çaresi nedir?
Katılımcı Demokrasi ve Milli Birlik
Kürt meselesinin çözümü için siyasi, iktisadi ve dini yönden alınması gereken tedbirler vardır. Osmanlı yönetim biçiminde devlete bağlı ve hizmet eden bütün aşiret vb. unsurlar siyasi ve iktisadi olarak devlet imkanlarından yararlandırılmıştır. Kürt beyleri de yarı bağımsız bir idari sistemle II. Mahmud dönemine kadar idare edile gelmiştir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi merkezi devlet sistemi gereği bozulan bu sistemin doğuracağı sonuçlarla ilgili hiçbir ciddi tedbir alınmamıştır. Ancak yukarıda bahsedilen iki büyük isyan ve 1878 Berlin Antlaşması sonucu Sultan II. Abdülhamid döneminde yeni bir Doğu Anadolu politikası izlenmeye başlanmıştır.
1877-78 Osmanlı-Rus Harbi sonrası Ayastefanos antlaşmasıyla Kars, Ardahan ve Batum’un Rusya’ya verilmesi kararlaştırılmış, 1878 Berlin Antlaşması ile de Osmanlı Devletinin paylaşılması pazarlığı yapılmıştır.29 Böyle bir ortamda Sultan II. Abdülhamid, aşiretleri devlete kazanmak ve yabancı güçlerin nüfuzunu engellemek için “Aşiret Mektepleri” açmış ve “Hamidiye Alayları” kurmuştur.
Sultan Abdülhamid bu konuda şunları söylüyor: “Kürt ağalarının çocuklarını İstanbul’a getirip memuriyete yerleştirdiğim için tenkit edildiğimi biliyorum. Senelerdir Hıristiyan Ermeniler nazır mevkiini işgal etmişlerdir. Bundan sonra da kendi dinimizden olan Kürtleri kendimize yaklaştırmakta ne gibi zarar olabilir.”
1890 yılında Hamidiye Alaylarının kurulmasının amacı da, sarsılan merkezi otoriteyi sağlamak, sosyo-politik dengeleri kurarak Ermenilerin yıkıcı faaliyetlerine engel olmaktı. Ayrıca İslam birliği Müslüman halka hissettirilerek Rusya ve İngiltere’nin antlaşmalarla saklı müdahale haklarını kullanmalarına meydan verecek gelişmeleri önlemekti.
Kürt meselesinin çözümü yönünde siyasi açıdan önemli bir gelişme 1950’den sonra çok partili hayata geçişle sağlanmıştır. Doğuda sevilen ve nüfuz sahibi bir çok Nakşibendi şeyhlerinin çocukları milletvekili yapılmıştır. Daha sonraki dönemlerde de devam eden bu siyasi ve demokratik tercihle, devlete adeta yabancılaşmış ve küsmüş olan Kürt vatandaşları bir ölçüde de olsa barışmıştır.
Bazı yazarlar az da olsa olumlu yönde devletle barışmayı ve bütünleşmeyi rejime payanda olmak olarak görmüştür. Şöyle ki: “Bunların hepsi, rejimin asıl sahibi CHP’ni diskalifiye edelim derken, başka bir canavarın kucağına düştüler ve sağcı partiler aracılığıyla rejimin payandası, direği haline geldiler.
İslam tarihindeki ilk isyan hareketleri olarak ortaya çıkan Haricilik ve Şiilik hareketlerine muhalifler olarak ortaya çıkan Mürciiler bir orta yol olarak ortaya çıkmıştır. Mürciilerin siyasi tavrı çok açık olmamakla birlikte, şirk suçu bulunmayan herhangi bir halifeyi tanımalarına ve kan dökmeme prensibine dayanır. “Müslümanım” diyen herkes hakikaten müslümandır. Şüpheli meseleler (anlaşma sağlanamayan ihtilaflı konular ve kararlar) tehir edilir. Umumiyetle onların başlıca derdi İslam ümmetinin birliğini korumaktır.
Çok büyük bir alim olan Hasan el-Basri’nin halifelere ve valilere karşı olan tavrı da daha çok nasihat tarzında olmuştur. Hatta ona göre idareciler kötü oldukları zaman bile onlara itaat edilmelidir. Bazıları ona, İbnul-Eş’aş ayaklandığı zaman el-Haccac’ın muhtelif kötü fiillerinden söz etmişler ve valiye karşı silaha sarılmak konusundaki görüşünü sormuşlar. Cevabı şu olmuş: “Eğer söz konusu meseleler Allah’ın cezasını gerektiriyorsa, insanlar kılıçlarıyla Allah’ın cezasını döndüremezler ve eğer bir gaile ise Allah’ın hükmünü sabırla beklemelidirler. Böylece onlar hiçbir durumda savaşmamalıdırlar. Onun tanıdığı tek müsaade şudur: Eğer iktidardakiler insanlara Allah’ın emrine zıt bir şey yapmayı emrederlerse onlara itaat mecburiyeti yoktur.” İnsanların hep “müstakim” davranış içinde olmaları hususunda ısrar etmiştir. İbnu’l Eş-aş’ın isyanında Irak Valisi el-Haccac’a sadık bir vaziyette kalmış, aynı zamanda arkadaşlarına bu isyana katılmamaları konusunda ısrar etmiştir. Fakat gerektiği yerde de tenkidini yapmış hatta aralarındaki münasebetler kesildiği gibi Haccac’ın ölümüne kadar gizlenmiştir.
Büyük alimin bu tavır ve fikirlerini Müslümanların birliği ve kardeşliğine olan derin hissi ile düşünmek gerekir. Merkezi ve mutedil zümrenin en müspet hususiyetinin ümmete ve devlete bağlı bir tavır olduğu söylenebilir. Onların müşterek tutumları devlete ve temel İslamî esaslara bağlılık idi.
Bediüzzaman da müsbet bir tavır sergilemiş, yanlış olarak gördüğü hususlarda idarecileri ikaz etmiştir. Dahilde silahlı mücadele olmaz demiş ve anarşizme sebebiyet verecek yolları kapatarak, bilakis asayişi muhafazaya önem vermiştir
On kadar aşiret reisi Bediüzzaman’a gelip Şeyh Said’in yanında olduklarını ve ona iştirak etmek istediklerini söylediklerinde, Bediüzzaman onlara şiddetle karşı çıkmıştır. Dinimizde Müslümanların birlik ve beraberliklerini zedeleyecek ve harici düşmanlara karşı kuvvetlerini kıracak hiçbir dahili isyana yer olmadığını izah etmiştir. Menfi milliyetçiliğin varlığımıza kastederek bu milleti parçalayacağını, bu gibi menfi hareketlere girişenlerin arkalarında ecnebi parmağı olmasından korktuğunu dile getirmiştir. Aşiret reisleri de Bediüzzaman’ın bu ikazları karşısında memnuniyetlerini dile getirerek, isyana iştirak etmemişlerdir.
Bediüzzaman aynı ikazını Şeyh Said’e de yapmıştır. Yazdığı cevabi mektubunda onu bu teşebbüsünden vazgeçirmeye çalışmıştır. Mektubunda şöyle diyordu:
“Türk milleti asırlardan beri İslâmiyet’in bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş ve çok şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz Müslümanız. Onlarla kardeşiz, kardeşi kardeşe çarpıştıramayız. Bu şeran caiz değildir. Kılıç harici düşmana karşı çekilir. Dahilde kılıç kullanılmaz. Bu zamanda yegane kurtuluş çaremiz., Kuran ve iman hakikatleriyle tenvir ve irşad etmektir. En büyük düşmanımız olan cehli izale etmektir. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz zira akim kalır. Bir kaç cani yüzünden binlerce masum kadın ve erkekler telef olabilir.
Bu gibi tepkiler sayesinde İngiltere’nin Güneydoğu Anadolu’da uygulamaya çalıştığı “Böl ve Yönet” politikası tutmamış, bu politikanın aktörlerinden İngiliz ajanı Binbaşı Noel ve Şerif Paşa’nın misyonu başarısızlıkla sonuçlanmıştır. “Şerif Paşa’nın Güneydoğu Anadolu’yu temsil edemediği, edemeyeceği de görülecektir. Kaldı ki yukarıda da kaydedildiği gibi İngiliz Dışişleri Bakanı Gurzon, onca tartışma ve bölgedeki çalkantılardan sonra “Büyük Kürdistan” projesinden vazgeçmiştir. Zamanla yöredeki şartların kendi
Hüseyin Özdemir koprudergisi.

valilikDiyarbakır valiliği

 

Hamidiye Alayları ve Abdülhamid"in

Kürt politikası

Sultan II. Abdülhamid, devletin Müslüman halklarını bir arada tutmaya büyük önem verdi. Doğudaki Ermeniler arasında gelişen fanatik milliyetçi çeteler, Abdülhamid"in bu bölgeye özel bir şekilde eğilmesine vesile oldu. Abdülhamid"in getirdiği çözümün çatısını da "Hamidiye Alayları" oluşturdu. Abdülhamid"in ismine kurulan bu alaylar, Güneydoğu"daki Kürt aşiretlerinden adam devşirilerek bölgeyi Osmanlı devleti adına korumak amacıyla kurulan yarı askeri birliklerdi. Giderek büyüyen Rus tehdidine ve Ermeniler arasındaki milliyetçi örgütlenmeye karşı güvenlik unsuru olan Hamidiye Alayları, aynı zamanda Kürtlerin devlete olan sadakatlerini pekiştirmek gibi bir amaç da taşıyordu.

Aslında alaylar, Sultan Abdülhamid"in Kürtleri devlete daha da ısındırmak ve bağlılıklarını artırmak için yürüttüğü kapsamlı projenin parçasıydı. Projede Kürt önde gelenlerinin çocuklarının İstanbul"da eğitilmesi, bölgeye gönderilen din adamları yoluyla "Osmanlı" bilincinin güçlendirilmesi gibi unsurlar da vardı. İstanbul"da "aşiret mektepleri"nin açılması, bölgedeki medreselere maddi destek verilmesi bu projenin ayaklarını oluşturuyordu. Abdülhamid, ayrıca, yöreye gezici öğretmenler ve vaizler göndererek halkın eğitimine de önem verdi.

Prof. Dr. Ercüment Kuran, Kürt aşiret reislerinin çocuklarının askeri okullarda okutulması ve bunlardan Harbiye mektebinden mezun olanlarının nizamiye ordusuna tayin edilmesinin önemine işaret eder ve hükmünü "Doğu Anadolu halkının devletle bütünleşmesinde Abdülhamid"in hizmeti büyüktür" şeklinde verir. Askeri bir misyonu da yerine getiren alaylar, doğudaki Rus destekli Ermeni çetelerine karşı koyar, gerilla tipi savaş verir.

Kürtlerin milliyetçiliğe yüz çevirişi

Milliyetçilik, modern çağda doğan bir olgu. Modernizm öncesi dönemde, milliyetçilik yoktu. İnsanlar kendilerini şu veya bu milletin bir ferdi olarak değil, bağlı oldukları siyasi otoritenin (çoğunlukla bir kralın, padişahın veya derebeyinin) tebaası ve ait oldukları dini cemaatin bir parçası olarak görüyordu. Osmanlı tarihinde, devletin son birkaç on yılı sayılmaz ise kayda değer bir milliyetçilik bulmak mümkün değil. 19. yüzyıl sonlarında Osmanlı devletinin tebaası, kendini daha çok dinî temelde tanımlıyordu. Kürtler, kendilerini "Kürt"ten ziyade "Müslüman" olarak görüyordu.

Jön Türk hareketiyle birlikte Kürt entelektüeller tarafından başlatılan milli bilinç oluşturma çabaları geniş Kürt kitleleri üzerinde etkili olmadı. The Kurds adlı kitabın yazarı Derk Kinane"ye göre Kürt ağaları, hanları, şeyhleri bu modern Kürtlerin milliyetçi çabalarından hiç etkilenmedi. Çünkü, onları "dinsiz ve devrimci fikirlerin taşıyıcısı" olarak gördü ve kuşkuyla değerlendirdi. Kuşkuyla bakılanlar arasında elbette Türk milliyetçileri de vardı. 1909 yılında Sultan Abdülhamid"e karşı düzenlenen Jön Türk darbesinden ve bunun ardından iktidarı ele geçiren milliyetçi kadrodan rahatsız oldular. Yine de bu huzursuzluklar isyana dönüşmedi ve Kürtlerin Osmanlı devletine olan sadakati sürdü.

Kürtlerin Osmanlı"ya sadakatinin en çarpıcı göstergesi, 1912"den 1918"ye kadar aralıksız devam eden kanlı savaş yıllarıdır. Trablusgarp, Yemen ve Balkan Savaşları ile Birinci Dünya Savaşı"nda pek çok Kürt, Osmanlı ordusunda görev aldı. David McDowall, düzenli orduda görev yapmaya karşı evrensel bir gönülsüzlük olmasına rağmen binlerce Kürt"ün silah altına girdiğini belirtiyor. Kürtler tüm bu savaşlarda, resmi dili Türkçe olan Osmanlı devleti adına savaşmıştı. Peki bu sadakat nereden geliyordu? McDowall"a göre, en önemli faktör Müslüman kimliğiydi.Aksiyon derg. Mustafa Akyol - Sayı: 498 - 21.06.2004

 

Hamidiye alayları 1891’de kuruldu.Hamidiye alaylarını kurarken Doğu Anadolu aşiretleri bu yönden kendisine bağlandı,itaat altına girdi.II.Abdulhamid politikasının temeli Doğu Anadolu’daki Ermeni devletinin kuruluşunu önlemek ve Doğu Anadoluyu imparatorluk sınırları içinde tutmaktı.İngiltere aşiretlerin örgütlenişini,kendi nezaretinde kurulacak müstakbel Ermeni devleti için engel sayıyordu.II.Abdülhamid Rusya ile dost olduğu müddetçe aşiretleri örgütleyebileceğine inandığından Rusya ile iyi geçinme yolunu tuttu.Zaten Rusya da İngiltere’nin bu politikasına karşıydı.II.Abdülhamid’in Rus ordusundaki Kazak alaylarından esinlenerek Hamidiye alaylarını kurduğu da söylenmektedir.Bu fikri ilk defa Müşir Zeki paşa telkin etmiştir.Kısa zamanda alayların sayısı 56’ya yükseldi.Kurulan
 Her hamidiye süvari alayına bir tarafında  Kur’an-ı kerim’den bir ayet,diğer tarafında padişah arması ile işlenmiş kırmızı atlastan sancaklarla,beyaz ipek kumaşa yaldızlı fermanlar verilmişti
Hamidiye alayına giren aşiretler vergiden muaftı.Savaşta ölenlerin ailelerine ve gazilere maaş bağlanıyordu,savaşta ölen atın parası veriliyordu.Diplomalı subaylar emeklilik hakkı kazanıyordu.Aşiret reislerinin çocukları İstanbula getirilerek okutuluyordu.Aşiret reislerine paşalık,miralaylık gibi rütbelerin verilmesi de padişaha bağlılığı artırıyordu
Sonuçta Doğu Anadoluda Ermenistan kurulması engellenmiş.Doğu Anadolu ikinci bir Doğu Rumeli veya Makedonya olmaktan Hamidiye alayları politikası sayesinde kurtuldu

Bayram Kodaman.Hamidiye Hafif süvari alayları.tarih Dergisi.sayı XXXII.Mart.1979

 

Milli Mücadele dönemi Diyarbakır valileri
Mustafa Nadir bey(Göreve başlayış.30.1.1918)
Faik Ali Bey(5.7.1919),Mustafa nadir bey(30.1.1919)
Hüseyin Mazhar bey(20.1.1920),Hilmi bey(10.10.1922)
Cevat paşa(17.5.1923),Defterdar Rıza bey(24.8.1923)
Cumhuriyet dönemi I.dönem Diyarbakır milletvekilleri
Fevzi bey,Hamdi efendi,Hacı Şükrü bey,Kadri bey,Kadri Ahmet bey,Mustafa Akif bey,Zühtü bey
İbrahim Sarı:Şehrimiz Diyarbakır.Büyükşehir belediye yay.1999.s.22,23

Diyarbakır valilerinin önemi
Diyarbakır valilerinin müteakip yükselme yeri Osmanlı sarayları idi.
Özdemiroğlu Osman’ın Diyarbakır valiliği ve müteakiben sadrazamlık görevi dikkat çekicidir.
Osmanlıda Köprülü Mustafa Paşa dönemi meşhurdur.Köprülü Mustafa paşanın kızı,paşa Diyarbakır valisiyken vefat etmiş ve Hz.Süleyman camii haziresine defnedilmiştir.
Diyarbakır valisi Rüstem paşa vezir oluyor ve 1540’da Kanuninin kızı Mihrimah sultanla evleniyor,padişah damadı oluyor

Prof. Dr .Cahit Baltacı.XV-XVI.Yüzyıllarda Osmanlı medreseleri.İFAV yay.İst.2005.c.2.s.603
Kanuni Diyarbakır’a verdiği önemi sadece sabık Diyarbakır valisini damat yapmakla göstermemiş,Fransız kralı I.François’e yazdığı mektupta da vurgulamıştır.Kanuni yazdığı mektupta sahip olduğu bölgeleri iftihar vesilesi olarak sunmakta ve Diyarbakır’ı özellikle belirtmektedir.Kanuni’nin mektubuna bakalım:

‘Ben ki Sultanlar sultanı ve Hakanlar burhanı,taclar bahşedip veren,husrevanı ruy-i zemin,bütün ülkelerde Allah’ın gölgesi,Akdenizin ve Karadeniz’in ve Rum ilinin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve Rum’un ve Zulkadriyye vilayetinin ve Diyarbekr’in  ve Kürdistan’ın ve Azerbeycan’ın ve Acem’in ve Şam’ın ve Haleb’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve külliyen Diyar-ı Arab’ın ve dahi nice memleketlerin ki Aba-yı Kiram ve Ecdad-ı İzamım enarellahu berahinehüm,kuvvet-i kaahireleri ve cenab-ı celalet meabım dahi tiğ-i ateşbar ve şemşir-i zafernigarım ile fetheylediğim nice diyarın sultanı ve padişahı:Sultan Beyazıd Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han’ım,Sen ki Fırançe vilayetinin kralı Françesko’sun
Philip K.Hitti.İslam tarihi.Boğaziçi yay.:İst.1981.4/73

 

MİLLİ MÜCADELEDE DİYARIBEKİR   (DİYARBAKIR)   VALİLİĞİ
Millî Mücadele Başında Diyarbakır'ın Durumu:

