DİYARBAKIR’DA GELENEK  GÖRENEKLER-İNANIŞ VE EFSANELER

    Bölgenin tüm kesimlerinde devam eden gelenek ve görenekler geçerliliğini sürdürmektedir.

        Halk arasında yaygın olan inanışa göre ;

  • Geceleyin tırnak kesilmez.
  • Oda ve evin içi geceleyin süpürülmez.
  • Cuma günü dikiş ve yama yapılmaz.
  • Akşam üzeri kapı eşiğinde durmak uğursuzluk getirir.
  • Her cuma akşamı her evden ölülerin sevabına yemek verilir.

 ESKİ DİYARBAKIR DÜĞÜNLERİ

Eski Diyarbakır düğünleri, o zaman zevk eğlence, yaşayış ve refah bakımından durumlarını göstermesi itibarı ile çok önemlidir. Bu düğünler bir kaç safha gösterir ki bu safhaların hepsi ayrı ayrı özellik taşırlar.

Kız İstenmesi ve Şerbet: Eski dönemlerde kadınlarda örtünme mecburiyeti olduğundan genelde delikanlılar kızları göremezlerdi. Bundan dolayı evlenecek delikanlılar, kendileri görmeden anne ve babalarının beğeneceği kızı alırlardı. Aile beğendiği kızın ailesinden evet cevabı alınca, kızı istemeye giderdi. Burada “Kesi-biçi” yapılır; yani verilecek başlıkta anlaşılır, dua edilirdi. Bundan sonra kız evine, özel olarak hazırlanmış şeker ve şerbetler pazartesi veya perşembe günü kız evine eğlence tertiplenerek ve törenle gönderilirdi. Giden kafilenin önünde biri ilahi okurken beraberindekiler de amin diye bağırırlardı. Bu arada bir kadın da arada bir “Tili-li” diye bağırırdı. Bu durum kız evine kadar devam ederdi.  Bundan üç gün sonra kız tarafına şerbete gidilirdi. Sonraki günlerde karşılıklı yemek davetleri yapılırdı. Ancak bu süre zarfında kız, oğlan tarafına gözükmezdi.

Başlık, Nişan ve Çeyiz Hazırlığı: Oğlan tarafından biri başlıkla beraber nişan hediyeleri ve mücevherleri götürürdü. Başlık altın para olabileceği gibi; arazi, ev ve dükkan da olabilirdi. Çeyiz hazırlığı müddeti, kısa veya uzun sürebilirdi. Çeyiz eşyaları genelde; atlas yataklar, allı-mavili yorganlar, renkli ve işlemeli yastıklar, gümüş çekmece, gümüş kupa, el aynası, gümüş nalın, hamam tası, büyük endam aynaları, fildişi çekmece, mücevherat için kafes, avizeler, içecek takımları, 40-50 adet çit, rahle, ceviz sandık, tepsilerden oluşmaktaydı.

Mum ve Kına: Düğünden bir hafta önce oğlan evi, kıza kına ve mum hazırlar. Kına bir leğene konur üstüne şeker serpilir, telli ve ipekli bir bohçaya sarılırdı. Özel olarak hazırlanmış mumla kına düğüne bir hafta önceki perşembe günü törenle kız evine gönderilirdi. Bu tören sırasında ilahi okunur, ti l ili sesleri ile ihtişamlı bir şekilde kız evine gidilirdi.

Çeyizin Serilmesi ve Kına Gecesi: Bundan sonra kız evi büyük bir oda ayırıp çeyizi özenle sererdi. Serilen çeyiz üç gün boyunca herkese gösterilirdi. Çeyiz eşyaları bir deftere kaydedilirdi. Üç gün sonra damat tarafı defterde yazılı olan çeyizi kontrol ettikten sonra muntazam bir şekilde topladıktan sonra aynı şekilde törenle götürülür ve gelin ile güveyin odasına yerleştirilirdi. Çeyizin oğlan evine gidişinden sonra, düğün törenine geçilirdi. Gelinin el ve ayakları kınalanır. Çalgılar çalınır, maniler ve şarkılar söylenirdi. Düğün töreninden sonra oğlan evine götürülen gelin, kapıdan içeri girmeden içi su dolu bir testiyi yere çalıp kırarak içeri girerdi. Ayağına koyun postu serilirdi. Bu şekilde düğün yapılmış olurdu. http://dider.org.tr/