Diyarbakır, Doğu Anadolu ile Arabistan'ı birbirine bağlayan doğal yollar üzerinde bulunması dolayısıyle, tarihin her döneminde bir ticaret merkezi olarak önemini korumuştur. 1937 yılma kadar «Diyarıbekir» olan ilin adı, bu tarihte bakır ülkesi anlamına «Diyarbakır» olarak değiştiril­miştir.
Ergani, Mardin, Siverek sancaklarının bağlı bulunduğu Diyarıbekir vilâyeti, 42.100 kilometre karelik bir alanı kapsıyordu. Eldeki resmî bil­gilere göre, Birinci Dünya Savaşı başında bu il sınırları içinde yarım mil­yon civarında nüfus yaşadığı tahmin edilmektedir. Diyarbakır işgal gör­mediğinden, Millî Mücadele başlangıcında da bu nüfusu koruduğu söy­lenebilir. Diyarıbekir vilâyetinde arazi sınırlı ellerde toplanmıştı. Ekile­bilen 300 bin hektarlık araziden % 82'si tahıl, % 12'si meyve üretimine ayrılmıştı. Orman yok denecek kadar azdı. İl sınırları içinde önemli mik­tarda bakır ve kurşun madeni bulunuyordu.
Diyarbakır'ın kaderini diğer doğu illerinden ayırmak elbette müm­kün değildi. Emperyalist güçler, Birinci Dünya Savaşından sonra, Diyar­bakır'ı Türk egemenliğinden ayırmak için büyük entrikalara giriştiler. A.B.D., Diyarbakır'ı Ermenistan Devletine, İngiltere ise kurulması düşü­nülen Kürt Devletine vermek istiyorlardı. Bu nedenle Kürt liderlerinden İngiliz oyuncağı olan bazıları Kürt Teali Cemiyeti'nin burada şubesini açmışlar ve bir Kürt ayaklanması için yoğun çabalara girişmişlerdi. Çün­kü bu bölgede önemli bir Kürt nüfusu yaşıyordu.
Yaklaşan bu tehlikelere karşı Diyarbakır'ın ileri gelenleri, Doğu il­lerinin diğer ileri gelenleri ile birleşerek, istanbul'da «Vilâyat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti»ni kurmuşlardı*. Bu derneğin ku­rucularından Diyarbakır Mebusu Fevzi Bey, 21 aralık 1918 tarihinde fes-
(*) Vilâyat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti'ni kuranlar şunlardır:
Eski valilerden Harputlu Nedim Bey, eski valilerden şair ve yazar Süley­man Nazif Bey, eski valilerden Diyarbakırlı İsmail Hakkı Bey, Diyarbakır Me­busu Fevzi Bey (Diyarbakır eşrafından), Diyarbakır Mebusu Zülfi Bey  (Diyar-

hedilen Osmanlı Meclis-i Mebusan'mda Ermeni tehlikesine karşı şu sa­vunmayı yapmıştı:
«Diyarbakır 620.000 nüfusu havidir ve bunun ancak 45 bini Ermeni, 42 bi­ni ise Süryani, Gelendi ve Rum unsurundan ibarettir. Geri kalan Türk, Kürt olup, bu miktardan yüzde otuz nispetinde nüfusa geçmemiş vardır. Ermeniler, en ziyade, Diyarbakır, Silvan, Pali kazalarıyle Çönköş bucağında ve müteferrik kasabalarda yaşamaktadırlar. Öteden beri Ermenilerle aramızda hiç bir hadise zuhur etmemiştir. Hatta yüzyıllardan beri en ıssız yerlerde bulunan kiliseleri­ne bile taarruz edilmediği bir vakıadır. Ancak, son devirlerde Ermeni komite­lerinin teşebbüs ve faaliyetlerde bulunmaları üzerine araya ihtilâflar girmiş­tir Mamafih, bunda da Ermeni milletinin hepsi dahil değildir. En ziyade ko­miteler araya nifak sokmuşlar ve böylece bir Ermeni meselesinin çıkmasına sebep olmuşlardır».
Diyarbakır, 13. Kolordunun merkezi idi. Doğrudan doğruya istanbul'a bağlı olan bu kolordunun iki tümeninden biri Siirt'te, diğeri Mardin'de idi. Kolordu kumandanlığını Albay Ahmet Cevdet Bey, kolordu kurmay başkanlığını ise Halit Bey yapıyordu. (Bu Halit Beyi, sonradan Deli Ha­lit Paşa olarak ün yapacak olan Halit Bey ile karıştırmamalıdır).
Diyarbakır, Üçüncü Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşanın yetki çevresi dışmdaydı. Ancak, komşu il olması dolayısıyle, valisi ve kuman­danı, Mustafa Kemal Paşanın isteklerini dikkate almak zorundaydılar.
Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a çıktığı zaman, Diyarbakır'da vali yok­tu. Vali vekilliğini vilâyet erkânından Mustafa Nadir Bey yapıyordu.
Vali Vekili Mustafa Nadir Bey
Mustafa Nadir Bey, 17 ocak 1918 tarihinden beri Diyarbakır valili­ğini vekâleten yürütüyordu. Mustafa Kemal Paşanın:
«Vilâyat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin il merkezinizle sancak­larınızda ve bunlara bağlı yerlerde örgütü var mıdır? Belli başlı kurucu ve tem­silcileri kimlerdir? Komşu illerdeki örgütleri ile bağlantı ve haberleşme duru­munda mıdır? Başka dernekler var mıdır?»
yolunda 1 haziran 1919 tarihli tel yazısıyle sorduğu sorulara, Mustafa Na­dir Bey 8 haziran 1919 tarihinde aşağıda yazılı cevabı yollamıştı:100
«Burada Vilâyat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulmamıştır. An­cak bu yakınlarda Erzurum ^ye Trabzon'dan şehrimiz belediyesine çekilen Kür-distan hakkındaki heyecan verici telgraf yazılarından telâşa düşen Hıristiyan ahalinin bu yönde bazı girişimlerde bulunduklarına tanık olunmuştur. Bunun­la beraber bu hususta valilikçe aydınlatıcı ve yol gösterici yazı yazılmıştır. Di-
bakır eşrafından),  Sivas Mebusu Rasim   (Basara)   Bey   (Sivas  eşrafından), Er­zurum  Mebusu  Hoca Raif Efendi, Sivas  eşrafından  Abdülmuttalip,  Diyarbakır eşrafından  Cavit  Beyler.   (Bu oluşum tarzı,  Millî  Mücadele başında toplumsal güçleri  gösteren belirgin bir örnektir). (100)    Nutuk, vesika, 3, 8.

yarbakır'da bazı gençlerden oluşan Kürt Cemiyeti İngiliz himayesinde bir Kür-
distan bağımsızlığını işleyen propaganda yapması üzerine buraya gelen Süley-
maniye siyasal hâkimi Mister NowiU'in fikirlerine kapılarak ahali arasında bu­
nun şiddetle reddi ve bu girişimlerin dernekler kanununa uymaması nedeniy­
le sözü edilen cemiyet kapatılmış ve valilikçe yasal kovuşturma yapılmakta bu­
lunmuştur. Şu anda Diyarbakır'da İtilâf ve Hürriyet Partisi mevcut olup bun­
dan başka dernek yoktur efendim.                                                                      Vali Vekili
Mustafa
Bugün bize pek basit gelen zararlı bir derneği kapatma ve Mustafa Kemal'in telgrafına hemen cevap verme işlemi, o günkü koşullar içinde cesaret isteyen pek önemli işlerdi. Mustafa Kemal de bu cevaba çok se­vindi. Bu işlemi çok uygun gördüğünü ve Diyarbakır'da Müdafaa-i Hu­kuk Cemiyetinin kurulmasını salık verdiğini bildiren yeni bir tel yazısı düzenledi. Bu tel yazısını 15 haziran 1919 tarihinde Amasya'dan Diyar­bakır Valiliğine yolladı:101
«Diyarbakır Yüksek Vali Vekilliğine,
Bütün ulusun varlığını ve bağımsızlığını kurtarmak için birleştiği şu tari­
hî günlerde bir yabancı devletin himayesine sığınarak aşağılık ve tutsak yaşa­
mayı yeğ tutan her türlü görüşlerin, memleketi ayrılıklara düşürecek her tür­
lü derneklerin dağıtılması pek vatanî ve gerekli bir görev olmakla Kürt Kulü­
bü hakkındaki hareket tarzınız âcizlerince de pek uygun görülmüştür. Şu ka­
dar ki, İtilâf Devletlerinin hak zedeleyici tutumları sonucu İzmir'in Yunanlı­
lara işgal ettirilmesi etkisiyle memleketin en ıssız köşesinde bile doğan büyük
pişmanlık her türlü siyasal ihtiraslar ve çıkarcı amaçlardan temiz olmak üze­
re «Müdafaa-i Hukuk-u Milliye ve Redd-i İlhak» cemiyetlerini doğurmuş ve bu
cemiyetlere hangi siyasal zümreye bağlı olursa olsun, her Türk, her Müslüman
katılmış ve ulusal vicdanın eylemli olarak gösterilmesi bütün cihana bu suret­
le duyurulmakta bulunmuştur. Bu nedenle Diyarbakır ve bağlı yerlerinde Mü-"
dafaa-i Hukuk-u Milliye ve Redd-i İlhak Cemiyetlerinin oluşmasına ve kurulması­
na delâlet buyrulmasını önemle salık veririm. Ve özellikle Kürt Kulübünün üye­
leriyle bugünkü âciz telgraf yazım çerçevesinde görüşerek uzlaşmak uygundur
efendim.                                                                             Üçüncü Ordu Müfettişi
Fahri Yaveri Hazreti Şehriyari
Mustafa Kemal»
Bu tel yazısı üzerine Diyarbakırlıların ne yaptıklarını aşağıda göre­ceğiz. Bu arada, istanbul Hükümetince Diyarbakır'a vali olarak atanan Faik Ali Beyin Diyarbakır'a gelmesiyle, Mustafa Nadir Beyin vali ve­killiği son bulacaktır (5 temmuz 1919).
Vali Faik Ali Bey
Faik Âli (Ozansoy) Beyin sanatçı kişiliği yanında, yönetim adamı olarak kişiliği çok arka planda kalmaktadır. Adı geçen Diyarbakır'ın sa-
(101)    Nutuk, vesika,  9.

natçı ve yazar yetiştiren ünlü bir ailesindendir. Babası Sait Paşa yazar­dı. Ağabeyi Süleyman Nazif de ünlü bir yazar ve şairimizdir. Oğlu Mu­nis Faik Ozansoy da edebî kişiliği ile tanınmıştır.
Faik Âli Bey, 1876 yılında Diyarbakır'da doğdu. 1901 yılında Mek­tebi Mülkiye-i Şahane'yi bitirdi. Çeşitli idarecilik görevlerinde bulundu. Beyoğlu Mutasarrıfı iken, haziran 1919 tarihinde Diyarbakır Valiliğine atandı. Merhum, 1949 yılında yazdığı bir mektupta, bu atama işlemi ile ilgili olarak şu bilgiyi vermektedir:
«Doğduğum bir yerin valiliğine tayinim mühim sebeplere mübtenidir (bi­na edilmiştir). O zaman mütarekeden henüz sulh haline intikal edilmemişti. Birinci Dünya Harbinin birtakım pürüzlü ve dikenli meseleleri karşısında mem­leket çok huzursuzdu. Ermeni meselesi, Kürt meselesi, Amerikan mandası vs. gibi. Diyarbakır'a gittiğimden altı buçuk ay sonra o havalide, o meseleler ar­tık kalmamış olduğundan, vazifemin tamam olduğuna kanaatla istifa edip is­tanbul'a geldim»102.
Gönül isterdi ki, Millî Mücadelenin en bunalımlı günlerinde yapılan bu görev için, eli pek mükemmel kalem tutan Faik Âli Bey, geniş açık­lamalar yapsın ve bugün dahi karanlıkta kalmış birtakım noktaları ay­dınlatsın. Bu artık mümkün olmadığına göre, yapılacak şey, eldeki bel­gelere dayanarak, konuya ışık tutmaktır.
Diyarbakır ve çevresinde, Birinci Dünya Savaşı sonunda yaşayan Türk ve Kürt nüfusun yanında, Ermeni nüfusunun çok azınlıkta kaldı­ğını yukarda belirtmiştik. O halde, emperyalist güçler ne kadar zalimce davranırlarsa davransınlar, Diyarbakır ve çevresini Ermenilere kolayca veremezlerdi. Verirlerse, kamuoyunu kandıramazlardı. İngiliz diplomasi­si, bu gerçeği görmüştü. Fakat zengin doğal kaynaklara sahip bu bölge Türk egemenliğinde de bırakılamazdı. Ne yapmak gerekiyordu? Bunun için hazırlanmış İngiliz planı şöyle özetlenebilirdi: Bu çevrede, görünür­de bağımsız, gerçekte İngiltere'nin oyuncağı olacak bir Kürt Devleti kur­mak ve böylece bölgenin doğal kaynaklarını sömürmek. Bölgede Kürt nüfusu da çok yoğun olduğundan, Kürtlerin bağımsızlık peşinde koşma­larını dünya kamuoyu yadırgamaz.
Bu planın gerekleştirilmesi şöyle olacaktır:

  1. Bölgeye yerli ve yabancı (İngiliz) ajanları sokmak, bu ajanlar eliyle Bağımsız Kürt Devletinin propagandasını yapmak, birkaç önemli Kürt aşiretinin ayaklanması sağlanabildiği takdirde, bu ayaklanmayı böl­genin Güney kesiminde bekleyen İngiliz askerleri ile desteklemek. (Kürt ayaklanmasını sağlamak için çalışan İngiliz casuslarının en büyüğü, Bin­başı Nowill'dir. Elazığ Valiliği bölümünde bu konuda bilgi verilmişti.
  2. istanbul Hükümetini sıkıştırarak, Güneydoğu Anadolu bölgesinde-     A. Çankaya, Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler, c. III, s. 133-136.

ki tek askerî birlik olan XIII. Kolordunun lağvını sağlamak, böylece Kürt ayaklanması için en belirgin engeli ortadan kaldırmak.
İngilizler, 1919 yılı başlarında bu planı başarıyla uygulamaya çalış­tılar. İngiliz ajanlarıyle yerli işbirlikçileri köylere, ovalara kadar yayı­larak Bağımsız Kürdistan için yoğun şekilde propaganda yapmaya baş­ladılar. Bunun sonucu, bölgede göze batacak şekilde asayişsizlik olayları artmaya başladı. Örneğin, Kiliküyan Bucağı köylerinde dolaşan bir İn­giliz ajanı, bu türlü sözlere tepki gösteren aşiretler tarafından katledildi.
İdare amirleri, bu asayişsizlik durumundan istanbul Hükümetini ha­berli kıldılar ve çeşitli tedbirler önerdiler. Oysa, bu bölge, o günkü koşul­lar altında, asayişi düzgün bir bölge olarak görülüyordu.
Mondros Ateşkes Anlaşmasının 24'üncü maddesi ise açıktı. Bir ka­rışıklık ortaya çıkarsa, diğer doğu illeri ile birlikte Diyarbakır da İtilâf Devletlerince işgal edilecekti.
Bu konular 9 ve 18 haziran 1919 tarihli Meclis-i Vükelâ (Bakanlar Kurulu) toplantılarında görüşüldü ve şu kararlara varıldı:

  1. Güneydoğu Anadolu illerimizde   (Van, Bitlis, Diyarbakır, Musul) kargaşalık çıkarılması önlenecek. Bunun için oraya,  «oralarca iyi şöhret­le tanınan, sözü geçer ve faziletli, karakteri sağlam» kişilerden öğütçü--ler gönderilmesi, bundan  böyle  Doğu  Bölgesinde  görevlendirilecek  me­murların özellikle «iktidar ve liyakat sahibi kişiler» olması kararlaştırıldı.
  2. XIII. Kolordunun lağvedilmemesi için de, İngiliz siyasî temsilci­leri yanında gerekli girişimlerde bulunulacaktı.

istanbul Hükümetinin resmî görüşü bu idi. Güneydoğu illerimizdeki mevcut kuvvetler korunacak, fakat gerek bütçe olanakları, gerekse em­peryalistleri gücendirmek korkusu dolayısıyle bunlara ekleme yapılma­yacak. Kürt aşiretlerinin ayaklanmaları, aşiret başkanları inandırılarak, onlara bazı unvanlar, nişanlar ve rütbeler verilerek önlenecekti103.
Yukarda da değindiğimiz gibi, Diyarbakır, Güneydoğu illerimizin kal­bi idi. Oysa burada vali yoktu. Oraya, hükümetin düşündüğü şekilde bir vali bulup atamak zorunluydu. Dahiliye Nezareti Teftiş Kurulu Müdür­lüğü ve o anda Beyoğlu Mutasarrıflığı yapan Faik Âli Bey, istenilen ni­telikte bir insandı. Birincisi, Diyarbakırlıydı, oranın tanınmış bir ailesin­den idi, Kürtlere çok yakındı. İkincisi, saltanat yönetimine sıkı sıkıya bağlı, hükümetin emir ve görüşlerinden dışarıya çıkmayacak bir insandı.
İşte bu nitelikleri olan Faik Âli Bey, Birinci Sınıf Diyarbakır Vali­liğine atandı ve Kürt aşiret başkanlarına hükümetçe yazılmış birtakım özel mektupları yanına alarak Diyarbakır'a geldi, 5 temmuz 1910 tarihin­de Diyarbakır Valiliği görevine başladı.
9 temmuz 1919 tarihinde, istanbul Hükümeti, Mustafa Kemal Paşa­nın isteklerinin yerine getirilmemesi için Faik Âli Beye emir verdi.
(3 03)    T.  Gökbilgin, Millî Mücadele Başlarken, c. I, s.  133-136.

Faik Âli Bey, Valiliğe başladığı sıralarda, Diyarbakır'da Millî Müca­dele çabaları şu aşamada idi: İzmir'in işgali üzerine, İzmir Reddi İlhak Cemiyetinin, işgale karşı çıkılması için bütün illerimizden yardım ve des­tek isteyen tel yazısı Diyarbakır'a gelmişti. Diyarbakır ileri gelenleri, Belediye Başkanı Dellâlzade Abdurrahman Efendi Başkanlığında Beledi­ye binasında toplandılar. Bu sırada, Doğu illerinde hür bir Ermenistan kurulmasından söz eden Sadrazam Damat Ferit Paşanın ajanslar aracı­lığıyla yayımlanan bildirisi duyuldu. Buna iyice içerleyen Diyarbakır ile­ri gelenleri, İzmir'in işgalini protesto eden telgraflar çektikleri gibi, Da­mat Ferit Paşaya: «Doğu İlleri, Arnavut babanızdan miras kalmış mül­künüz değildir ki Ermenilere peşkeş çekiyorsunuz», ibareli bir tel yazısı hazırlandı. Bu yolda gelişen Millî Mücadele çabalarını düzenlemek için bir «Millî Heyet» seçtiler. Bu kurul, haziran/1919 ayı sonlarında Mustafa Kemal'in Sivas Kongresi açış nutkunda sözünü ettiği (Nutuk, vesika 54), «Müdafaa-i Vatan» derneğini kurdu. Bu sıralarda Erzurum Kongresi ha­zırlık çalışmaları hayli ilerlemişti. Diyarbakır'dan da delege isteniyordu. Erzurum Kongresine gönderilmek üzere dört delege seçildi. (Nazım Önen, Müftü İbrahim, Bekir Sıtkı Nakiboğlu, Abdülgani Bey). Ancak Faik Âli Bey, bu delegelerin Erzurum Kongresine katılmasını önledi.
İdareci, mesleğinden doğan büyük bir güçlükle karşı karşıyadır; ko­şullarını tam olarak bilmediği olaylar hakkında da doğru karar vermek. Onun için, «ben bilmiyordum, doğru tahmin edememiştim» özrü geçerli olmaz. Doğru karar veremediği zaman meslekî kader çizgisi düşer ve mesleğinde silinir. Faik Âli Bey de Erzurum Kongresini doğru değerlen­dirmemiş, seçilmiş olan Diyarbakır delegelerini Kongreye yollamamak-la «Millî Mücadeleye karşı vali» damgasını yemiş, bu da onun artık mes­leğinde uzun süre tutunma ve yükselme şansını elinden almıştır. Büyük Nutuk'ta kendisinden bu şekilde söz edildiği gibi, 1967 yılma ait Diyar­bakır İl Yıllığında da (sayfa 210), «Millî Mücadele aleyhtarı» vali olarak nitelendirilmektedir. Bu konuya ilerde tekrar değineceğiz.
Millî Mücadelenin başlangıçtaki kaderini, o yerdeki kumandan ile va­linin belirlediği daha önce belirtilmişti. Diyarbakır'daki XIII. Kolordu Kumandanı Albay Ahmet Cevdet Bey, Millî Mücadeleye kesin olarak kar­şı çıkmamakla birlikte, diğer kolordu kumandanları gibi bu eylemi can­la başla da desteklemiyordu. Yani millî mücadelecilerin karşısında değil, fakat yanlarında da değil idi. Vali ise, Erzurum Kongresi dolayısıyle gös­terdiği tutum üzerine millî mücadelecilerin gözünde, şüpheli bir kimsey­di. Kumandanın ve valinin bu tutumu, Diyarbakır'ı mîllî mücadele yarı­şında gerilerde bırakmıştı. Ancak millî mücadeleciler, Diyarbakır'ı tam karşılarına almamak için bu duruma razı olmuş görünüyorlardı. Kuman­dan ve vali ile millî mücadele liderleri arasındaki bu karşılıklı ilgisizlik, eylül 1919 ayına kadar sürdü. Fakat Ali Galip Olayı, birdenbire Diyar­bakır'a önem kazandırdı ve millî mücadeleci olarak bilinen Kolordu Kur­may Başkanı Halit Beyin kişiliğini ön plana geçirdi.

Ali Galip Olayından, Elazığ Valiliğini incelerken ayrrntılarıyle söz etmiştik. Elazığ Valisi Ali Galip, Sivas Kongresini dağıtmak, Mustafa Ke­mal ve arkadaşlarını tutuklamak için 6 eylül 1919 tarihinde Malatya'ya gelmişti. Aynı gün, İngiliz Casusu Binbaşı Nowill, yanında Kürt aşiret­lerinin ileri gelenlerinden birtakım kimselerle birlikte, gene Malatya'ya gelmişlerdi. Malatya Mutasarrıfı Halil Rami de, Kürt ayaklanmasının ön­cülüğünü yapanlardandı. Böylece, Malatya Mutasarrıfı ile Elazığ Valisi bu noktada ters düşmüşlerdi. Ali Galip'in bir Kürt ayaklanmasına ön ayak olmak gibi bir amacı yoktu, bunu istemiyordu. Taraflar kendi amaçları­nı gerçekleştirmek için Malatya'da yoğun bir çalışmaya girdikleri sırada, Mustafa Kemal Paşa da durumdan bilgi sahibi olmuş, hainleri yakala­mak için çareler düşünmüştü. Ancak gerek Malatya, gerekse Elazığ'daki askerî birlikler —ki bunlar çok az mevcutlu topçu ve süvari alayları idi— Diyarbakır'daki On Üçüncü Kolordunun emrinde idiler. Önce Elazığ'da­ki Alay Kumandanına, Sivas'taki Üçüncü Kolordu Kumandanının imza-sıyle, yanma yeter derecede kuvvet alarak en geç 9 eylülde Malatya'ya hareket etmesi emredildi. Gerçi Üçüncü Kolordu Kumandanının böyle bir emir verme yetkisi yoktu. Fakat, Atatürk'ün deyimiyle, «Diyarba­kır'daki, On Üçüncü Kolordu Kumandanının tutumu kuşku verici görül­düğünden» bu yola zorunlu olarak gidilmişti. 7 eylül 1919 günü, gene Üçüncü Kolordu Kumandanının imzasıyle, Diyarbakır'daki On Üçüncü Kolordu Kurmay Başkanı Halit Beye yazılan kişiye özel kapalı tel yazı­da, bu durum anlatılıyor, İlyas Beye verilen emrin yerine getirilmesinin sağlanması isteniyordu. Halit Bey, 7/8 eylül gecesi bu tel yazısını şöyle cevaplandırdı:
«Yakalama ile ilgili isteği öğrendim. Bu konuda komutan beyin buyruk ve­receğini hiç sanmıyorum. Çünkü askerî niteliklerini çok iyi biliyorum. Benim göndereceğim buyruğu ise, tümüyle yerine getirmekten çekinirler. Bu konuda istanbul'la yazışma yapmaktayız. Bu durum karşısında gerekenin yapılması yük­sek kararınıza bağlıdır».
Elazığ'daki Alay Komutanı îlyas Beyden Üçüncü Kolordu Komuta­nının buyruğuna karşılık olarak gelen 8 eylül günlü telde de: «Kolordu­dan aldığı buyruk üzerine yola çıkmam geri bırakıldı. Kolordunun izni olmadan buradan ayrılmam uygun olmayacağından yola çıkma buyruğu­nun kolordudan verilmesini sağlayınız» denilmekteydi:
Mustafa Kemal, Halit Beye hemen şu karşılığı verdi:
«Bilinen kişilerin kötülükleri belli olmuştur, istanbul Hükümeti... bu kötü­lükte ortaktır. Oradn buyruk beklemek, düşmana elverişli durum sağlamaktır. Bu konudaki bildirimleri, hiç kimseyi duraksatmayacak biçimde yapmak, he­men buyruk vermek, vakit geçirmemek gerekir. Komutanı duraksayacak gibi görüyorsanız siz, bizim Elazığ ve Malatya'daki alay komutanlarına gönderdiği­miz buyrukların yerine getirilmesini ilgililere bildiriniz. Gerçekten gerekiyor­sa, komutayı uygun gördüğünüz tümen komutanlarından birisi ele  alsın.  Ya-

vaşlık zamanı geçmiştir, işin yapıldığını bildiren karşılık telinizi bekliyoruz kar­deşim».
Halit Bey, Mustafa Kemal'e gönderdiği 8 eylül 1919 tarihli karşılık­ta, Elazığ Alay Komutanı İlyas Beye emir verildiğini ve bu emrin bir Örneğini bildiriyordu.
Diyarbakır'daki Kolordu Kumandanı Cevdet Bey de, Ilyas Beyin ka­tıra bindirilmiş 52 er ve iki ağır makineli tüfekle 9 eylül sabahı yola çık­tığını ve 10 eylül akşamı Malatya'da bulunacağını bildirdi. Eylül 1919 günü olan bu kapalı telinde «karşı akımlarla dolu olan bir çevrede daha çok iş yapmamakta kendisini özürlü sayacağını» da bildiriyordu. Böyle­ce, biraz gecikme ile de olsa, Mustafa Kemal'in isteği yerine gelmiş oldu.
Ali Galip Olayını, bütün ayrıntılarıyle, Kâzım Karabekir Paşa 10/11 eylül gecesi öğrendi. Kurmaylarını topladı ve bir durum değelendirmesi yaptı. Şu anda durumu en kritik olan illerden biri de Diyarbakır'dı. Ka­rabekir Paşa Diyarbakır Valisi Faik Âli Beyi tanımıyor, onu pek güve­nilir bir kişi olarak görmüyordu. Kolordu Kumandanı Cevdet Bey hak­kında ise düşüncesi şöyleydi: «Diyarbakır kolordu kumandanı namuslu bir zat olmakla beraber, Musullu ve Araptır. Metaneti yoktur». Karabe-kir'in düşüncesine göre, bu durumda yapılacak şey, Birinci Dünya Sava­şında yanında çalışmış olan Kolordu Kurmay Başkanı Halit Beyle bağ­lantı kurmak, gerekirse Kolordu Kumandanını değiştirmek ve kolordu­yu kendi emrine bağlamak.
Karabekir Paşa, o sıralarda hem On Beşinci Kolordu Kumandanı, hem de Üçüncü Ordu Müfettiş Vekili idi. Bu nedenle Halit Beyi makine başına çağırdı ve şunları yazdı:
«Durum gelecekte daha nazik ve had bir şekil alması halinde kolordunu­zun doğrudan doğruya bana bağlı olması düşünülmektedir. Böyle bir hal ger­çekleşirse Kumandan Vekili Cevdet Beyin durumu ve doğuracağı sonuçları doğ­ru olarak değerlendirip değerlendiremeyeceğini bilmek isterim. Değerlendire-mezse yarın maddî ve vicdanî ağır sorumluluklar altında kalmaması için adı geçenin kendiliğinden çekilerek hemen kumandayı vekâleten Kenan Beyin (Tü­men Kumandanı) üzerine almasını uygun görüyorum. Düşüncenizi şimdi ya­zınız.

  1. Padişaha bütün kolorduların ortak imzasıyle çekilecek olan telgraf ya­zısının müsveddesini şimdi oraya çektireceğim. Diğer kolordu kumandanları da makine başındadır. Onlar da okuyorlar. Bunun da üzerinde durarak cevap ve­riniz.
  2. Durum, hakkında Diyarbakır Valisi Beyefendi ile gayet açık ve kesin olarak görüşünüz. Zira valinin ittihaz edeceği en zayıf ve tereddüdü mucip ha­reketi bvtün vatanın emelleri ve akıbeti ile ilgilidir. Her tarafta bütün valiler­den kesin uygunluk cevabı alınmıştır».

Kurmay Başkanı Halit Bey, bu tel yazısına şöyle cevap verdi:
«Cihan Savaşındaki kahraman kumandanımın emrine girmek, şahsım için şeref ve  cana minnettir.  Cevdet Bey temiz kalpli,  dürüst,  fakat, bu makamın

ehli değildir. Kumandan hakkında zaten Kenan Beyle haberleşmedeyim. Şim­diye kadar olan başarılarda sizden ders alan Halit'inizin onda dokuz oranın­da sağlanmış olan başarıda etken olduğuna emin olunuz. Zaman nazik olma­sa idi Cevdet Beyi idare ederdim. Fakat bazen anında yapılacak bir işte durak­saması, son olay gibi, fırsatın kaçmasını gerektiriyor. Arabistan'la sınırdaş ol­duğumuzdan,  adı geçenin burada bulunmasında manen yarar vardır.
Vali, Erzurum Kongresi kararlarını alkışlamıştır. Sivas Kongresine de ha­lazadesini seçmiştir. Sıkı temastayım. Galip Beyin ihanetine çok canı sıkıldı efendim».
Karabekir Paşa, bu bilgilere teşekkür ettikten sonra, vali ile ilgili olarak şunları yazdırdı:
«Vali Faik Beyefendiye ihtiramatımı (saygılarımı) arz eylerim. Müşarüni­leyh (adı geçen) hakkında yazdığım fıkraları kendilerine arz etmekte hiç bir beis yoktur»104.
Diyarbakır, doğuda yeşeren millî mücadele çabalarında yaya kalmış­tı. Yukardaki satırlarda da açıklandığı gibi, bu geri kalışta kumandanın ve valinin tereddütlü tutumları büyük rol oynamıştı. Fakat şimdi gerçek­ler su yüzüne çıkmaya başlamıştı. Özellikle Ali Galip Olayı, kimin haklı, kimin haksız olduğunu, tarafların gerçek niyetlerinin ne olduğunu ortaT ya çıkarmıştı. Bu durum Diyarbakırlı aydınları yeniden eyleme geçirdi. Jhsan Hamit Bey, Sivas Kongresine delege olarak seçildi ve durumun Kur­may Başkanı Halit Bey aracılığıyle Mustafa Kemal'e duyurulmasına ka­rar verildi. Halit Beyin, 13 eylül 1919 tarihinde Sivas'taki Üçüncü Kolor­du Kumandanlığına çektiği telgraf şöyledir:
«1. Elazığ, Malatya, Siverek, Mardin, Siirt, Silvan, Bitlis de Kongre ka­rarlarını aldılar. Peyderpey yayımlıyorlar. Burada herkes okudu fakat henüz hiç bir yerde istenen şekilde Müdafaai Hukuk Cemiyeti kurulamamıştır. Bu örgütleri yapmak için görev ve memurluk sıfatı elverişli birisinin ciddî çalış­ması gereklidir. Aksi durumda, herkes gibi bilgi edinmekle kalacaktır. Silvan' da Sadık Bey örgüt kurma arzusundadır. Bitlis delegeleri dönmüş ve millî mü­cadele  amacını yaymaya başlamışlardır. En geri durumda Elazığ ilidir.

  1. Hasta olan Vali ile iki gün önce görüştüm. Kongrenin kararlarını uy­gun görüyor ve takdir ediyor. Kendisinin Öz Kürt olduğunu ve fakat cemiyeti istanbul'a karşı savunacağını, gerekirse istifa ederek bu maksat için çalışacağı­nı söylüyor. Kendisi tamamen Kürtçülük'ün karşısındadır.
  2. Diyarbakır'ın en gayretli gençlerinden Vali Faik Beyin halazadesi İh­san Bey Sivas Kongresine delege seçilmiştir. Bunu Vali uygun görmüştür. İki üç güne kadar binek otomobili ile kişiliğini gizleyerek Sivas'a gönderecek»105.

Bilindiği gibi, Sivas Kongresi 11 eylül 1919'da kapanmıştır. 12 eylül­de ise istanbul Hükümeti ile ilişkilerin kesilmesine karar verilmiştir. Oy­sa Diyarbakır, 13 eylül tarihinde henüz daha seçtiği delegenin ismini bil-

  1. K.  Karabekir, İstiklâl Harbimiz, s.  196-197.
  2. M. Goloğlu, Sivas Kongresi, Ek-6.

dirmektedir. Bu duru^ Diyarbakır'a bildirilse, Kongre kapandığı için de­lege göndermenize lüzum kalmadı dense Diyarbakır'da yeşermeye baş­layan millî mücadele ateşi, belki bir daha canlanmamak üzere sönecek. Fakat Diyarbakır'dan delege geliyor diye Sivas Kongresini bir daha top­lamak da olamaz. İşte Mustafa Kemal'in dehası bunun da çaresini buldu ve ihsan Hamit Bey, Heyet-i Temsiliye danışman üyeliğine seçildi. Bu durum, Mustafa Kemal Paşa tarafından 15 eylülde aşağıdaki tel yazıla-rıyle Diyarbakır Kolordu Kumandanlığına ve Diyarbakır Valiliğine du­yuruldu:106
«Diyarbakır On Üçüncü Kolordu Kurmay Başkanlığına,
Vali Beyefendi Hasretlerinin millî duygularına teşekkür olunur, Halazade­leri İhsan Bey Heyet-i Temsiliye üyeliğine seçildiğinden, bir an önce Sivas'ta bulunması gereklidir. Gönderilmesine aracı olmaları doğruca kendilerine ya­zılmıştır».
Diyarbakır Valisine çekilen ikinci telgraf ise şöyleydi:
«Diyarbakır Valisi Faik Ali Beyefendiye,
Diyarbakır adına Sivas Kongresine seçilen îhsan Beyin Heyet-i Temsiliye
üyesi o7arak seçilmiş olması ciheti ile bir an önce Sivas'a yetişmek üzere yola
çıkarılmasında yüksek yardımları istirham olunur.                               Heyeti Temsiliye adına
M. Kemal»
Bu tel yazıları üzerinde İhsan Hamit Bey, 16 eylülde yola çıkarıldı.
İhsan Hamit (Tiğrel) Bey
Diyarbakır'da Zülfüzadeler diye anılan tanınmış bir aileye mensup­tur. Bu aile kız alıp-verme dolayısıyle, Vali Faik Âli Beyin ailesiyle ya­kın akraba durumunda idi. İhsan Hamit Bey, 1890 yılında Diyarbakır'da doğmuş, 1912 yılında Mekteb-i Mülkiye'yi bitirdikten sonra Diyarbakır'a yerleşmiştir. İhsan Hamit Bey, Heyet-i Temsiliye danışman üyeliğine ka­tılma olayını, şöyle anlatmıştır:
«Merkezi istanbul'da olan ve hem halazadem, hem eniştem (Vali Faik Ali Beyin ağabeyi) Süleyman Nazif'le arkadaşları tarafından kurulmuş bulunan Vi-lâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyetinin, Cemil Paşazade Mustafa Bey başkanlığındaki Diyarbakır şubesi de atıl bir vaziyette idi. Erzurum Kongre­sine gidecek delegeler seçilmiş olduğu halde gönderilememişti. Şimdi de Sivas Kongresine katılmakta tereddüt edildiğini ve delege seçiminde zorlukla karşı­laşıldığını görüyorum. Bu vaziyet karşısında millî heyecanıma daha fazla mâni olamadım ve bu vatan vazifesini üzerime almaya karar verdim. Düşünce ve ka­rarımı Diyarbakırlı yurtsever genç arkadaş1 arım da desteklediler. Halazadem olan Diyarbakır Valisi Ali Faik Bey de uygun buldu. Hemen Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Diyarbakır şubesinin tasvibini aldım ve du-
(106)     A.g.e., Ek-7.

rumdan sıkı temas halinde bulunduğum, Kolordunun millî mücadeleci Kurmay Başkanı Halit Beyi haberdar ettim.- Halit Bey de Mustafa Kemal Paşaya haber verdi. Mustafa Kemal Paşa benim Heyet-i Temsiliyeye üye seçildiğimi bildire­rek hemen hareket etmemi istedi, ben de hemen yola çıktım. Sivas'a vardığım­da kongre bitmişti (!). Heyet-i Temsiliye yüklü bir çalışma içinde idi. Mustafa Kemal Paşa beni çok iyi karşıladı ve Heyeti Temsiliye çalışmalarına kattı. Bir­kaç gün gece gündüz Heyet-i Temsiliye çalışmalarına katıldım. Bu arada, Mus­tafa Kemal Paşanın makine başında istanbul'daki Abdülkerim Paşa ile yaptığı konuşma sırasında ben de telgrafhanede yanında idim. Mustafa Kemal Paşa beni Diyarbakır ve havalisinin temsilcisi olarak Heyet-i Temsiliyeye almıştı, istanbul'a da böyle takdim etti. (Nutuk, vesika 112). Bütün bunlar mevcut ve­sikalarla sabittir. Sivas'ta birkaç gün kaldıktan sonra Diyarbakır'a döndüm. Yolda Ergani müstakil (!) Mutasarrıflığına uğradım ve Anadolu ve Rumeli Mü-dafaa-i Hukuk Cemiyetinin şubesini kurdum. Diyarbakır'a gelince durumu genç arkadaşlarıma anlattım. Mevcut idare heyetini değiştirip elimize almaya karar verdik. Nitekim eski îdare Heyeti biraz sonra istifa etmek zorunda kaldı ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin yeni îdare Heyetini Şevki Ekinci'nin başkanlığın­da kurduk, bizler de İdare Heyeti azası olduk»107.
12 eylül 1919'da başlayan istanbul - Anadolu çatışması sonucunda Anadolu kazanmış olarak çıkmış, 2 ekimde Ali Rıza Paşa başkanlığında yeni hükümet kurulmuştu. Bu hükümet de ilk iş olarak Anadolu ile bağ­lantı kurmayı istemiş, bunun için de istanbul Hükümetinin temsilcileri ile, Anadolu'nun temsilcilerinin Amasya'da görüşmeleri sağlanmıştı. Ana­dolu adına bu görüşmelere katılacak olan Mustafa Kemal Paşa, görüşme­lere esas olacak konular hakkında kolordu kumandanlarının düşünceleri­ni sormuştu. Yukarıdan beri kişiliği hakkında çeşitli belgeler yayımladı­ğımız Diyarbakır'daki Kolordu Kumandanı Cevdet Bey, Mustafa KemaP in öğrenmek istediği konularda çeşitli bilgiler verdikten sonra, Diyarba­kır Valiliği ile ilgili olarak şu ilginç görüşü ileri sürmüştü:107a
«...Malatya Mutasarrıfı Halil Rami Beyin Kürt cemiyetinin ve Ermeni pat­rikhanesinin yardrnı ve etkisiyle Malatya'ya atandığını açıkça söylemiş ve Kür-distan bağımsızlığını hasırlamaya çalışmıştır. Kürlerle beraber İngiliz. Binbaşı­sının (Mister Nowil) Malatya'ya geleceğini üç aydan beri söylemekte imiş. Bu örnekten ibret dersi alınarak atamada hiç bir etkiye kapılmamak ve salt va­tanın esenliği düşünülerek seçim yapılmalıdır. Kürdistan'a sulhun aktine ka­dar yerli büyük memur gönderürnemelidir.
Faik Ali Bey, kendilerini burada İngilizlerin tayin ettirdiğini iftiharla söy­lüyor. Bu fikirde olan valinin ne iş göreceği açıktır. Devlet işlerine ait sorun­larda düşmanların düşüncelerine baş vurma çöküp  gitmemizi gerektirir».
Faik Âli Bey, 14 ocak 1920 tarihinde, görevinin tamam olduğu kanı­sına vararak, istifa etti ve istanbul'a döndü. Bu sırada Kabinede gene değişiklik olmuş, Ebubekir Hazım   (Tepeyran)   Bey Dahiliye Nazırlığına
(107)    A.g.e., Ek-5.
(107/a)    Nutuk, vesika,  156/c.

getirilmişti. (8 şubat 1920. Ebubekir Hazım Bey hakkında Bursa Valili­ği incelenirken gerekli bilgi verilecektir. 2 nisan 1920 tarihine kadar Da­hiliye Nazırlığı yapmıştır). Ebubekir Hazım Bey, Dahiliye Nezareti Müs­teşarlığına, Diyarbakır'dan yeni gelmiş olan Faik Âli Beyi atadı. Faik Âli Bey, yukarda sözü edilen mektubunda bu görevi ile ilgili olarak şu bil­giyi vermiştir: «Bir ayı vazife başında ve on beş günü zatürreden yatak­ta geçen bu memuriyet son memuriyetimdir». Fakat idare mesleğindeki bu son görevi de ona uğurlu gelmedi. Mustafa Kemal, 20 şubat 1920 ta­rihinde, bütün ordu kumandanlarına gönderdiği genelgesinde istanbul Hükümetinin: «... harekâtı rnilliyeye muhalefetinden dolayı Diyarbakır* dan kaldırılan Faik Âli Beyi de Dahiliye Müsteşarı tayin ettiğini» duyu­ruyor (Nutuk, vesika 237); istanbul'da da Rauf (Orbay) Beye verdiği 21 şubat 1921 tarihli cevapta, hükümetin: «...Harekâtı Milliyeye muha­lefetinden dolayı azledilen Faik Âli Beyi Müsteşarlığa» atamasını, «açık­tan açığa Kuvayı Milliye aleyhine hareket edildiğinin bir örneği» olarak gösteriyordu.
Faik Âli Bey'e, hakkında, istanbul Hükümetinin kaldırılmasından son­ra, «cevâz-ı istihdam - çalıştırılabilir» kararı verildiğinden, açık maaşı bağlandı. Bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra, 1930 yılında emekliye ay­rıldı,  1950 yılında vefat etti.
Bu konuyu bitirirken, zihinlere yer etmiş olan bir soruyu cevaplan­dırmak yerinde olacaktır: Faik Âli Bey, çeşitli belgelerde ileri sürüldüğü şekilde, Millî Mücadeleye karşı mı idi? Bizim bu soruya cevabımız ke­sinlikle «haytr»dır. Yukarda sözünü ettiğimiz birçok belgelerden, bu açık­ça anlaşılmaktadır. Fakat bu noktada söylenecek en önemli şey şudur: Eğer Faik Âli Bey, Millî Mücadeleye karşı olsaydı, hele bağımsız bir Kürt Devletine taraftar bulunsaydı, örneğin sonradan Yüz Ellilikler listesinde yer alan bir Malatya Mutasarrıfı Halil Rami Bey gibi düşünseydi, Doğu Anadolu'da Millî Mücadele çabaları çok büyük tehlikelerle karşı karşıya kalırdı. Özellikle Ali Galip Olayı sırasında Kürt aşiretlerinin Osmanlı Devletine bağlı kalmasında çaba gösterenlerin hizmetleri şükranla anıl­maya değer. Zaten Faik Âli Beyin Kurtuluş Savaşı sonunda «cevâz-i is­tihdam» kararı alması, onun Millî Mücadeleye karşı olmadığının en bü­yük kanıtıdır. Bu açıklamamızdan sonra, ortaya bir soru daha çıkmak­tadır: Mademki Faik Âli Bey Millî Mücadeleye karşı değildi, o halde Mus­tafa Kemal 20 şubat 1920 tarihli genelgesinde onu niçin Millî Mücadele­ye karşı olarak göstermiştir? Bu soruya şöyle cevap verebiliriz: Genel­genin tarihine dikkatle bakılmalıdır. Şubat/1920 ayı, istanbul Hükümeti ile Mustafa Kemal arasındaki çatışmanın çok şiddetlendiği bir aydır. Üs­telik bu çatışmada istanbul Hükümeti hukukça çok kuvvetlidir. Zira is­tanbul'da seçimle işbaşına gelmiş bir Meclis ve Hükümet vardır. Millî iradeyi temsil eden bu Meclis ve Hükümet, memleket hakkında tek söz sahibi olmalıdır. Bu nedenle Heyet-i Temsiliye ve Kuvayı Milliye lağve-dilmelidir. Evet, hukuk işin böyle olmasını emrediyordu. Şimdiye kadar