      

 

 

Hanek manileri

Kına getirin kına
Damat girmiş kırkına
Bırakıp kaçar gider
Buke varsın farkına

Evimiz küçe başı
Damadın gözü şaşı
Göstermeyin geline
Sonra atar üç taşı

Evimizde havuz var
Dört yanı Nahit duvar
Damat sanki topaldır
Gelin duyarsa ağlar

Eyvana serdim kilim
Karpuzum dilim dilim
Damadın başı kabak
Gelin ne der bilelim

Peynir ekmeğe katık
Gelinin kaşı çatık
Sağdıç şaşırıp kalmış
Damat biraz kılıbık

Tırşik,pilav ve karpuz
Ayran içilmez tuzsuz
Sağdıcın tepsisinde
Fındık,fıstık,şeker,muz

Ağızlar hep tatlansın
Davetliler oynasın
Gelinle damat mutlu
Kaynanalar çatlasın

Diyarbekir düğünü
Olu Perşembe günü
Damada hanek ettik
Ferah tutsun gönlünü  (M.Mergen)

 

 

Çok önemli olan iki gelenek manevi değerlere verilen önemi göstermeleri açısından çok önemlidir.

Düğünler
Diyarbakır’da düğün günü genellikle Perşembe günüdür:kına geceleri ise Çarşamba günüdür ve musikinin icra ortamı kına gecesi ve damadın bulunduğu yerdir
Kına gecesi:Düğünden bir gün evvel yani Çarşamba günü akşam yapılır.Bu gecede kadın çalgıcılar ud,keman,zilli tef,maşa,darbuka çalarak söylendikleri şarkı ve türkülerle gelenleri coşturur.Bu şarkı ve türküler genellikle hareketli olanlardır.Gelin misafirlerin bulunduğu bölüme getirildiğinde çalgıcı kadınlar Mübareki denilen türküyü çalıp söylerler
Geline kına yakımına geçildiğinde

Haydi gidah toyuna
Kurban olum boyuna
Kına yahakh eline
Hel hele bah hele
Gelin ağlar viş kele

Güvegi güler bah hele
Kızlar kalksın oynasın
Dügün evi eglene ah aglene

Hına koydum siniye
Haber salın bibiye
Gelin giyinmiş diye

Altın bastım eline
Hına koydum üstüne
Duvah çektim yüzüne

 

Damat evi
Bir başka evde damadın hazırlanışı vardır.Damadın yanında sağdıcı,yakın arkadaşları,dost ve ahbapları vardır.Burada da erkek çalgıcılar bilhassa Cümbuş,Keman,Darbuka ve Kanun eşliğinde çalıp söyleyerek gelen misafirleri coştururlar.Uzun havalar,türküler,şarkılar söylenir.Damat gerdeğe gireceği eve götürülmek üzere hazırlanır.Damad gerdeğe eve götürülürken sokaklarda elde fanoslarla gezdirilir.Bu gezi sırasında örtme altından geçilmez,bundan dolayı bazen bu gezi uzar.Naatlar,ilahiler okunur.Tekbirler getirilir.