istanbul Hükümetinin milleti temsil etmediği yolunda Mustafa Kemal tarafından ileri sürülen görüş dayanaksız kalmıştı. Gelgelelim, istanbul' da toplanan Meclis-i Mebusan'm bir iş göremeyeceğini Mustafa Kemal o eşsiz dehasıyle sezmişti. Fakat bunu en yakın arkadaşlarına bile anla-tamıyordu. Şu halde yapılacak iş, istanbul Hükümetinin icraatını kötü­lemekti. Zira Heyet-i Temsiliye ve Kuvayı Milliye lağvedilirse, bu, Mil­let için felâket olacaktı. İşte çaresizlik içinde baş vurulan bu kötüleme yolunda, kurunun yanında yaş da yanıyordu, Faik Âli Bey gibi. Yoksa Faik Âli Beyi atayan Dahiliye Nazırı Ebubekir Hazım Beyin kendisi de millî mücadeleciydi.
Bu, şüphesiz, madalyonun bir yüzüdür. Madalyonun diğer yüzü ise, Faik Âli Bey ile Mustafa Kemal arasında bir dialoğun kurulamamasıdır. Faik Âli Bey, Mustafa Kemal'in aradığı vali değildi. Faik Âli Bey, dev­letini, milletini çok sevmekle birlikte, yetiştiği çevre, karakteri, onun, Mus­tafa Kemal'in eylemlerine ayak uydurmasını engellemişti. Onun bu tu­tuculuğu, edebî eserlerindeki kullandığı dilde de görülür. Güçlü bir sa­natçı kişiliği olmasına rağmen, dildeki bu tutuculuğu, bir süre daha pa­yandalarla ayakta dursa bile, pek sevdiği dostu Abdülhak Hamit gibi, onu unutulmuşluğun uçurumuna iteceği söylenebilir. (Faik Âli Beyin edebî kişiliği hakkında bilgi edinmek isteyenler, Muzaffer Uyguner'in Mülki­yeliler Birliği Dergisinin 21'inci sayısında yayımlanan değerli inceleme­sine bakabilirler).
Faik Âli Bey, Diyarbakır'dan ayrılırken, vali vekilliğini, bu bölümün başında kendisinden söz ettiğimiz, Mustafa Nadir Beye bıraktı. Bir süre sonra da Hüseyin Mazhar Bey Diyarbakır Valiliğine atandı.
Diyarbakır Valiliğinin, Millî Mücadele açısından önemi, ayrılıkçı güç­lerin bu bölgede yoğun çabalarda bulunması dolayısıyladır. Vali Faik Âli Bey zamanında bu güçler, büyük çapta kırılmıştır. Bu nedenle Di­yarbakır Valiliği, 1920 yılında eski büyük önemini yitirmişti. Bununla birlikte, zaman zaman Diyarbakır'da Millî Mücadeleye karşı çatlak ses­lerin çıktığı duyulmuştur. Örneğin, ilk Türkiye Büyük Millet Meclis se­çimlerine karşı koyan illerden biri de Diyarbakır'dır. Bunda Kolordu Ku­mandanı Cevdet Beyin pasif ve ürkek tutumunun büyük etkisi vardır. Ancak ana sorunun çözümlenmiş olmasının yanında, bu olaylar, bu ki­tabın çerçevesinde, üzerinde daha fazla durmayı gerektirmemektedir.

Osmanlı Diyarbakır Valileri
 BIYIKLI MEHMED PAŞA
Diyarbekir'i fetheden, bu zattır. 922 [1516] senesinde IX. pa­dişah Yavuz Sultan Selim-i evvel tarafından birinci vali olarak tayin edilmiştir. Trabzon, Sivas dahi idaresi altında idi. Bayburt'un fet­hinde gösterdiği gayret, sadakat üzerine evvelâ 920 [1514]'te Er­zincan valiliğine naspedildi. Sonra İdrîs-i Bitlisî'nin yardımıyla Musul'u, Mardin'i, Diyarbekir'i zaptederek bu meyanda el-Cezî-re'nin sair memleketlerini de aldı. İran seraskeri Kara Han'ı mağ­lup eyledi.
<-Diyarbekir'de altı sene hayat sürdü. Namına mensup mahal­ledeki câmi-i şerifi yaptırdı. Birçok emlâk, arazi vakfetti.
928 senesi Muharreminin 24. Salı [12 Aralık 1521] gecesi ve­fat ederek mezkûr camiin şarkındaki kabristana defnedildi. Meza­rının levh taşında şu kitabe, celi hat ile yazılıdır:
"el-E.mîru'1-umerâ bi-vilâyet-i Diyarbekir harasehallâhu taâlâ ani't-telbîsi ve'l-mekri fi leyleti's-sulesâi'r-râbi'i ve'l-işrîne şehre Muharremi'/-harami min şu huri seneti semân ve işrîne ve tis'i-mi'etin. "
Levhin diğer tarafında olan, ki kitabenin başıdır; oradan okunması icap eder; budur:
"Intekale min dâri'l-fenâ ilâ dâri'l-bekâ sâhibu's-seyJİ ve'l-cûdi ve'l-latâ el-merhûmu ve'l-mağfûru Nlehmed Paşa nevverallâhu merkadehu ilâ yevmi'l-haşri ve'l-ce^â. "*
1 "Diyarbekir vilayeti beylerbeyi, büyük komutan ve hayırsever Bıyıklı Mehmed Paşa, 24 Muharrem 928 / 24 Aralık 1581 Salı gecesi fani dünyadan ebedî aleme


 

Merhûm-ı müşarünileyhin oğlu Mustafa Paşa'nın 951 [1544]'te Halep'te bir sene valiliği vardır.
Mehmed Paşa'nın Üveys Paşa isminde bir kardeşi olup Sul­tan Selim-i evvel'in kölesi idi. Bi't-tefeyyuz, kardeşinin şehade-tinden2 sonra, ümeradan olup hayli mahalde bulunmuş ve 940 [1533] tarihinden sonra, Bağdat ve Halep beylerbeyiliğini ihraz etmiştir. 952 [1545]'te Yemen beylerbeyisi oldu. 954 [1547]'de eşkıyadan Pehlivan Hasan, bunu şehit eylediyse. de, bir hafta sonra Pehlivan Hasan'ı, Özdemir Ali Paşa tutup kısasen kadetmiştir. Şedîdü'1-batn ve ehl-i işret olmakla biraderi Mehmed Paşa gibi hizmette bulun[m]amıştır. Oğlu, Mehmed Paşa'dır.3 Halep Salna­mesi valiliğini yazmıyor. [2]
HÜSREV PAŞA
İkinci validir. 928 [1521]'de gelmiştir. Müddeti yedi senedir. Kıbrıs, Şirvan fatihi Lala Mustafa Paşa'nın büyük biraderidir. Bî-bâk [:korkusuz], bî-haşyet kimse olmakla "Divane Hüsrev" diye
yad olunur. Aslen Bosnalıdır.
v
Bir müddet kapıcılar kethüdası ve Diyarbekir ve Rumeli beylerbeyi olduktan sonra, 941 [1534] senesinde Mısır'a vali oldu. Bir sene on ay hüküm sürdü. Badehu azledildi. Selefi Hadım Sü­leyman Paşa kendine halef oldu. Ba'de'1-azl İstanbul'a gitti. Veza-ret-i saniye mesnedini haiz iken, 947 [1540] senesinde veziriazam
gpçtü. Allah, merhuma mağfiret etsin, mezarını kıyamet gününe kadar mamur etsin. Allah, Diyarbekir'i de karışıklıklara ve tuzaklara karşı korusun." Kitabe bir bütün olarak dikkate alınarak çevrilmiştir. (HN)
2  Bu kelime metinde "vefatından" şeklinde yazılmış, ancak daha sonra satir altına
"şehadetinden" ilâvesi yapılmıştır, Sicill-i Osmânî de ise "kardeşinin şehadetinden
sonra" denilmektedir. Sicill-i Osmânî, I, 445, Üveys Paşa maddesi. (HN)
Sicill-i Osmânî, I, 445. [Bu referans Üveys Paşa içindir. Bıyıklı Mehmed Paşa için
bkz. Sicill-i Osmânî, IV, 109. (HN)]


 

olan müşarünileyh Süleyman Paşa ile divanda münazaa ettiler; birbirine hançer çektiler. İkisi de azledildi. Hüsrev Paşa bir müddet sağ kalarak öldü. Bahçekapısı'nda kendi için bina ettiği türbeye gömüldü. Babasının adı Abdusselâm'dır.
Namına mensup mahalledeki câmi-i şerifi ve on dört hücreli medreseyi, zaviyeyi, imareti, çocuklara mahsus dershaneyi, kütüp­haneyi inşa; ve 934 [1527] senesinde ikmal ettirmiştir.
Minare, 1141 [1728] tarihinde bina edilmiştir. Mezkûr tarih­
te vali olan Hacı Mustafa Paşa'dır. Minarenin şimale bakan cephe­
sinde bir beyti bahr-ı remelden, diğeri hezecten olarak manzum
kitabe yazılıdır ki dördüncü mısra, ebced-i kebir hesabıyla târîh-i
binasına işarettir. Diyarbekir şuarasından Haffaf Hasan Valir tara­
fından inşa edilmiştir. İşte kitabe budur:                                                                         \
Şâhideyn istemez ey Hüsrev-i 'âlî-mikdâr4 Oldu bir tarh-ı cedîd ile menârın mümtaz
Olup târihi Vâlî bu menârın
Nihâl-ı tâze-i tevhîd-i Bari (1141/1728)
Kl-yevm mevcut Deliller Hanı ve Deva Hamamı, Çardaklı Hamamı ve İçkale'de kâin olup bu gün Evkaf Dairesi binasına tahvil edilen Kale Hamamı ve kale dahilinde olup suyu, kaledeki kapalı membadan gelen Das Değirmeni, bu camiin akaratındandır ve başka emlâki vardır.5
Müşarünileyh, 938 [1531]'de Halep'e vali olmuştur. Üç sene sonra Mısır'a gitmiştir. Halep'te de mükemmel bir camii vardır.
4   "Şâhideyn" kelimesinin, çoğul kipiyle "şâhıdîn" şeklinde okunduğu da görül­
mektedir. Haddizatında imlâ ve vezin bu okumaya da müsaittir, ancak dönemin
meri hukukuna göre iki şahit esas olduğundan, ikili kip ile "şâhideyn", daha
isabetlidir, Abdulgani Fahri Bey de el-Ce^fre'nin Muhtasar Tarihi adlı eserinde (s.
213) "şâhideyn" şeklinde hareke tespiti yapmıştır. Kitabede ise bu kelime hâlen
tahrip olmuştur. (HN)
Nuhbetu't-tevârih; Hadikatü'l-cevâmi\ II, 158.


 

Sicill-i Osmâm,14 Enderûn-ı hümâyûn'da bi't-tefeyyuz beyler­beyi ve 952 [1545]'te Bağdat valisi olup Basra'ya sefer eylediğini ve o sırada vezaret payesi aldığını ve 956 [1549]'da Diyarbekir'e vali tayin edildiğini;'ve Şehzade Bayezid'in isyanında Erzurum valisi olup şehzadenin askerine nal ve mıh vermesinden dolayı nev'an-mâ şehzadeye iştiraki ve meyli olduğu anlaşılıp menkûben ^itibar­dan düşmüş olarak] azledildikten sonra, 967 [1559]'da vefat ettiğini ve harem-i hümâyûnda perveriş [: terbiye] bulmakla adabı, mürüv­veti kemalde, kapısı açık ve Mahmud ve Mustafa paşalar adlı oğul[lar]ı olduğunu yazıyor. Katledildiğini reviş-i hâl katlini andı­rıyor. [12]
İSKENDER PAŞA
958 [1551]'de gelmiştir. Valiliği 14 sene sürmüştür. Çerkeş kabilesinin Kabartay taifesindendir. 941 [1534] senesi Şaban'ında Hadım Süleyman Paşa yerine Mısır'a vali olan Diyarbekir'in ikinci valisi Divane Hüsrev Paşa'nın kapıcıbaşısı ve sonra serçavuşu ve badehu Halep'e defterdar ve ba'de'1-azl Anadolu defterdarı ol­muştur. 955 [1548] senesinde15 el-Kâss Mirza seferi esnasında Van eyaleti, bilâhare Erzurum beylerbeyisi ve ardınca Diyarbekir'e ve 972 [1564]'te Hızır Paşa yerine Bağdat'a vali olmuştur. O esnada Basra tarafında urban [:bedevî Arap] aşairinden Ulyânzâde'nin hurucu vaki olmakla, o havalide toplanan ve İstanbul'dan gelen asakire serasker naspedildi. Merkum aşairi, taht-ı itaate aldıktan sonra azledildi. 976 senesi Cumâdelâhiresinin 23. günü [12 Aralık 1568] Mısır'a vali olup 979 senesi Muharremi [Mayıs 1571] niha­yetinde mazulen İstanbul'a geldi.
14    Sicill-i Osmâm, I, 447.
15     Yazar buraya "Van Kalesi'nde kalmak gayet ihtirazlı olmakla kimse talip
olmamışken, o hizmeti kendisi rızasıyla deruhte etmiştir ve beylerbeyi payesiyle
kalıp İranîlere hayli hasaret vermiştir. (Sicill-i Osmâm, I, 346, 347)" şeklinde
açıklama notu yazmıştır.
21


Mezkûr sene [979/1571] içinde vefat ederek Kankca'daki camiin avlusuna gömüldü. Mezarı taşında tarih yoktur. Yalnız Gazi İskender Paşa diye yazılıdır. Oğlu Ahmed Paşa'nın kabri de yanın­dadır. Müşarünileyh âkil, kâmil, ulema ile ihtilata mail idi.
Diyarbekir'de namına mensup mahalledeki zarif, dilârâ camii, minaresiyle beraber bina ve 973 [1565] tarihinde ikmal ettir­miştir. Birçok emlâk, akar, arazi vakf[etmiş] ve tevliyetini evlâdına şart eylemiştir. Şilbe, Şeyh Kenid köyleri o cümledendir. Van'da da evkafı vardır.
ı
Evlât ve ahfadı o vakitten beri Diyarbekir'de müteselsilen tavattun etmişlerdir. Şanlarına hürmet, riayet olunur.
Kâmûsü'l-a'lârrfd?^6 tercüme-i hâlinin muhtasaran yazılması, bakiyye-i ahvâline kesb-i vukuf edilmesinden ileri gelmiştir.17 [13]
 HAJLHALLI BEHRAM PAŞA
972 [1564]'te vali olmuştur. Müddeti üç senedir. Nâdirü'l-emsâl gayet kıymetli, sanadı, zarif, latif, kâşîli [:vitrayk] minareli bir camii vardır. Namına izafeten yad olunur. Kanuni Sultan Süleyman Han'ın oğlu Sultan Selim-i sânî zamanında 980 [1572] tarihinde ik­mal edilmiştir. Burada bir çok evkafı olduğu gibi, Urfa'da da var­dır. Diyarbekir'deki Paşa Hamamı eşher-i evkâûndandır, mamur­dur. 988 [1580]'de Halep'te vali iken Diyarbekir'deki camii gibi bir cami yaptırmıştır; o dahi mamurdur.
Müşarünileyhin Şam'da da valiliği vardır. 994 [1585]'te Ha­lep'e vali olan Rıdvan Paşa, bunun biraderidir.
Buradaki camiinin harem kapısı üzerindeki kitabe budur:
" Kâmûsü'l-a'lâm, II, 928.
17 Nuhbetu't-tevârih; Hadtkatü'l-cevâmi', II, 158, 159, 160.


 

Eşkıyanın kaleyi muhasara [sini], İstanbul haber almakla, Diyarbekir beylerbeyi Hüsrev Paşa'ya vezaret verilip Kürdistan askeriyle Celâli define namzet kılındı.
Hasan Paşa'nın mansıbı[nın] Hüsrev Paşa'ya verildiğini Ha­san Paşa'ya haber vermeye kimse cesaret edemedi. Tebliğe gelen kapıcıbaşı[yı] öldürmek kastında bulundu. c<Böyle mahalde beni azletmek, hânedân-ı pâdişâhîye hıyanettir" diye kapıcıbaşıyı tard etti. Dergâh-ı âlî kapıcıbaşılarından İbrahim Ağa ile geldiler; yine tard etti.
Eşkıya bir ay muhasara etti. Bir Türk neferi kaleden çıkıp eşkıyanın yanına Hasan Paşa'nın her seher, etrafı tahta ile çevrilmiş mahalde oturduğunu haber verdi. Eşkıyadan bazı, Şevvalin ahi­rinde o mahalli nişan alıp Hasan Paşa'yı şehit ettiler. Deli Hasan'iri meramı hasıl olmakla, Anadolu savuştu.
Hasan Paşa'nın malını yağma edenler, nukûdunu kalkanla; dîbâcını [ve] çukasını da kılıç ziraıyla paylaştılar. Bundan, ziyade kuvvet bulup yedi sekiz sene memaliki zır ü zeber ettiler.21 [16]
 ÖZDEMÎROĞLU OSMAN PAŞA
933 [1526]'da dünyaya kadem basmıştır. 979 [1571]'de Diyarbekir'e vali olarak gelmiştir. Müddeti dört senedir. Kanuni Sultan Süleyman devrinde iki defa Bağdat'a vali olup hayli hüsn-i hizmeti görülen Çerkeş Kurt Ali Paşa'nın oğludur. Validesi tara­fından nesebi, hulefâ-yı Abbâsiyyeye bağlıdır.
Enderûn-ı hümâyûndan bi't-tefeyyuz 975 [1567] tarihlerine doğru serbevvâbîn ve küçük mirahor, 977 [1569]'da Yemen bey­lerbeyi olup Al-i mutahhar'dan Yemen'i tekrar feth etmekle Ye­men seraskeri Sinan Paşa'nın haset ve fesadını anladı. Korkusun-
21 Nafaâ, I, 281, 282, 283, 284, 353.
25


 

dan İstanbul'a gelip bir müddet İstanbul civarında çadır altında oturdu. Padişâh-ı zaman Sultan II. Selim Han'ın iltifatına nail olmuş iken, sadrazam meşhur Sokullu Tavil Mehmed Paşa'nın gadriyle, mekriyle nazardan sakıt oldu.
Badehu Kıbrıs fatihi kadirşinas Lala Mustafa Paşa'nın himmetiyle mezkûr 979 [1571]'de Diyarbekir'e vali tayin edildi. 983 [1575]'te azl ile Rıha, Maarra eyaletlerine ve 986 [1578]'de vezarede Şirvan valiliğine nasbedilmiş ve İran'la cenk edip Mugan ve Karabağ cihetinden dahi Osmanlı hududunu hayli ileri sürmüş ve birçok mühim kaleler zapt etmiştir.
Bu hizmederi o tarihlerde sâhib-i serîr-i saltanat olan Sultan Murad-ı sâlis'in mûcib-i takdiri olmakla, İstanbul'a bi'1-celb 992 [1516] tarihinde mühr-i sadâret uhde-i liyâkatine verilmiştir.
Bir ay sonra İran'a tekrar sefer edip evvelki seferinde hâl-ı isyanda olan Kırım hanı Mehmed Giray'ı harben kadettiği gibi, bu kere de fevkalâde ibrâz-ı hüsn-i hizmede muzaffer iken, 993 [1585] Zilkade [Ekim] veya Zilhiccesinde [Kasım] Tebriz'de terk-i hayât ederek naaşı Diyarbekir'e getirilmiş, Fatih Paşa Camii avlusundaki türbeye defnedil mistir. Şecaati, dirayeti, sadakati fevkalhad idi. Ve­fatında validesiyle bir kızından başka varisi yoktu.
İstanbul'da Valide Medresesi'ni binaya başlatmışsa da ikma­line muvaffak olmamıştır. Sonra Hadım Mehmed Mesih Paşa itmam eylemiştir.
Merhum Osman Paşa'nın türbesi kapısı üzerindeki manzum tarih budur:
Budur Sultân Murâd Hân'ın veziri Ki feth oldu elinde mülk-i Şirvan
Yedi yıl terk-i taht etti elinden Hüdâbende Muhammed Şâh-ı İran
Tatar Hân âsi oldu pâdişâha Onun re£*i olundu buna ferman

 


Koyup Şirvan'ı gitti âsi Hân'a Kesip başın yerine dikti bir hân
Dönüp Tebriz'i aldı oldu târih Cihanda nâm koydu göçtü Osman
(993/1585) "Eiy/eye ruhuna rahmet, Hâdz"dahi vefatına tarihtir.
Mezkûr medresenin tarihi budur:
Acebdir hâli dünyânın fena eyvan ü dîvânı Bu gün var ise yarın yok vezir ü mır ü  sultânı
Görün Osman Pâşâ'yı yeter fîkr edene ibret                                                       ■.
Gazalar eyledi andırdı nâm-ı Al-i Osman'ı
A.
Açıp Tebriz ü Şirvan'ı alıp Iran ü Tûrân'ı Kesip âsî Tatar Hân'ı gazada aldı meydânı
Fenaya münkalib oldu beka kaldı bir ardınca Meğer gilmân ile ol seyre gitti bâğ-ı rıdvânı
Bi-hamdillâh kodu hayr-ı halef yerine bir merdi Vezârede olan Rûmili'nin ol mîr-i mîrânı
Muhammed nâmı pâşâ-yımu'azzam mefhar-ı âlem Mezâlim defi kân Hakk hatâdan saklasın onu
Edip bu hayrı merhumun adın andırdı âlemde Anılsın adı dursun dünyâlar durdukça dîvânı
Tamâm oldukta hayr ile Vücûdî dedi târihin
Ne zîbâ medrese oldu okubililm-i rabbânî (993/1585)22 [17]
22 Hadikatü'l-cevâmi', I, 215, 216, 217; Sici/l-i Osmânî, III, 416; Kâmûsü'l-a'lâm, IV, 3126.

 


daha kavidir. Çünkü babasının valiliği iki senedir, kendisinin valiliği bir sene kadar sürmüştür. [35]
 ZÎRClRKIRAN ALİ PAŞA
Ümeradandır. 1006 [1597]'de Rakka beylerbeyi, badehu Si­vas valisi, 1012 1603]'te Tebriz beylerbeyi olmuştur. Iranîlerle olan muharebede esir olup ba'de'l-halâs 1013 [1604]'te Van'a 1014 [1605]'te Diyarbekir'e tayin edilmiştir. Bir sene kalmıştır. Diyarbe-kir'de "Zincirkıran" namıyla mevsum bahçenin buna ait olduğu muhtemeldir. Vefatı, 1015 [1606] senesindedir.40 [36]
 NASUH PAŞA
Gümülcinelidir. Sarây-ı hümâyûnda baltacılar zümresine da­hil olup çavuşlukla taşra çıkmış ve hayli zaman Zile voyvodası ve sonra kapıcılar kethüdası ve 1011 [1602]'de Nasıf Paşa'ya halef ola­rak Halep valisi olmuş ve 1013 [1604]'te azl; ve 1014 [1605] sene­sinde rütbe-i vezârede Anadolu'da türeyen Celâli eşkıyası reisi Ta-vil'in tenkili için askere serdar tayin edilmiş ve Kecdehan Ali Pa­şa'ya da Anadolu eyaleti verilip askeriyle Nasuh Paşa'ya iltihak etmesi emri verilmiştir.
Mezkûr sene Recebinin [Kasım 1605] evvelinde Nasuh Paşa, Bolvadin Köprüsü'nde Tavil'e mülâki oldu. Yaptıkları muha­rebede Osmanlı askeri bozuldu. Ekserisi tutulup Tavil'in önünde boyunları vuruldu.
Nasuh Paşa yüğrük [:revan, süratli koşan] ata binerek kaçtı. Soluğu, Seydişehri'nde aldı. Bir iki gün sonra Kütahya'ya gitti. Ali Paşa'yı   adâyet-i  kadîmesine   mebni  kendi   firarını  ona  isnat  ile
40 Sicill-i Osmânî, III, 507. 42


¥


haksız yere öldürdü; ve daha nice bî-günâh adamları katietmesi yüzünden bednam olarak mazhar-ı kahr-ı pâdişâh olacağını bildi. Seyyiatını setr için seyr-i serî' ile İstanbul'a gitti. Anadolu'dan is­timdada; şikâyete geldiğini pâdişâh-ı zaman Sultan I. Ahmed Han'a arz etti. Hazreti padişah kendini huzura celp edip istintak etti. Natûk, cerîü'l-lisân olmakla "Celâlîlerin tuğyanı, vükelânın ihma-lindendir" diye fasl-perdâzlığa [:dedikoduculuk] başladı. Bunun üze­rine padişah bizzat Bursa'ya gitmeye azmetti. Vükelâ bazı esbaba mebni mani olmak istediler, fâide-mend olmadı.
Bu sırada görülen lüzuma mebni Cezire hakimi Mir Şerefe damat olduğu için ekrâdm kulübünü celp eder mülahazasıyla Şark serdarlığına gönderildi. Ve Ayşe Sultan'ı tezevvüçle musaherete nail oldu; ve 1015 [1606] 'te Diyarbekir'e vali olup beş sene kald\. Çok servet peyda etti; ve Murad Paşa'nın vefatı üzerine, 1021 [1612] tarihinde sadrazam oldu. Şehir köpeklerinin teb'îdine teşeb­büs eyledi.
Akıl, müdebbir, şehametli idiyse de, tamahkâr, hadîdü'1-mi-zâc olup rakiplerini ezmekten geri durmazdı. Etbaı dahi türlü türlü mezalim yaparlardı. Haddizatında şekli vecîh, kıyafetli, çeri, lisanı tatlı, hizmetinde mukaddem, sözden usanmaz, mütekellim, müte-bahhir olmakla beraber, alim ve fazıl hem de gazûb ve unf-ı müfrit [:aşırı sertlik] ile mecbûl [:tabiatlı] idi.
Nihayet Nazma Taribz'nde41 yazılan ahvaline ve zuhur eden esbaba mebni 1023 senesi Ramazanının 13. Cuma günü [17 Ekim 1614] emr-i padişah ile hanakan [ıboğularak] idam edilerek aleme taze hayat geldi. Murad Paşa merhumu Diyarbekir'de zehirlediği mervidir.
Diyarbekir'de ailesinden Selvinaz Hanım namına minareli bir cami yaptırmıştır. Fakat kendi ismine izafeten yad olunur. Urfa
41 Nafmâ Tarihi, II, 122-130.

 


Kapısı  civarındaki pirinç  dingi  bu  camiin  evkafindandır.   Cami, şimdi harabe olmak üzeredir.
Kendinden   sonra  oğullarından  ikisi  bazı  rütbeye  nail  ve badehu maktul ve biri de köşe-nişîn-i uzlet olmuştur.
Nasuh Paşa,  Okmeydanı'nda  ibrahim Paşa yanında med-fundur. [37]


DlLAVER PAŞA
1024    [1615]'teüç sene 1028 [1618]'de iki sene, 1030 [1620]'de
sekiz ay ki tekerrür eden üç defa valiliğinde cem'an beş sene sekiz
ay icrâ-yı hükümet etmiştir. Aslen Çerkestir. Kdmûsü'l-a'lâm, yitâ
Tarihi*6
"Hırvatîdir" diyor ki Nazmâ'ya. muhaliftirler.
Harem-i hümâyûnda terbiye olunup çaşnigirlikle taşraya çık­mış, badehu Kıbrıs, Bağdat eyaletine nasp edilmiş tir. Nazmâfya. göre 1029 [1619]'da, Kâmûsü'l-a'lâm'a ve Salname'yç. nazaran 1030 [1620]'de Diyarbekir valiliğiyle ve Diyarbekir askeriyle Sultan Os-man-ı sânı ile Hotin seferinde bulunmuştur   ,


Sadrazam ve Serdâr-ı ekrem Hüseyin Paşa'nın mağlubiyeti ve azli üzerine, mühr-i sadâret kendisine tevdi olunarak bu genç padişahın zamanında bir sene dört ay mesned-i sadârette kalmış ve pâdişâh-ı müşarünileyhin hal£i ve şehadeti vak'a-yı hâilesinde eşkıya, hunhar asker tarafından gadren şehit edilmiştir. İstanbul'da Miskinler'de medfundur. Akıl ve tedbiri orta hâlde, halım, selim bir zat idi. Kendinin bir içoğlanı düşman tarafına kaçıp mürtet olmuştur.
Diyarbekir'in Mardin Kapısı haricinde ve iki saat mesafede yolcular için bir han yaptırmıştır. Şimdi harabedir. Urfa Kapısı'na gidilirken sağda vaktiyle Murdar Su Kahvesi ve şimdi [.. .]47 olan mahalle karşı köşede dahi bir mescit bina etmiştir. Mescitten eser kalmamıştır. Yalnız köşenin temel duvarı duruyor. Küçük Hamam\ ve şimdi Gazi Mektebi olan yeri dahi maristan  olarak yaptırmıştır. 1310 [1892]'den sonraya kadar enkazı mevcut idi

 

SİLÂHTAR MELEK AHMED PAŞA
Abaza cinsindendir. Diyarbekir'de üç defa valiliği vardır. Birinci defa 1048 [1638]'de iki sene, ikincide 1055 [1645]'te altı ay, üçüncüde yine 1055 [1645]'te Telli Mustafa Paşa'ya halef olarak yine altı ay ki cem'an üç senedir.
Harem-i hümâyûndan yetişip evvelâ silâhtar, badehu sıra­sıyla Diyarbekir, Erzurum, Halep, 1052 [1642]'de Şam, 1059 [1649]'da Bağdat, 1066 [1655]'te Van, sonra Silistre, 1069 [1658]'de Bosna eyalederine tayin olunmuştur.
1054 [1644]'te Sultan IV. Murad'ın kızı Kaya Sultan'ı tezev-vüçle musâheret-i seniyyeye nail ve 1060 [1650] tarihinde sadarete vasıl olmuştur.
66   Metinde yazılmamıştır. Salname'yc göre birinci valiliği 6 ay, ikincisi 2 sene 3
aydır. (HN)
67  ]S[atmâ,Vl, 22.
57


O şırada hazinece mudayaka olduğundan, buna bir çare olmak üzere bir taraftan bazı maaşların ve vazifelerin kesilmesine, lağvine ve bir taraftan dahi tüccarlara yeniden vergiler tarhına teşebbüs ederek hasıl olan umumî hoşnutsuzluk ve şikâyet üzerine bir sene bir aylık sadaretten sonra, 1061 [1650]'de azledilerek balâda yazıldığı veçhile Van'a, Silistre'ye, Bosna'ya gönderilmiş ve 1065 [1654]'te Halep valisi İbşir Paşa sadarete tayin olundukta, gelinceye değin, vekâlet etmek üzere kaymakam nasp olunmuş ise de, bi'1-asâle sadareti ihraz emelinde olduğundan dolayı, Ibşir Paşa'nın gelmesini müteakip Malkara'ya nefyedilmiş ve bir müddet sonra af olunarak yedi sekiz sene kadar zikri geçen eyalederde bulunmuştur.
1073 [1662] tarihinde altmış yaşında vefat etmiştir.
İstanbul Salnamesi buna Mallak Ahmed Paşa denildiği hâlde sonradan Melek'e tahvil edildiğini yazıyor.
Diyabekir'de namına mensup bir camii ve gayet zarif, dilârâ ve yarısına kadar iki yollu minaresi vardır. Cami, fevkani; ve altı, yoldur. Camie, namıyla yad olunan bir hamam ile etrafındaki dükkanları ve sair emlâk ve su vakfetmiştir.68 [53]
DEFTERDAR AHMED PAŞA
İstanbulludur. Evailinde Çivizade Mehmed Efendi dairesin­de bulunup sonra tefeyyüzle cebecibaşı ve 1072 [1661]'de baş def­terdar ve 1076 Muharreminin 22'sinde [4 Ağustos 1665] vezir ve 1086 Cumâdelâhiresinin 25'ine [16 Eylül 1675] kadar hizmetinde daim ve ondan Mısır'a vali oldu.

 


1087   Saferinin 27'sinde [11 Mayıs 1676] Mısır ahalisi, şiddet-i
tahsilinden gücenip hapis eylemeleriyle azl; ve 1088 Muharreminde
Diyarbekir'e vali naspedildi. 1089 [1678]'de azle uğradı.
1090 [1679]'da Bosna valisi ve Kamaniçe Kalesi'nin tamirine memur oldu. 1093 [1682]'de Tımışvar'a tahvil edildi. Vilâyeti aske­riyle Viyana muharebesinde bulunup 1094 [1682]'de orada eceliyle öldü.
Akıl ve rüşd sahibi idi. Oğulları Ömer Paşa ve Mehmed Bey'dir.90
1088     [1677]'de vali olmuştur. Müddeti altı aydır. Diyarbe-
kir'de namına mensup mahallede minaresiz bir camii vardır. Bu
camiin de Melek Ahmed Paşa Camii gibi altı yoldur. 137. sayfada \
adı yazılı, 208. vali Palaslı İsmail Paşa [:bu metinde [144.] sayfada
215. vali İsmail Paşa], bu camiye 1262 [1845] tarihinde kıymettar
bir çift şamdan vakfetmiştir.
Bu vakfa ait şu:
Vakf-ı İsmâîl Pâşâ'dır bu zîbâ şam'dân Câmic-i pür-nûr-ı Defterdâr'ı kıldı şuledir
Defter-i a'mâline yazsın kirâmen kâtibin Nâil-i ecr-i cezîl etsin Cenâb-ı Girdigâr
kıta-yı garrâ, ismi bilinmeyen bir şâir-i mahir tarafından inşa ve bir hakkâk-ı zî-iktidâr her iki şamdana sülüs ve nefis hatla ve kabartma suretiyle nakşetmiştir. Camiin müezzinler mahfilinin kâin olduğu duvarın şark cihetinde ve pencere üzerinde, sonradan başka mahalden nakil ile konulan zîrdeki tarih kitabesinin altında, 972 [1564] rakamı yazılmışsa da, yanlıştır. Çünkü 972 [1564] senesinde vali olan, Behram Paşa Camii'nin banisi Halhallı Behram Paşa'dır, (13. sayfadaki 13. vali).
90 Sidll-i Osmâm, I, 223.
73


Camiin binası, dolambaçlı ta'miye ile 1090 [1679] tarihinde ikmal edildiğini gösteriyor. Ahmed Paşa'nın valiliğe tayini, 1088 [1677] ve müddet-i memuriyeti altı aydan ibaret olduğuna göre camiin binasına o altı ay içinde yani 1088 [1677] tarihinde başlan­mış ve iki senede ve 1090 [1679] tarihinde ikmal edilmiştir. Ve iki sene zarfında itmam edilen külfetsiz bir cami olduğunu erbabı anlar.
Kitabe de budur:
Eyleyip ihyâsına Ahmed kulun Etti sacy ey pâdişâh-ı lâ-yezûl
Cümle makbul içre yâ rabb bu dahi Dilerim hayr bulup ede duhûl
"Dâl" ile çün târihi oldu tamâm Dâll eyle olduğuna hayrın kabul
"Hayrın":                                           830
"Kabul":                                            138
"Cümle":                                             78
"Makbûl"un "mîm"i:                               40
"DâT'da harf-i "d":_____________________ 4
1090
Diyarbekir'de Defterdar Camii'nin banisi kudattan olup tahvîl-i meslek ile 998 [1589] tarihinde Diyarbekir defterdarı olup badehu bi't-terakki Sivas beylerbeyi ve 1012 [1603]'te Van beyler­beyi olup 1013 [1604]'te vefat eden ve ismi Sicill-i Osman?de91 yazılı olan Sarı Ahmed Paşa'dır. Diyarbekir Salnamesfin.de. bu camiin 83. [:bu metinde biyografisi işlenmekte olan 86.] vali olarak 1088 [1677] senesinde gelip altı ay valilik eden Defterdar diğer Ahmed Paşa'nın bani gösterilmesi yanlıştır. Camideki kitabe ve tarih dahi lede'l-hesâb bunu teyit ediyor. Cami, 1003 [1594] senesinde ikmâl
91  Sicill-i Osmâm\l,201.
74


Oğlu müderris Mehmed Bey, 1127 Zilkadesinde [Ekim 1715] terk-i hayât etmiştir. Diğer oğlu da Mustafa Paşa'dır.113

KÖPRÜLÜ ABDULLAH PAŞA
Tercüme-i hâli, 65. sayfada yazılı 70. [:bu metinde [68] say­fada 74.] vali Sadr-ı şehîd Mirahor Merzifonlu Mustafa Paşa'nın ikinci oğludur. 1112 Şabanının 2'sinde [12 Ocak 1701] Şeyhülislâm Feyzullah Efendi'ye damat olmuştur.
O günlerde vezaret rütbesiyle kubbenişin oldu. Müteakiben nişancı ve 1114 [1702]'de İstanbul kaymakamı ve o sene içinde Hanya ve 1117 [1705]'de Sakız ve 1119 Rebiülevvelinde [Haziran 1707] Sivas ve 1121 [1709]'da Trabzon ve 1122 [1710]'da Eğriboz, badehu tekrar Hanya ve 1124 [1712]'de saniyen Trabzon ve 1126 [1714]'te Musul ve 1127 [1715]'te Aydın valisi ve 1128 [1715]'te Kudüs ve Hamîd sancaklarıyla Mora seraskeri ve mezkûr sene Zil­kadesinde [Ekim 1716] İnebahtı muhafızı ve 1129 [1716]'da Şam ve 1130 [171-7]'de Diyarbekir ve 1132 Rebiülevvelinde [Ocak 1720] Erzurum valisi ve 1135 Zilkadesinde [Ağustos 1723] Van vilayetiyle Azerbaycan ve Tebriz seferi seraskeri naspedildi.
1137 [1724]'te Tebriz'i feth ederek Nadir Şah ile mükâle-meye memur oldu; ve 1138 [1725]'te seraskerlikten ba'de'1-azl 1139 [1726]'da Sayda ve 1141 Muharreminde [Ağustos 1728] Kan-diye ve o sene Zilhiccesinde [Haziran 1729] Mısır ve 1144 Muhar­reminde [Temmuz 1731] Kandiye ve 1145 Rebiülevvelinde [Ağus­tos 1732] Bender ve Şevvalinde [Mart 1733] Konya ve 1146 [1733]'te tekrar Mısır valisi oldu. 1147 [1734]'te tekrar İran seferi seraskeri tayin edildi; ve 1148 [1735]'te Sultan I. Mahmud zama­nında Acemlerle yeniden ateş-i harb parlamakla arslancasına vuku-bulan bir muharebede şehiden irtihal etti.
Babası, Macaristan muharebesinden sonra 65. sayfada [:bu metinde [68] sayfada] yazıldığı üzere idam edildi. Ve oğlu Abdur-rahman Paşa da kendinden dokuz sene evvel Hemedan çenginde şehit olmuştur.
97


Yeni Kapı'yı açmış ve bedeni tamir etmiştir.119
Müşarünileyh; âkil, reşid, şeci, müdebbir, adil, munsıf, müca­hit, alim, şair idi. [104] Arabî eş'ârını havi mürettep divanı vardır, Beyrut'ta tabedilmiş tir. Oğlu Ebû Naile, "el-İfâdetu'l-mukni'afzkîrâ-atz%e'immeti%erba'a"n&rnıri.dak± eseri telif etmiştir.
Müşarünileyh Abdullah Paşa, Câmi'-i Nebî'nin cenubunda bir darulkurra yaptırmış idi. 1303 [1885] târîh-i hicrîsinde tamir edildikten sonra, mahkeme-i şer'iyye, Kadı Mekki Bey zamanında oraya nakledildi. Kâdî-ı mumaileyh, bu [. ..]120 tamirine muaccem olduğunu ima etmeksizin [şu beyitieri söylemiştir]:
Dil-i âşık gibi vîrân ü harâb olmuş iken Yapılıp mahkeme oldu hele darulkurra
Kâdî-i belde idi söyledi Mekkî târîh
Dâima evc-i âlâda ola şer'-i garrâ (1303/1885)
Seferberlik evveline kadar duruyordu. Sonra yıktırıldı. Yola alındı. Bunun karşısında ve camiin duvarına bitişik bir sebil de bina etmiştir. Kubbesinin içinde kerimesi ve ailesi medfundur. Diyarbe-kirli Hamı merhumun bir kasidesi vardır.
Abdullah Paşa, Şeyhülislâm Feyzullah Efendi'nin kızı olan zevcesi Zübeyde Hanım için 30 cüzü havi gayet nefis bir hada yazılmış Mushaf-ı şerifi 1133 [1720]121 tarihinde vakfettiği ve üze­rinde kendisinin mührü bulunduğu Nakîb-i merhum Hacı Mesud
1,9 Bu cümle [103] sayfanın en altına yeri belirtilmeksizin muhtemelen sonradan konulmuştur. [103] sayfanın sonu ile [104] sayfanın başı arasında metin akışı, bu cümleyi arada kabul etmeyecek şekildedir. Bu nedenle cümle buraya yerleştirildi. (HN)
120  Bir kelime okunamıyor. (HN)
121    Tarih böyle yazılıdır. Abdullah Paşa, 1132 Rebiülevveünde [Ocak 1720]
Erzurum valiliğine atanmıştır. (HN)
98


Bey'in hanesinde el-yevm mevcut bulunan nüshalar arasıra bazı hatimlerde tilâvet ve istis'âd olunur. [105]

ÇETECİ ABDULLAH PAŞA
Diyarbekir'e tabi Çermik kasabasmdandır. Diyarbekir'de beş defa valiliği vardır. 1153 [1740]'ta bir sene, 1157 [1744]'te bir sene
137    Son iki paragraf, müteakip  sayfanın altına sonradan ilâve  edilmiştir,  ikinci
paragraf da birinciden sonra ilâve edilmiş bir not olarak görünüyor. (UN)
138  Sicill-i Osmânî, III, 535, 536; Salname.


on ay, 1163 [1749]'da bir sene altı ay, 1165 [1751-1752]'de yine bir sene altı ay, 1173 [1759]'da sekiz buçuk ki cem'an altı sene altı buçuk aydır.
Sicill-i Osman?,139 bulunduğu memuriyetleri sırasıyla şöyle ya­zıyor, iptida vezirlere leventbaşı olarak şecaade kesb-i iştihar etti. Bu sayede mîrimîrân payesine nail oldu. 1152 [1739] Sivas ve 1153 Cumâdelâhirinde [Ağustos 1740] Diyarbekir ve 1154 Muharre­minde [Mart 1741] Rakka beylerbeyi ve 1157 Ramazanının 26. gününde [2 Kasım 1744] rütbe-i vezârede tekrar Diyarbekir ve 1159 Ramazanında [Eylül 1746] Adana ve 1160 Rebiülevvelinde [Mart 1747] Faş ve mezkûr sene Ramazanında [Eylül 1747] Van ve 1161 Cumâdelûlâsında [Nisan 1748] Trabzon ve 1162 Zilhicce­sinde [Kasım 1749J üçüncü olarak Diyarbekir ve 1164 Cumâdelû­lâsında [Mart 1751] Erzurum ve 1165 Rebiülevvelinde [Ocak 1752] dördüncü olarak Diyarbekir ve 1166 Recebinde [Mayıs 1753] Ana­dolu ve 1167 Recebinde [Nisan 1754] tekrar Erzurum ve 1168 Saferinde [Ekim 1754] tekrar Sivas ve 1170 Zilhiccesinde [Ağustos 1757] Halep ve 1171 Saferinde [Ekim 1757] errıîrülhâc ve Şam valisi olup 1172 Rebiülâhirinde [Aralık 1758] kendisine taltîfnâme-i hümâyûn gönderildi.
Emîrülhâclığında urban eşkıyasıyla olan muharebesi dillerde destan oldu. Mekke-i mükerreme emiri Şerif Müsâid, müşarüni­leyhin iş'ârı üzerine azl; ve kardeşi Cafer'in tayin edilmesinden münbais infiale mebni, Şerif Müsâid'in şikâyet ve iftirası, hasbe'l-îcâb nazar-ı dikkate alınarak müşarünileyh, 1173 Rebiülevvelinde [Ekim 1759] beşinci olarak Diyarbekir'e gönderildi. Gurre-i Receb-de işe başlamıştır.
1174 senesi Rebiülevvelinin 15. Pazar gecesi [25 Ekim 1760] saat yedide gök gürler, şimşek çakar, yağmur yağarken, bu dâr-ı
ı» Sicill-i Osmâm, III, 382. 108


fenadan gülsen-sarây-ı adn-ı câvîde [İli]140 göçtü. Diyarbekir'de Dağ Kapısı haricinde Cinobaşı denilen kabristana defnedildi. O mevkideki mezarlar ref edildi. Yeri malûm değildir.
Diyarbekir'in namlı şuarasından Abdulgafur Lebib Efendi, müşarünileyhin vefatına tamiyeli olarak:
Düştü bir mısra' onun fevtine târîh Lebîb Ni'am-ı aff ola zâdı Çeteci Pâşâ'nın (1154/1741)
beytini söylemiştir.
Müşarünileyh, herhangi mahalle gitmişse muvaffak olmuş­tur. İran muharebesinde ibrâz-ı hizmet ve cesaret etmiştir. Maarif ve edebden behresi ve tabî'at-ı şi'riyyesi var idi. Yazısının güzelliği meşhurdur. Valilik ettiği yerlerde celi hat ile kıtaları vardır. Diyar1 bekir'de Kale Camii'nde medh-i Nebeviyi, aleyhisselâm, muta-zammin olan:
Belega'l-'ulâ bi-kemâlihi Keşefe'd-ducâ bi-cemâlihi
Hasunet cemî'u hisâlihi Sallû aleyhi ve âlihi
neşîde-i garrâyı büyük ve uzun bir tahtaya yazarak duvara asmış idi.
Terizb-i %?bâ, Enhâru'I-cinân fî vicdani âyâti'l-Kur'ân namlarıyla mevsûm iki eser-i kalemi, fazl ve irfanına şahittir.
Çermik'te de [1170/1756]141 tarihinde güzel bir medrese yap­tırmıştır. Kısm-ı aczamı hâlâ mevcuttur. Müzakere odasının üzerin-
140   Metinde [106]. sayfayı takip eden sağ sayfa ile ondan sonraki sol sayfa boş
bırakılmıştır. Yazarın sayfanın sağ üstüne koyduğu sayfa numaraları [106]'dan
sonra [107] şeklinde devam ederek boş sayfaları dikkate almamıştır. (HN)
141   Tarih, metinde boş bırakılmış. el-Ce%fre'nin M.wtasarTaribfnde. de "tarihi şudur"
(s. 338 valiler bölümü) denilerek tarih verilmemiş. Kitabeye göre bu medrese,
1170/1756'da yapılmıştır. (HN)

 

KİKt ABDÎ PAŞA
Babası, Şibli Paşa'dır. Diyarbekirlidir. Kapıcıbaşi ve sonra mîrimîrân olup 1193 [1779]'da İçil 1194 [1780]'de Adana; 1195 [1780]'de tekrar İçü 1196 [1781]'de vezaretle Diyarbekir; 1198 [1783]'te Halep ve Rakka 1199 [1784] tekrar Diyarbekir, 1200 Sa-ferinde [Aralık 1785] Sivas ve o sene Zilhiccesinde [Eylül 1786] üçüncü olarak Diyarbekir valisi ve Küçük Alioğlu'nu tedibe me­mur oldu. Gavur Köyü'nü, Midyat'ı vurup ıslâh eyledi. Ba'de'l-hizmet 1201 Zilkadesinde [Ağustos 1786] Mısır'a vali oldu. 1203 [1788]'de azl ile Halep'e gelmiş, orada vefat etmiştir.
Emr-i idareye kadir, vukuflu bir vezir idi. Her üç valiliğinde Diyarbekir'de üç sene altı buçuk ay kalmıştır. Diyarbekir'de sülale­sinden maruf bir aile vardır. Merhumun vaktiyle Abdal Dede Ma­hallesinde büyük bir konağı var idi. Harabe olmuştur, arsası duruyor.171
Halep, Diyarbekir salnameleri ile Sicill-i Osmânî arasında târîh-i nasbırida ihtilaf varsa da, herhalde SicilP\x\ ifadesi doğru olacaktır.
Merhumun Diyarbekir'de vefat ederek Mardin Kapısı'nda Şemsîler mevkiindeki mevcut mezarına defnedildiği, akrabası tara­fından beyan olunuyor.
DÎYARBEKtRLÎ ŞEYHZADE İBRAHİM PAŞA
Diyarbekir'de iki defa valiliği vardır. Birisi rütbe-i vezârede 1214 [1799]'da bir sene, ikincisi 1223 [1808]'da altı senedir. 1215'te Rebiülâhirinde [Ağustos 1800] Cidde valisi ve emirülhac ve Medî-ne-i münevvere muhafızı olmuştur. Adana'da da valiliği vardır. 1229 senesi Zilkadesinde [Ekim 1814] vefat etmiştir.
Mezarı, Fatih Paşa Camii'nin şarkındaki kabristandadır. Me­zarı taş levhasında celi hatt ile şu kitabe yazılıdır:
(fHâ%a merkadu merhum ve mağfur Diyarbekir vâlz-i esbakz ibrahim Paşa âmelehullâhu bi-lutfihi mâyuhibbu ve mâyeşâu ve arda men lâdehu ve tayyebe serâhu ve ce'ale'l-cennete mesvâhu el-arîfu bi-Şeyh^ade ekremehullâhu bi'l-husnâ ve'^-^iyâde hasretlerinin rûh-z şerifleri için fatiha sene, 1228 [1813].,yi89
Merhûm-ı müşarünileyh, şair olup "Hafîd" tahallus eder­lerdi. Bazı eş'ârı, Emîrî Efendi merhumun Te^kire-i su'arâyz yimid adlı eserinde vardır.
KURT İSMAİL PAŞA
Ardahan hanedanındandır. Diyarbekir'de süvari miralay­lığından liva, badehu ferik olmaksızın, Derviş Paşa'nın gösterdiği lüzum üzerine yekten müşirlik payesine terfi ile 1285 [1868]'de Diyarbekir'e vali olup yedi sene dokuz mâh valilik etmiştir.
Ref-i livâ-yı isyan eden Şemmer şeyhi Abdulkerim'in der-esti için Musul'a gitmiş ve merkumu Katîfli Mansur Paşa vasıta­sıyla tutturduktan sonra, 1287 [1870]'te Musul'da sulben idam ederek dönmüştür.
1304 [1866] senesinde Hemund askerinin tenkili için İstan-uFdan Musul'a azimede, silâh istimal etmeksizin, mezkûr aşiret rüesasını tutup müteferrik mahallere nefyen göndermiştir.
Dağ Kapısı haricindeki kışlaları, hükümet konağını, camii, evrak mahzenini, ıslahhaneyi, iki büyük havuzu, zaptiye koğuşunu, zabıta dairesini, ahırı, burçlu hapishanesini, polis odasını, gureba hastanesini, 21 dükkânı, bir kahvehaneyi, bir fırını, bir dabbağ-aneyi, beş çeşmeyi yaptıran, şose tarikini açtıran, hamravat suyu­nun yolunu tâthir eden, kendidir.
Ergani'de Zülkifl-i nebî, aleyhis s elamın türbe-i şerîfesi ittisa­linde züvvâra [:ziyaretçilere] mahsus bir daire ve sarnıç inşa ettir­miştir.
Abdülgani Fahri Bulduk:Diyarbakır Valileri.Yayına hazırlayan Dr.Eyyüp Tanrıverdi.Dr.Ahmet taşgın.Ank.2007


SARI ABDURRAHMAN PAŞA
Darende hanedanındandır. Hüseyin Paşa'nın yeğenidir. İstanbul'a gidip kapıcıbaşı ve 1168 Şevvalinde (Temmuz 1755] çavuşbaşı ve 1169 Şevvalinde [Haziran 1756] vezir olarak Maraş ve 1171 [1757]'de Çerde başbuğluğuyla Trablusşam ve 1172 [1758] Konya valisi olup 1173 Zilkadesinde [Haziran 1760] Darende'de ikamete ferman sadır olmuştur. Badehu 1175 [1761]'de Trabzon ve 1176 [1762]'de damimeten Aydın valisi olup bâ-emr-i âlî orada Muhassıl Yılanlızade'yi tedip eyledi. 1177 [1763]'te Diyarbekir va­lisi olup üç sene kalmıştır. 1180 [1766]'da seraskerlik sıfatıyla Erzu­rum valisi olup o sene vefat etti.
Talîkül-lisân, nüktedân, maârif-âşinâ bir zat idi. Maraş'a ten-kîl-i eşkıya hususundaki hizmeti Târih-i l^âszft^151 yazılıdır.
Diyarbekir'de Ulu Cami'de bir kütüphane yaptırmıştır. Dört yüzden ziyade mütenevvi nefis kitaplar da ilâveten vakf etmiştir. Hanzade Mahallesi'ndeki harabe Paşa Hamamı ki şimdi mahzen­dir, bunun evkafındandır. Şimdi kütüphane, mesdûd hükmün­dedir.
Müşarünileyhin oğlu, müderrisinden Sadaret müftüsü Mus­tafa Bey, 1191 Zilhiccesinin 15'inde [14 Ocak 1778] ölmüştür.152 [116]

Abdülgani Fahri Bulduk:Diyarbakır Valileri.Yayına hazırlayan Dr.Eyyüp Tanrıverdi.Dr.Ahmet taşgın.Ank.2007

 

1780--1838Osmanlı Diyarbakır valileri
Doç.Dr.İbrahim Yılmazçelik1 .Bütün Yönleriyle Diyarbakır sempozyumu.27-28 Ekim.2000..s.279
Azimzade Abdullah paşa
Cemaziyelevvel 1206'da (Ocak 1792) içel, Cemaziyelevvl 1208'de (Aralık 1793) Anadolu ve ardından Haleb, 1210'da (1795/96) şam ve sonra Maraş ve 1213'de (1798/99) Diyarbekir valiliği eklenmesiyle Mısır valisi ve 1214'de (1799/1800) şam valisi olup Safer 1222'de (Nisan 1807) azledildi. Rebiyülevvel 1223'de (Mayıs 1808) Rakka valisi olup azledildi. 1227'de (1812) Hamid sancağı mutasarrıfı olup 1228'de (1813) Hama'da vefat eylemiştir. Yaşı 90'ı aşkm olup Hama'da vakıfları ve büyük bir medresesi vardır. Oğlu Halil Paşa olup Sultan Abdulaziz devrinde( 1861-1876) şam'da vefat eylemiştir, diğer oğlu ise Hafız Bey'dir'481.
Mikdad Ahmed Paşa: Canikli Ali Paşa'nm ikinci oğludur. Gençliğinde, Rebiyülevvel 1192'de (Nisan 1778) vezirlikle Sivas valisi olup o sene şev-val'de (Ekim) azledildi ve vezirliği kaldırıldı. 1195'de (1781) vezirliği tekrar verilerek Amasya mutasarrıfı oldu. Muharrem 1197'de (Aralık 1782) Konya, Ramazan 1198'de (Temmuz-Ağustos 1784) ikinci defa Trabzon val­isi, Cemaziyelevvel'de (Mart 1785) Çerde başbuğluğu ile Trablusşam, Ramazan'da (Temmuz) ikinci defa Konya, 1200'de (1786) Sivas, 1201 (1787) sonlarında Halep, 1202'de (1787/88) Diyarbekir valisi olup o sene vezirliği kaldırıldı. 1205'de (17890) tekrar vezirlikle asker sürücüsü oldu. O sene Rebiyülahir'de (Kasım 1790) yine vezirliği kaldırılarak Filibe'ye gön­derilmiştir. 1206 sonlarında (1792 ortaları) katledildi. Muharrem 1207"de (Ağustos-Eylül 1792) kesik başı Karacaahmet'e defnedildi'491.
Yeğen Hacı Mehmed Paşa: Alaiye'de Marulla kasabasmda serdengeçti ağalarından Yusuf Ağa'nm oğlu olarak 1139'da (1726/27) doğdu. 1155'de (1742) istanbul'a gelip Belgrad serdengeçti ağası oldu. Oradaki kötü halin­den dolayı Alaiye'ye sürgün edildi. Orada da kötü halinden dolayı kaçarak istanbul'a geldi. Suçu affolunarak Eflak serdarı oldu. Sonra turnacı, saK-soncu, 1186'da (1772/73) zağarcıbaşı ve Muharrem 1187'de (Nisan 1773) kul kethüdası olup harpte bir muharebeyi kazanmıştır. 17 Rebiyülevvel 1187'de (8 Haziran 1773) yeniçeri ağası oldu. 16 şa'ban'da (2 kasım) vezir­lik verildi. 2 Cemaziyelahir 1188'de (10 Ağustos 1774) sedâret kaymakamı olup orduya geldi. 25 Receb 1188'de (1 Ekim 1774) ilaveten Aydın muhas-sılı olup o günün ikindisinde Silistre valisi olarak ağalıkdan da azledildi. 1189'da (1775) Vidin, Zilhicce 1189'da (şubat 1776) ikinci defa Silistre ve Cemaziyelevvel 1191'de (Haziran 1777) Kırşehir, 1193'de (1779) Anadolu valisi olup, 1194'de (1780) Alaiye'ye girişinde vezirliği kaldırılarak ikamete memur oldu. 1195'de (1781) vezirliği geri verilip Hotin muhafızı olup 1196'da (1782) Tırhala ve 19 Cemaziyelevvel'de (13 mayıs 1782) Rumeli valisi olup 16 Ramazan 1196'da (25 ağustos 1782) sadrazam oldu. 25 Muharrem  1197'de (21 Aralık  1782) azledilerek Vidin valisi olup 23

  1. M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, C.I, s.79-80. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 267.
  2. M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, C.IV, s. 1092-93. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 267.

Cemaziyelahir 1198'de (14 Mayıs 1784) inebahtı, Muharrem 1199'da (Kasım-Aralık 1785) Mısır ve Zilhicce 1200'de (Ekim 1786) Diyarbekir val­isi oldu. 1201'de (1786/87) azledildi. Harpde Vidin seraskeri, Zilhicce 1201'de (Eylül-Ekim 1787) Selanik valisi, Muharrem 1202'de (Ekim-Kasım 1787) ismail sürücüsü ve serasker olup 25 Safer 1202'de (6 Aralık 1787) yolda Köstence'de vefat etti. Hareketli, hırslı, tedbirliydi. Oğlu Yusuf Bey'dir(50).
İzzed Mehmed Paşa: Safranbolulu'dur. 1201(1786-87) Tarihinde Diyarbekir'e vali olmuşdur.2 Ay kadar kalmışdır.Daha sonra sedarete geçmiş ise de kısa bir süre sonra azl edilmişdir'51'.
Ebubekir Paşa: 1201 tarihinde birinci defa gelerek 6 ay kadar kalmış ikinci defa 1209 taüorihinde gelerek iki defa Diyerbekir'de valilik yap­mıştır. Sonra şeyhülharam olmuşdur.'52'
Finiz Paşa: Beylerden olup şevval 1201'de (Temmuz-Ağustos 1787) Rakka valisi ve vezir olmuştur. 1202'de (1787/88) Diyarbekir valisi oldu. 1203'de (1788/89) ayrılıp Yedikule'de tevkif edildi. Sonra Midilli'ye gönder­ildi ve orada vefat etmiştir'53'.
Abdi Paşa (Seyyid, Hacı): Ankaralıdır. Mîrimîran olarak savaşı gitti, iyi hareketi dolayısıyla vezirlik verildi. 1203'de (1788/89) harpte iken Diyarbekir valisi olup Cemaziyelevvel 1209'da (Aralık 1794) Çirmen ve Edirne valisi oldu. şevval'de (Nisan-Mayıs 1795) Silistre eklendi, sonra Konya valisi oldu. Receb 1210'da (Ocak 1796) Vidin valisi oldu. 1212'de (1797/98) Vidin'de şehid olmuştur'54'.
Süleyman Paşa: Zorluoğlu'nun kethüdasıdır. Özi Ağası olup Eylül 1779 da Yeniçeri Ağası olmuş 1781 de azledilmiştir. 1782 de RUmeli payesiyle Hotin muhafızı olup 1787 de Köstendil mutasarrıfı oldu. 1203 de (1788-89) vezirlikle Rusya muharebesine memur olup 1204 (1789-1790) Diyarbekir valisi olmuş 1205 (1790-1791) de ayrılmıştır'55'.
Ferhad Paşa: Bostancı Ocağı'ndan yetişip haseki, Ceaziyelevvel 1200 (Mart 1786) sonlarında bostancıbaşı, 8 Muharrem 1204'de (28 Eylül 1789) vezir rütbesiyle Rumeli sürücüsü, sonra Hotin valisi ve 1205'de (1790/91) Diyarbekir valisi oldu. 1207'de (1792/93) azledildi. 1209'da (1794/95) Adana eklenmesiyle Silistre muhafızı, bir-iki ay da Selanik valisi, Cemaziyelevvel   1210'da  (Kasım   1795)   inebahtı,   ardından  Hanya ve

  1. M. Süreyya; Siclü-t Osmanî, C.IV, s. 1077. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 269.
  2. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerinin Terâcim-i Halleri, s. 269.
  3. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerinin Terâcim-i Halleri, s. 269.
  4. M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, C.II, s.538. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 270.
  5. M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, C.I, s.54
  6. M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, C.V, s. 1543. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 270.

Rebiyülevvel  1211'de (Eylül  1796) Kandiye valisi oldu. Cemaziyelevvel 1213'de (Ekim 1798) vefat etmiştir'561.
Yusuf Ziyaeddin Paşa: Gürcüdür. Mîrâhûr Mustafa Paşa'nm kölesi olup onun oğlu suddûrdan ibrahim Bey'in dairesinde ilim tahsiliyle Ispanakçı Mustafa Paşa'ya enderun ağası oldu. Sonra Halil Hamid Paşaya intisab ederek sırasıyla silahdarı olmuşdur. Vefatında irsâl-ı lihye ile maden-i hümâyûn emini oldu. Orada iken mîrimîran ve 1207'de (1792/93) vezirlik verildi. 1208'de (1793/94) Diyarbekir ve 17 Rebiyülevvel 1209'da (12 Ekim 1794) ilaveten Erzurum valisi olup 1211'de (1796/97) ilaveten Çıldır valisi oldu. 1212'de (1797/98) talebiyle Çıldır'dan azledilerek ilaveten Trabzon valisi oldu. 8 Rebiyülevvel 1213'de (20 Ağustos 1798)' sadrazam olup 15 Cemaziyelevvel'de (25 Ekim) istanbul'a geldi. 21 Muharrem 1220'de (21 Nisan 1805) istifa ile Beylerbeyi'ndeki evine çekil­di. Ardından Trabzon valisi olup Muharrem 1222'de (Mart 1807) Erzurum valisi ve şark seraskeri oldu. 18 Receb 1222'de (21 Eylül 1807) Bağdad ve Basra valisi oldu. Bir ay sonra Konya ve sonra Haleb valisi oldu. 14 Zilka'de 1223'de (1 Ocak 1809) ikinci defa sadrazam olup Haleb'den 8 Rebiyülevvel 1224'de (23 Nisan 1809) istanbul'a geldi. 16 Rebiyülahır 1226'da (10 Mayıs 1811) azledilerek Dimetoka'ya sürülmüş ve sonra maden eminliği üzerinden kaldırılmıştır. Muharrem 1231'de (Aralık 1815) vezirliği tekrar verilip Ağrıboz ve Karlıili muhafızı ve 12324de (1817) Sakız muhafızı olup 1234'de (1819) orada vefat etti. Sakız'da şeyh ilyas Türbesi'nde medfundur. şair, münşi, gayretli, akıllıydı. Mısır'ın fethinde hayli hizmeti görüldü. Ancak zevcesi Kandilli Hamamı ustalarından Ayşe Hanım'a mahkumdu. Bu hanım Zilhicce 1226'da (Aralık 181 l/Ocak 1812) vefat edip Selimiye'ye defnedilmiştir'571.
Hasan Paşa: Zihnelidir. Yükselerek kapıcıbaşı oldu. Serveti olmakla ordu defterdarı ve kıla tamiri memuru oldu. Sonra Surre Emini olup şaban 1202'de (Mayıs 1788) vezirlikle isakçı muhafızı oldu. Sonra ismail seraskeri oldu. Savaşlarda bulunarak Rusya'ya esir düştü. 50 bin kuruş harçlık gönderildi. Savaştan sonra kurtulup dağlı eşkiyasınm takibine memur oldu. 1208'de (1793/94) Silistre'ye dönüp 1209'da (1794/95) Diyarbekir valisi olduysa da aynı yıl azledildi. 1210'da (1795/96) Kocaeli mutasarrıfı olarak Hakkı Paşa maiyetinde memur olup sonra vezirliği kaldırıldı. Muharrem 1213'de (Haziran-Temmuz 1798) vezirliği verilerek Boğaz muhafızı, Edirne valisi ve Cemaziyelahir'de (Kasım) ilaveten Rumeli valisi olup Zilka'de'de (Nisan 1799) Edirne'den ayrıldı. Safer 1214'de (Temmuz 1799) vefat eyledi'58'.

  1. M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, C.II, s.518. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 270.
  2. M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, C.V, s. 1701-1702. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 270.
  3. M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, C.II, s.633-634.

Ali Paşa: lakabı Alo Paşa'dır. Cezayirli Hasan Paşa'nın adamların-dandır. Bir çok yüksek memuriyetlerde ve valiliklerde bulunmuş kah azl kah nasb edilmişken bilahare vezaretle 1210(1795-96 tarihinde Diyarbekir valisi olub iki sene sekiz ay kalmışdır.'591
Salih Paşa: Bir çok parlak memuriyetlerde bulunarak 1212(1797) tar­ihinde Diyarbekir valisi olmuşdur. Akil bir adam idi(60).
Silahdar Hacı İbrahim Paşa: Halebli'dir. 1212 tarihinde şam'da vali iken aynı tarihte Diyarbekir'e gelmişdir. Altı ay kalmışdır'611.
Şeyhzade İbrahim Paşa (Seyyid): Diyarbekirlidir. Kapıcıbaşı olup Urfa müsellimi idi. Moranlı Abdi Bey'in birçok malını çıkarmasına mükafaten Cemaziyelevvel 1211'de (Kasım 1796) vezirlikle Rakka valisi, 1214'de (1799/1800) Diyarbekir valisi, Rebiyülahır 1215'de (Eylül 1800) Medine muhafızlığıyla Cidde valisi ve 1223'de (1808) ikinci defa Diyarbekir" valisi olup 1229'da (1814) vefat etmiştir. Mezarı Diyarbekir'deki Fatih Paşa Camii yanıdadır. Sadık, doğru, terbiyeliydi. Oğlu Osman Paşa'dır'621.
Çorumlu Hüseyin Paşa: Buna Fındık Hüseyin Paşa da derler. Çorum­ludur. Kapıcıbaşı olarak izmit mutasarrıfı ve 1213'de (1798/99) vezirlikle Karası valisi olup 1215'de (1800/01) Diyarbekir valisi olarak 1216'da (1801/02) azledildi. Sonra Maraş valisi olup 1223'de (1808) azledilmiştir. Zalim talduğu için döktüğü kanlara bedel olarak Sivas'da idam edilmişdir'631.
Osman Paşa: Gürcüdür. Kapıcıbaşı, Rusya harbinde mîrimîran ve dalkılıç başbuğu olup hizmet göstermekle 1205'de (1789/90) vezirlik veril­di. 1206'da (1791/92) Keşan'da oturdu. 1210'da (1795/96) Vidin muhafızı, ardından Silistre valisi, Safer 1213'de (Temmuz-Ağustos 1798) Anadolu valisi, Ramazan 1213'de (şubat 1799) Bosna valisi, Zilka'de 1213'de (Nisan 1799) Selanik ve sonra Rumeli valisi olup muhafız sıfatıyla Berkofça'da oturdu. Zilhicce 1215'de (Nisan-Mayıs 1801) Diyarbekir valisi olup Muharrem 1217'de (Mayıs 1802) Bosna valisi oldu. Sonra silistre'ye vali edildi. Birkaç ay sonra Anadolu valisi oldu. Cemaziyelevvel 1218'de (Ağustos-Eylül 1803) Erzurum valisi olup 18 Cemaziyelevvel 1218'de (5 Eylül 1803) vefat etti. Rumeli'de haylice hizmeti görülmüştür. Oğlu Ahmed Bey 1212*de (1797/98) kapıcıbaşı oldu'641.
Zühdü İsmail Paşa: Enderun'da yetişmiştir. 2 Ağustos 1801 tarihinde vezirlikle Konya ve Diyarbekir valisi olmuştur. Eylül 1802 tarihinde Sivas valiğine getirilmiştir. 1820 de vefat etmiştir. Sarayın damatlarındandır'651.

  1. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 270.
  2. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 271.
  3. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 271.
  4. M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, C.III, s.785-786. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 271.
  5. M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, C.III, s.716. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 271.
  6. M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, C.W, s. 1305.
  7. M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, C.V, s. 1230-1231. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 267.

Mehmed Paşa: Ebû Merak Mehmed Paşa olarak da bilinir. Gazzeli'dir. Yusuf Ziya Paşa'mn dikkatini çekerek mîrmîran rütbesiyle Hayfa mutasar-rıfi olup 1215 de (1801-1802) vezirlik verilip 1216 da Mısır valisi ve sonra Emir-i Hav oldu ve serdarın dönüşündü Yafa muhafazasında kaldı. O sene Konya valisi olduysa da ardından yine Emir-i hac oldu. Buradan Diyarbekir valisi oldu. şaban 1203 de ( Kasım-Aralık 1803) Sivas valisi ve sonra Cidde'ye vali oldu. 1219 da (1804-1805) bir miktar askerle şam'a gitti. Sonra yine Sivas valisi oldu. 1221 de (1806) azledilerek vezirliği kaldırılıp Halep'de ikamet ettirildi. 1227 de (1812) de fesada buluaştığın-dan idam edildi'66'.
Köse Paşa-zâde Veliyüddin Paşa: Köse Mustafa Paşa'mn oğludur. Kapıcıbaşı ve mîrimîranlıkla elviye mutasarrıfı oldu. Nisan 1803 tarihinde vezir rütbesiyle Sivas valisi olmuştur 1804-1805 tarihleri arasında Diyarbekir valiline getirilmiştir. Bu yılın onunda azledilmiştir. 1809 da Sinop Alaiye mutasarrıfı olmuştur. 1813 de vefat etmiştir'67'.
Hüsrev Mehmed Paşa: Abazadır. Çavuşbaşı Said Efendi'nin kölesi olup, Enderun'an yetişmiştir. 1800 de Karahisar mutasarrıfı ve 1801 de vezirlik rütbesiyle izmit valisi olmuştur. Nisan 1804-1805 taihleri arasında Diyarbekir valiliği yapmıştır. 1847 tarihinde emekli oliuncaya kadar çeşitli görevlerde bulunmuştur. 1855 tarihinde vefat etmiştir'68'.
Hasan Paşa: Ocaktan yetişmiş ve Yeniçeri Ağası olmuştur. 1787 de vezirlik veriliştir. 1788 de Rusçuk Muhafızı ve 1790 da Pazarcık ve Bender muhafızı olmuştur. 1798 de Haleb valisi 1219 da (1804-1805) Diyarbekir valisi olmuş 1220 de (1805) azledilmiştir. 1810 tarihinde vefat etmiştir*69'.
Hacı İbrahim Paşa: 1220 (1805) 6 ay valilik yapmışdır. Bundan evvel 1214 (1799) senesinde 4 ay valiliği vardır'70'.
Katarağası-zâde Mehmed Paşa: Canikli Katar Ağası ibrahim Paşa'mn oğuludur. 1220 de 6 ay valilikyapmıştır'71'.
Abdi Paşa: Kapıcıbaşı, Rebiyülahır 1205 de (Aralık 1790) mîrahûr-ı sânî ve sonra diğer mansıpları devirerek şevval 1222 de (Aralıkl807) vezir­lik rütbesiyle Diyarbekir valisi ve Recebi223 de (Eylül 1808) Erzurum ve şark seraskeri olup 1224 de (1809) da azledilmiştir'72'.

  1. M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, C.IV, s. 1049. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 273.
  2. M. Süreyya; Sicill-t Osmanî, C.V, s. 1663. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 273.
  3. M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, C.II, s.682-683. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 273.
  4. M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, C.II, s.637-638. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 273.
  5. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 273.

(71)  A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 274.
(72) M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, C.I, s.52


Murad Paşa: 1221 (180j5) Kısa bir müddet valilik yapmıştır'73'.
Mehmed şerif Paşa: Abdi Paşa'nm kethüdası olup mîrimirîran olmuş ve ismail muhafızı olup, Rebülâhir (Aralık 1790) vezirlik verilimşitir. O günlerde esir olup harpten sonra kurtulup ismail muhafızı olmuştur. 1210 (1795/96) Adana eyaleti verilip maaş tahsisiyle senelerce ismail'da kaldı. 1216 da (1801/02) Silistire valisi olup Karahisar sancağı arpalık verildi. 1223 de (1808 midüli muhafızı oldu. 1224 de (1809 Diyarbekir valisi olup 1226 (1811) tarihlerinde vefat etmiştir'741.
Emin Paşa (Veysîzâde): Erzurum ağalarından olup orada gümrükçü olmuştu. 1225 (1810) sonlarında vezir rütbesiyle şark seraskeri ve Erzurum valisi oldu. Azlinden sonra 1229 da Diyarbekir valisi olmuş 1230 da (1813-1815) ayrılmıştır. Diyarbekir valiliğinden ayrıldıktan kısa bir, süre sonra vefat etmiştir'751.
Süleyman Paşa: Cezzar Ahmed Paşa'nm kölesidir. Yetişerek kethüdası olmuştur.1805 de vezir rütbesiyle Şeyda valisi oldu. 1810 da şam valisi olmuş 1815 de ise Diyarbekir valiliğine getirilmiştir. 1816 tarihinde yeniden Şeyda valisi olmuştur. 1819 tarihinde vefat etmiştir. Mert, akil ve sadık bir adam idi'761.
Kalender Paşa: Maraşlı'dır Eşraftan olup mîrmîran rütbesiyle Maraş valisi oldu. Rebiyülahir 1221 de (Haziran-Temmuzl806) Trablusşam beylerbeyi ve Cerda başbuğu olup 1222 de Rusya harbinde esir düşmüş 1223 de (1807) kurtularak yine Maraş beylerbeği olmuştur. 1227 de (1812) tarihlerinde vezirlik ihsan buyurulup, Diyarbekir valisi olmuşur. 1816 da yeniden Maraş ve Rakka valisi oldu. 1234 de (1819) azledüip Ankara'ya sürüdü. Afdan sonda Kuşadası muhafızı olup, Ocak 1822 de vefat etmiştir'771.
Pehlivan İbrahim Paşa( Baba Paşa): Asıl ismi ibrahim ve şöhreti Pehlivandır. 1221(1806-1807) de gelerek 6 ay kalmışdır. Bir çok muhare­beye katılmış, Rusya ile olan muharebede esir olmuşdur. Bilahare gelerek birçok valiliklerde bulunmuştur. 1226 vefat etmiştir'78'.
Hacı Ebubekir Sıdkı Paşa: Moralıdır.Çeşitli vazifelerde bulunduktan sonra 1227 de (1817) Selanik valisi olmuştur. 1232 de (1817) Diyarbekir valisi olmuş 1818 de azledilmiştir. Diyarbekir valiliği sırasında Ramazan

  1. A. Bulduk. Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 274.
  2. M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, C.TV, s. 1037. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 274.
  3. M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, CM, s.480. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin. Terâcim-i Halleri, s. 274.
  4. M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, C.V, s. 1545. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 274.
  5. M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, C.III, s.859. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 274.
  6. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 275.

ayında iftarda top atışını sağladığı için ahali kendisinden çok memun kalmıştır. 1821 de Kahraman ve Anadolu valisi olmuş 1822 de tekrar azledilmiştir. 1827 tarihine kadar çeşitli valiliklerde bulunmuş ve bu tari­hte 1500 kuruş maaşla emekli edilmiştir. 1834 tarihinde vefat etmiştir'79'.
Abidin Paşa: 1232 (1817-1818) de gelmiş ve bir sene kalmışdır. Bunun mütesellimi Abdurrahim Ağa Gevranlı oğlu Mustafa Ağa'yı Ramazan'da saat onbirde boğmuşdur'80'.
Maraşlı Ali Paşa: 1234 (1818-1819)de gelerek 8 ay Diyarbekir valiliği yapmıştır. Zamanında Diyarbekir'de karışıklık zuhur etmiş ve Müftü Abdulhamid Efendi önce haps edilmiş ve sonra öldürülmüştür. Eski Müftü Mesud Efendi yine Müftü olmuşdur.Müftü Abdulhamid Efendi Deli Hacı ailesinden olub, Kulu Beylerinin ceddidir'81'.
Behram Paşa: Kapıcıbaşı ve mîrmîranlıktan sonra, IlI.Selim devrinde (1789-1807) vezir rütbesiyle bazı vilayetlerde valilik yapmıştır. 1819 Diyarbekir valiliği oldukça kısa sürmüştür.Diyarbekir valilği 5 ay sür-müşdür.Bunun zamanında olan karışıklık hakkında Hacı Mehmed Rağıb Efendi önemli bilgiler vermektedir'82'. Behram Paşa zamanında meydana gelen karışıklıklar 3 ay kadar devam etmiş ve bu süre zarfında Behram Paşa iç Kale'ye kapanmak zorunda kalmıştır, şehir halkı ve Diyarbekir ileri gelenleri ile Behram Paşa arasında meydana gelen bu karışıklık esnasındaDiyarbekir şehrinde önemli hasarlar meydana gelmiştir. Osmanlı Devletinin Diyarbekir'e asker sevk etmesi üzerine isyancılar kuşatmayı kaldırarak kaçmak zorunda kalmışlardır'83'. Behram Paşa Diyarbekir valiliğinden sonra sırasıyla Rakka, Sivas ve Aydm valiliklerinde bulunmuştur. 1829 tarihine kadar çeşitli vilayetlerde valilikde bulun-mutır.1833 tarihinde vefat etmiştir'84'.
Seyyid Ahmed Paşa: Babası Silifke müftüsüdür. içel mütesellimi olmuş, Yusuf Ziya Paşa Mısır seferine giderken Eylül 1802 de mîrimîran rütbesiyle içel Sancağıyla Dimyat muhafızı olarak atanmıştır. Bu senenin sonunda vezir rütbesiyle Medine muhafızı ve Cidde valisi oldu. Ancak yol­lar kapalı olduğundan içel'de kaldı. 1806 da Konya valisi oldu. 1808 de görevinden istifa ederek içel'e gitti. 1810 da Tırnova ve Misivri muhafızı oldu. 1811 de Bozok mutasarrıfı, 1812 de Maden-i Hümayun emini oldu. Daha sonra sırasıyla Mora, Bursa, Kocaeli ve Haleb valiliklerinde bulundu.

  1. M. Süreyya; Stcill-i Osmanî, C.II, s.436. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 275.
  2. Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 275.
  3. Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 275.
  4. Hacı Mehmed Rağıb Efendi'nin el yazması eserinden en son olarak Abdulgani Bulduk istifade etmiştir. Bugün için nerede olduğu bulunmemektedir. Bilgi için bkz. İbrahim Yılmazçelik, XIX. Yüzyılın İlk Yarısında Diyarbakır, Ankara, 1995. s. 252.
  5. İbrahim Yılmazçelik, "XIX. Yüzyılda Diyarbakır Eyaletinde Yönetim Halk Münasebetleri", Prof. Dr. Bayram Kodaman'a Armağan, Samsun, 1993, s. 382-383.
  6. M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, C.II, s.365. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 276-277.

Ocak 1818 de Kapdan-ı Derya oldu. Ağustos 1818 de istifa ederek Bursa mutasarrıfı olmuştur. 1819-1820 tarihleri arasında Diyarbekir valiliği yap­mıştır. Diyarbekir'de üçbuçuk ay kalmışdır. Ardından Halep, Urfa, Kars ve şam valiliklerinde bulunmuştur. 1824 de vefat etmiştir'85'.
Ali Paşa (Gevranh-zâde): Diyarbekir Hanedamndandır.Mîrimîran olup 1820-1821 tarihleri arasında vezirikle Diyarbekir valiliği yapmıştır. 1822 başında Kayseri ve Bozok mutararrıfı ve 1822-23 tarihleri arasında ise Maraş valiği yapmıştır. 1242 de (1826-27) azledildi. Gevranlı-zade Mehmed Paşa'nm kardeşidir'86'.
Hafız Ali Paşa: Amasyalı'dır. 1811 de Hanya valis, 1812 de ise sırasıy­la Silistre, Niş ve Vidin valiliklerini yapmıştır. 1816 da şam valisi, 1817 de Haleb valisi, 1818 de Çıldır Valisi olmuştur. 1236 (1820-1821) de Diyarbekir valisi olup, 1237 de (1821) azledilmiştir.Daha sonra sorasıyla Trabzon, Maraş, Rakka ve Kayseri mutasarrıflıklarında bulunmuş 1828 tarihine kadar bu görevlerini sürdürmüştür. 1829 de vefat etmiştir'871.
Alâeddin Paşa: Sivaslı'dır. Kapıcıbaşı ve mîrimîran olarak Yerğöğü muhafızı ve Kasım 1809 da Ohri ve Silistre muhafızı, Ekim 1812 de Niğde mutasarrıfı, 1814 de Alâiye mutasarrıflıklarında bulunmuştur. Ardından vezirlikle Sivas valisi ve şubat 1818 de Anadolu valisi olup, Sivas'da ikamette memur edililmiştir. 1820-1821 tarihleri arasında Diyarbekir valiliği yapmıştır. Daha sonra Niğde.Kayseri ve Bozok mutasarrıflıklarında bulunmuş ve Erzurum valiliği de yapmıştır. 1831 de vefat etmiştir'88'.
Mehmed Paşa (Gevranh-zâde): Ali Paşa'mn kardeşidir. Diyarbeker mütesellimi olup 1238 (1822/23) mîrimîranlıkla Diyarbekir valisi olmuş­tur. 1239 da azledilmiştir'89'.
Hüseyin Paşa: Vezaretle onbeş sene kadar Anapa Muhafızlığı yapmışdır. 1238 de Diyarbekir valilğine tayin edilerek bir sene kadar kalmışdır. Ahaliye zülm ettiğinden vezareti ref edilerek Bursa'da ikamete memur edilmişdir'90'.
Salih Paşa: Tokat voyvodası ve Kandiye defterdarı olup sonra Filibe nazırı oldu. 27 Receb 1236'da (30 Nisan 1821) vezirlikle Edirne valisi ve 1238'de (1822/23) Rumeli seraskeri maiyet memuru olup sonra Sivas'da ikamet eyledi. Receb 1240'da (şubat-Mart 1824) Maden emini, şevval'de

  1. M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, C.I, s.216. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâclm-l Halleri, s. 277.
  2. M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, C.I, s.284-285. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 277.
  3. M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, C.I, s.289. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 274.
  4. M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, C.I, s.232. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 277.
  5. M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, C.IV, s. 1051.
  6. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 278.

(Mayıs-Haziran) Diyarbekir valisi, 1241'de (1825/26) Maden ilavesiyle Bozok ve 1243'de (1827/28) ikinci defa Diyarbekir valisi oldu. 1244'de (1828/29) ilaveten Erzurum valisi ve seraskeri olup 1245'de (1829/30) Rusya muharebesinde esir olup az müddette kurtuldu. 1246'da (1830/31) Boğaz muhafızı oldu. 1249'da (1833) azlolunup 5 şaban 1249'da (18 Aralık 1833) vefat etmiştir. Bayezid Camii kabristanında medfundur. Zengin ve tedbirliydi'91'.
Mehmed Emin Paşa(Seyyid Ebûlbud): 1812 de mîrimîranlıkla Akşehir sancağı mutasarrıfığ olmuştur. 1821 de Selanik ve ardında Mora valisi olmuş ve sırasıyla Teke, Hamid, Selanik, Rumeli ve tekrar Selanik valiliklerinde bulunuştur. 1241 (1825-26) da Diyarbekir valisi olmuştur. Bunun valili ği zamanında Yeniçerilerin ilgası vuku' bulmuşdur. 1242 de( 1826-27) Bir Cuma günü Müftü Hacı Halil Efendi'yi bir kısım eşkıya vali taraftarıdır diyerek Cami-i Kebir'in Harem Dairesinde kati etmişlerdir. 1827-28 tarihlerinde vezirliği kaldırılmış ve Tokat'ta vefat etmiştir'92'.
Yahya Paşa: Musul ileri gelenlerindendir. 1245 de( 1829-1830) gelmiştir, iki sene üç ay onbeş gün kalmışdır1931.
Ali Rıza Paşa: Trabzonlu'dur. Manisa müsellimi.izmir Gümrükçüsü ve Menemen voyvodalığından sonra 1244 de (1828-29) Istabl-ı âmire pâye-siyle Haleb valisi Rauf Paşa'ya kethüde olmuşdur. 1245 de (1829-30) vezir­likle Halep valisi olmuş, 1831-1832 tarihleri arasında ise Diyarbekir valil­iği yapmıştır. Daha Sonra Bağdad valisi olup, Davud Paşa'yı oradan çıkar­mıştır. 1837 de ilave olarak şehrizor, 1840 da da Cidde valisi olmuştur. 1842 de şam valisi olmuş 1845 e kadar bu görevi yürütmüştür. 1846 da vefat etmiştir'94'.
Çöteli-zade ibrahim Paşa: Harput hanedanmdandır. Rebiyül evvel 1247 de (Ağustos 1831) vezir rütbesiyle Diyarbekir valisi olduysa da bir ay sonra vefat etti Valilik yeğeni ishak Beye ihsan buyruldu'95'.
Çöteli-zade ishak Paşa: Harputlu'dur. Amcası ibrahim Paşa'nın vefatında Cemaziyelevvel 1248 de ( Ekim 1832) vezir Rütbesiyle Diyabekir valisi olmuştur. Zilka'de 1249 da (Mart 1834) azledilmiş ve Safar 1250 de (Haziran 1834) vezirliği kaldırılıp Harput'da ikamet ettirilmiştir.Birkaç yıl sonra vefat etmiştir'96'.

  1. M. Süreyya; Slcill-l Osmanî, CV, s. 1472. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 278.
  2. M. Süreyya; Sicill-l Osmanî, C.II, s.478. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 278-279.
  3. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 279.
  4. M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, C.I, s.301. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 279.
  5. M. Süreyya; Slcill-i Osmanî, Cin, s.777. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 280.
  6. M. Süreyya; Siclll-i Osmanî, CUI, s.807. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâcim-i Halleri, s. 280.

Reşid Mehmed Paşa (Mehmed Reşid Paşa): Gürcüdür. Hüsrev Paşa'nın kölesi olduğundan dairesinde terbiye görmüştür. 1808 tarihinde mîrimîran rütbesiyle Menteşe Sancağıyla Tulca muhafızı oldu. 1821 de Tepedelenli Ali Paşa ile oğlu Mehmed Paşa'nm üzerine memur olarak başarılı olunca ödüllendirilip, vezirlikle Konya valisi olmuş ve Mora muharebelerine tayin edilmiştir. 1823 tarihinden itibaren sırasıyla Tırhala, Vidin, Rumeli ve Yanya valiliklerinde bulunmuş ve Rumeli seraskeri olmuş­tur. 4 Nisan 1829 tarihinde Sadrazam ve Serdar-ı ekrem olup sulhtan sonra Arnavutluk'un ıslahına memur edilmiştir. 1832 tarihinde Mısır üzer­ine serdar-ı ekrem ve Mısır valiğine tayin edilmiş 1833 de sedaretten azledilmiştir. Aynı yıl Konya'ya dönmüştür. 1833 tarihinde Sivas ve 1834 de ilave olarak Diyarbekir valiliğine getirilmiştir.Reşid Mehmed Paşa Diyarbekir eyaleti valiliği yaptığı şurada umumiyette Harput'ta ikamet etmiştir'971. Ekim 1836 tarihinde Diyarbekir'de vefat etmiştir.Mezarı Kale Camii Kabristanındadır'981.
Hafız Mehmed Paşa : Çerkesdir. Sarayda yetişmiş ve Nizamiye Ordusunun kuruluşunda görev almıştır. 1836 da Sivas ve Diyarbekir val­isi oldu. Bu görevini 1839 tarihine kadar sürdürdü.Hafız Mehmed Paşa da, umumiyeüe Harput'ta ikamet etmiş ve Ağavat mezraasmdaki bir konağı satın alarak Hükümet Konağı haline getirmiştir'991. 1839 da Diyarbekir valiliği uhdesinden alındı ve sadece Sivas valiliği verildi. Daha sonraki tar­ihlerde çeşitli valiliklerde bulundu. 1866 tarihinde vefat etmiştir'1001.
Yukarıdaki verilen bilgilerden de anlaşılacağı üzere, 1780-1838 tarih­leri arasında yani 58 yıllık bir dönemde, Diyarbekir eyaleti valiliği toplam 58 defa tevcih edilmiştir. Bu da çok az istisnası olmakla birlikte bir valin­in en fazla bir sene görev yaptığını göstermektedir.
Herhangi bir hazineye bağlı olmayan ve her yıl tevcihi yapılan eyaletler arasında olan, Diyarbekir eyaletinde valilerin bir kısmı bir yıl dahi görevde kalamamışlardır. Bu sebeple bazı valilerin adlarını resmî kayıtlardan tes-bit etmek mümkün olmadığından, El-Cezire'nin Muhtasar Tarihi adlı yaz­madan tesbit edilme yoluna gidilmiştir. Yine "Diyarbekir Eyaleti Valilerinin" bazılarının ise, Diyarbekir eyaletine gelmeden görevlerini Mütesellimler vasıtasıyla yürüttükleri görülmektedir.
Osmanlı hakimiyeti süresi içerisinde diğer eyalet valileri gibi, Diyarbekir eyaletinin tevcih edildiği kişiler de "Vezâret Rütbesi" taşımak­tadır. Bu ise eyalet yönetiminde görev yapacak kişilerin mutlaka vezir olması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Kendilerine Vezirlik rütbesi ile Diyarbekir eyaleti tevcih edilen kişilerin yukarıda açıklandığı üzere mutlak suretle eyalet "merkezine gitmeleri kural olmayıp, kendilerine tevcih edilen

  1. Ahmet Aksın; 19.Yüzyılda Harput, Elazığ. 1999, s.53
  2. M. Süreyya; Sicill-i Osmanî, C.V, s.480. A. Bulduk, Diyarbekir Valilerin Terâclm-t Halleri, s. 280.
  3. Ahmet Aksın; 19.Yüzyılda Harput, Elazığ. 1999, s.54.
  4. M. Süreyya; Slclll-t Osmanî, C.U, s.557-558.

Mesela 12 Mayıs 1823 tarihinde Diyarbekir valisi Mehmet Paşa, Bağdat'a gitmesi icab ettiğinden yerine kardeşi İsmail Beğ'i Mütesellim tayin etmiştir'1671.
Eyalet valileri görev yaptıkları eyaletin olduğu kadar şehrin de en yük­sek idarî ve malî âmiri durumunda olup, bütün mukataaların denetimi ve iltizam işleri, şehirde bulunan dinî-sosyal yapıların ve su yollarının tamiri, tabiî âfet durumunda temel ihtiyaç maddelerinin temini ve ihtiyaç duyulan görevliler için merkeze arz yazılması gibi görevleri ifâ etmekte idi'1681. Ayrıca eyaletin idarî ve askerî bakımdan en önde gelen görevlileri olduklarından, çağrıldıkları vakit gerek kapu halkları ve gerekse diğer sancaklardan emir­lerine girecek olan askerlerle savaşa gitmeye yükümlü idiler'1691.
Diyarbekir şehrinde valiler, çeşitli tarihlerde Dîvân-ı Hümâyûn Jun küçük bir modeli durumunda olan "Divânlar"'170' kurmak suretiyle şehirde meydana gelen çok değişik hadiseleri burada çözümlemişlerdir. Meselâ 1802 yılında Diyarbekir'de meydana gelen karışıklığı takiben Diyarbekir valisi Mehmed Paşa Ağustos 1803 tarihinde Diyarbekir eski ve yeni müftüsü, Diyarbekir müderrislerinden 5 kişi, Hanedan-ı Amid'den 3 kişi, Amid serdarı, ocaklıdan 11 kişi ve bir mahkeme katibi olmak üzere toplam 24 kişiden oluşan Diyarbekir Divanını toplamış ve söz konusu karışıklığa sebep olan "31 Ortası" bu divan toplantısı sonucunda kaldırılmıştır'1711. Yine aynı tarihte görülen bu divanda mahalle imamlarının da görüşüne başvurularak hadiselere karıştığı tesbit edilen kişilerin Diyarbekir'den sürülmeleri ve eğer geri gelirlerse "Nezir bedelinin" mahalle imamları ve ihtiyarlarından alınmasına karar verilmiştir'1721. 1802 yılında meydana gelen hadiseler sırasmda "Diyarbekir Mengenehanesi" de tahrip olduğundan 1803 yılında toplanan bu divana Diyarbekir'de bulunan Esnaf şeyhleri'nin dahil edildiği toplantı sonunda, esnafın mengenehaneyi tamir etmesi ve 3000 bin kuruş nezre bağlanması da kararlaştırılmıştı'1731. Diyarbekir Divanı'nın 1802 yılından sonra 1817 yılında da teşkil edildiği ve 22 şubat 1817 tarihinde Diyarbekir Divam'ndan çıkan bir buyrulduda, esnafın bir müddetten beri "...nesh ve imâl eyledikleri beyazlı ve gâzî ve kutnî ve sâvir enva'-i meta'anın mikyâs-ı tül ve arz-ı lâzimesinden noksan olarak imâl eyledikleri..." belirtilerek bunun önlenmesi istenmiştir'1741. İncelediğimiz dönem içerisinde son olarak Diyarbekir Divanı'nın 1823 yılında toplandığım tesbit etmekle birlikte, daha sonraki yıllarda da bu uygulamanın devam ettiği söylenebilir. Eylül 1823 tarihinde Diyarbekir'da "...Ulemâ ve Sulehâ ve Esnaf şeyhleri ve Ocaklu ve sâ^ir ahâlînin..."

  1. Diyarbakır Şer. Sic,   No:351, s.4.
  2. Diyarbakır Şer. Stc,   No:590, s.2; No:299, s.3; No:351, s.5-16-17-18; No:625, s.37-38, No:346, s. 10; BA., Cevdet Dahiliye, No: 12518; Cevdet Timar, No:3304.
  3. Cevdet Dahiliye, No:1216; Diyarbakır Şer. Sic,No:299, s.ll; No:351, s.10
  4. R. ÖZDEMİR; XIX. Yüzyılın İlk Yarısında Ankara, s. 146.
  5. Diyarbakır Şer. Sic,   No:356, s.36.
  6. Diyarbakır Şer. Sic,   No:356, s.79.
  7. Diyarbakır Şer. Sic,   No:356, s.85.
  8. Diyarbakır Şer. Sic,   No:351, s.19.

katıldığı divanda, şehir esnafı "...Mütesellim ve 'ayan ve eşrâf-ı ahâlînin..." esnaftan aldığı malların parasını vermediklerini beyan etmeleri üzerine, bunun önlenmesi kararlaştırılmıştır'175'.
Diyarbekir'de oturan eyalet valilerine, Diyarbekir şehrinde bulunan Saray tahsis edilmiş olup, kapu halkı ile burada ikamet etmekte idi(176). Diyarbekir eyaleti valiliğine tayin olunan vezirler, daha göreve başlamadan önce gönderdikleri buyruldularda ikametlerine ayrılmış olan dairelerin tanzimini istemekte idi. Vilâyet masraf defterlerinde Diyarbekir'da valilerin ikametine ayrılan içkale'deki "Saray"ın sık sık tamir ettirildiği görülmekte­dir'177'. Bunun yanısıra valilerin kapu halkının oldukça kalabalık olması da zaman zaman bazı sıkıntılara yol açmakta idi. Öte yandan valiler tayin edildikleri eyaleti gidinceye kadar yol üstüride bulunan kazalar halkının, valileri ve kapu halkmı misafir etmek için büyük sıkmtılara düştüğü ■> görüldüğünden bunun önlenmesi için sık sık fermanlar gönderilmiş ise de uygulamada fazla tesirli olmamıştır' 178\ Mart başları 1796 tarihinde Diyarbekir valisi'ne gönderilen bir fermanda da bu hususun dile getirildiği görülmektedir'179). Bununla birlikte asıl sıkıntıyı valilerin ikâmet ettikleri şehir halkı başta olmak üzere, görev yaptıkları eyalette bulunan kaza halkı çekmekte idi. Nitekim 1803 tarihinde 300 kadar kapu halkı ile Diyarbekir'a gelen Mehmed Paşa'nın maiyetinde bulunan kapu halkının fazla olması ve şehrin bunları besleyemeyeceği bildirilmiş ise de bu istek dikkate alınmamış ve Mehmed Paşa 300 kişilik kapu halkı ile gelip Diyarbekir'da göreve başlamış idi'180'.
Eyalet valilerinin kapu halklarının kalabalık olması, bunların çeşitli ihtiyaçlarından doğan masraflarınm tevzi'ini gerektirmiş ve çeşitli tarih­lerde yapılan bu tevzi'ler halka oldukça büyük bir yük olmuştur. Bu konu­da Diyarbekir sicilleri'nde oldukça fazla belge vardır. Mesela 8 Temmuz 1802 tarihli bir belgede, Diyarbekir Valisi es-Seyyid ismali Paşa'nın "...dâviresinde bulunan hayvanât için..." gerekli 115 kantar samanın Diyarbekir'ın şark ve Garb köylerine tevzi' edildiği'181', Ekim 1817 tarihli bir belgede ise söz konusu tarihte Diyarbekir Valisi Ebubekir Paşa'nın "dâvire-i devletleri" için gereken 150 kile arpanın "ashâb-ı malikâneye" tahammüllerine göre tevzi' edildiği görülmektedir'182'. Ağustos sonları 1817 tarihli bir tevzi'de de yine Ebubekir Paşa'nın mevcut hayvanları için lazım olan 200 kantar samanın Diyarbekir'ın şark ve Garb köylerine tevzi' edildiği anlaşılmaktadır'1831. Görüldüğü üzere valilerin çeşitli masrafları

  1. Diyarbakır Şer. Sic,   No:351, s.19.
  2. Diyarbakır Şer. Sic,   No:590, s.39; No:299, s.5.
  3. Diyarbakır Şer. Sic,   No:351, s.5; No:299, s.3; No:346, s. 10, No:356, s.37-53.
  4. M. ÇADIRCI; Tanzimat'a Girerken, s.41.
  5. Diyarbakır Şer. Sic,   No:356, s.5-6-7.
  6. BA., Cevdet Dahiliye, No:2011, s.19. Diyarbakır Şer. Sic,   No:356, s.45.
  7. Diyarbakır Şer. Sic, No:299, s.24. Ayrıca 13 Eylül 1802 tarihli Vilayet Masraf Defterinde Zühdü İsmail Paşa'ya 1 günlük zahire parası olarak 1500 kuruş verildiği kayıtlıdır, bkz. Diyarbakır Şer. Sic, No:299, s.29.
  8. Diyarbakır Şer. Sic,   No:590, s.8.
  9. Diyarbakır Şer. Sic,   No:590, s.50.

     

     

     

    Şefik Korkusuz.Bir Zamanlart Diyarbekri

İLÇE SAYIMIZ 17´YE ÇIKIYOR

 

2/19/2008



İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü´nün yeni değerlendirmesine göre, Diyarbakır´ın 13 olan ilçe sayısı 17´ye çıkıyor.


 

İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü'nün yeni değerlendirmesine göre, Diyarbakır'ın 13 olan ilçe sayısı 17'ye çıkıyor.
Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi çalışmasının sonuçlanmasıyla Diyarbakır büyüdü.
Diyarbakır'ın 1 milyon 364 bin 209 nüfusu yeni sisteme göre, 1 milyon 460 bin 714 oldu. Nüfusa Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi ve İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü'nün yeni değerlendirmesi Diyarbakır'a yaradı.
 İçişleri Bakanlığı'nın büyükşehir belediye sınırları içindeki beldelerin ilçe yapılması çalışmasına göre Diyarbakır'da 13 olan ilçe sayısı 17'ye çıkıyor.
Diyarbakır'ın şehir sınırları içerisinde Bağlar, Kayapınar, Sur ve Yenişehir beldeleri ilçe oluyor. Daha önce nüfusları düşük olan Bağlar, Kayapınar, Sur ve Yenişehir şehrin gelişimiyle birlikte nüfusları da arttı.
Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi sonuçlarına göre Bağlar Belediyesi 328 bin 793, Kayapinar Belediyesi 166 bin 905, Sur Belediyesi 81 bin 856 ve Yenişehir Belediyesi 181 bin 908 oldu.
Nüfusları artan Bağlar, Kayapınar, Sur ve Yenişehir İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü'nün tarafından ilçe yapılması önerilerek Bakanlar Kurulu'na sundu. Bakanlar Kurulu, içinde Diyarbakır'ın dört beldesinin de bulunduğu 42 beldenin ilçe yapılmasına karar verdi.
Bakanlar Kurulu kararına göre, Adana'da 2, Ankara'da 1, Antalya'da 5, Kocaeli'de 6, İstanbul'da 8, İzmir'de 2, Mersin'de 3, Sakarya'da 4, Samsun'da 3, Erzurum'da ve Eskişehir'de 2 yeni ilçe oluşturulacak.
Öte yandan daha önce açıklandığı gibi nüfusunun artmasıyla Diyarbakır'ın 10 olan milletvekili sayısı da 11'e yükselmişti.
http://www.ozdiyarbakirgazete.com/

 

2008 yılında Diyarbakır il merkezi 4 ilçeye ayrıldı.Bunlar.Sur,Yenişehir,Kayapınar ve Bağlar ilçeleri.Bu ilçelere kaymakam ve ilçe emniyet müdürleri atandı


 

 

 

 

 


 

 

 

 

 

 


 

Kayapınar semtinin ilçeye dönmesi burayı kaymakamlık şekline dönüştürdü
 

 

 

RESMİ İŞLEMLER KURUMA GİTMEDEN YAPILACAK

Hazırlanan proje kapsamında vatandaşlar, resmi kurumlarından taleplerini çağrı merkezlerine telefon ya da e-mail yolu ile iletebilecekler. Resmi kurumdaki işlerini dilekçe yazmadan, kuruma gitmeden tek bir telefon ile halleden vatandaşlar, yaptıkları başvurunun hangi aşamada olduğunu da takip edebilecek.
Diyarbakır Valiliği tarafından hazırlanan Çağrı Merkezi'nin açılışında konuşan Vali Hüseyin Avni Mutlu, 'Cazibe Merkezi' oluşturma projesi kapsamında böyle bir girişimde bulunduklarını söyledi. Vali Mutlu, "GAP Eylem Planı kapsamında Cazibe Merkezleri uygulaması ve Sosyal Destek (SODES) programlarına çok sayıda projeler hazırlanmış, diğer kamu kurumlarına da teknik destek verildi. Cazibe Merkezleri projesi kapsamında şu ana kadar ilimizde 500 gencimiz istihdam edildi. Bu projeler aynı zamanda önemli bir
istihdam alanı da sağlamaktadır. Bu projeler çerçevesinde sivil toplum örgütlerimiz ve diğer kuruluşlarımızla birlikte daha fazla proje üretip bunları hayata geçirebileceğiz" dedi.
. Çağrı Merkezi'ne vatandaşlar 0412 223 01 44/ 223 01 45 numaralı telefondan ve www.diyarbakirproje.gov.tr internet adresinden ulaşabilecekler.

www.diyarinses,.org