Vedat GüldoğanDünden Bugüne Diyarbakır Musiki Folkloru.1.Bütün yönleriyle Diyarbakır sempozyumu.27-28 Ekim 2000.Ankara.s.389

 

Toy denilen düğüne varıp ta eğlendin mi
Damat tıraş olurken tilili çektin mi
Ki zava? Ki zava? Diye usulen seslendin mi
Seslenirken dedin mi ‘Allah mübarek ede’

Gelinlerin eşikte testi kırmalarını
Kilerde un küpüne elle basmalarını
Yumurtayı kılıca atıp kırmalarını
İzleyince dein mi ‘Allah uğurlu ede’
.(K.Göral)

 

Oğlan evinin önüne gelen gelin hemen içeri giremez,eline su dolu bir testi verilir,gelin bu testiyi yere çalarak kırardı.İçeriye girerken önüne bir koyun postu serilir,bu postun altına da gizliden bir gem konurdu.Gelin bu posta basarak evden içeri girerdi.Testiyi kırıp suyu dökmek aydınlığa işarettir.Post gelinin koyun gibi uysal olması,gem ise gelinin isyankar,serkeş olmaması içindir.Gelin,evden içeri girince bu defa hemen leğen ve ibrik getirilir,gelinin sol eliyle sol ayağı yıkanırdı.Bunun da uğur getireceğine inanılırdı.Sonra,gelin  gümüş nalınlarını giyerek mutfakta kendini beklemekte olan kayınvalidesinin elini öpmeye götürülürdü.Kayınvalide elinde iki şeker tutar,birini geline verir,diğerini dişiyle ikiye bölerek bir bölümünmü yer,diğer parçasını geline verirdi.gelin de kendi şekerini aynı şekilde ikiye bölerek bir kısmını yer,diğer kısmını da kayınvalidesine verir,elini öperdi.Bu tarzı harekette iki tarafın dilini tatlılaştırmak,karşılıklı sevgi ve saygı münasebetlerini kurmak inanışı vardır
Gelin mutfakta kayınvalidesinin elini öptükten sonra bu feda kilere götürülür,orada içi un dolıu bir küpün önünde durarak elini una basardı.Bu da evin bereketli olması içindir.Sonra,gelin,saz,türkü ve ilahi sesleri arasında davetlilerin bulunduğu odaya götürülür,büyüklerin eli öptürülür,kendisi için hazırlatılan yerde otururdu
Diyarbakır İl Yıllığı-1967.s..216

 

Dualar

Karanlik gün görmiyesen
Kabir azabi görmiyesen
Bastigin yerde gül bite
Kapin daim acik ola
Elin avucun daim dolu ola
Allah seni bagisliya elma kibi nakisliya
Bir isteyesen Allah bin vere
Evlat vere güvendire
Mal vere yedire
Allah ayaktan etmiye
Allah sonuni eyi getire

Beddualar
Toprak basa gele
Cebin para görmiye
Gidisin ola gelisin olmiya
Cigerin agzindan gele
Basin yastık görmiye
Kisir ömür olasan
Cigerin sizlaya
Gorinda dik oturasan
Ettigin bulasan
Kizil kurt yiyesen
(www.paylasimdayim.com

 

 

Hanek’ten Beddua
-Reşo diye birine

Allahımdan dilerem,
Başın yastıg görmiye
Jan  tutasın isterem
Rabbim şifa vermiye

Kan kusasan sen Reşo
Dohtorun olsun Beşo
Düşe kısmeten şaşo
Sahan oğul vermiye

 

Reşo zıkkım y,yesen
Hergün eyvah diyesen,
Başan torpah sepesen
Kimse halin bilmiye

Yediğin kotik ola
Düştığın kortik ola
Kazancın kırtik ola
Karnın lohma girmiye

Kırıl sen şitil kimi
Yanasan fitil kimi
Derdin bula yüz bini
Ömrin uzun sürmiye

Kızıl kurtlar yiyesen
Dertten derde gelesen
Aklın beşe bölesen
Elin kimse tutmiya

Reşo pepuk olasan
Külhanlarda kalasan
Hergün gemig yalasan
Kursağın yağ görmiye

Hep karalar giyesen
Gün nedir görmiyesen
Şekkal olup gezesen
Ayahların süriye

Hak edene gerektir
Arsıza degenektir
Bu beddua hanektir
Kimse amin demiye (M.Mergen)

 

 

Atasözleri
Beş paran varsa, beş düğüm vur.
Çürük merdivenle dama çıkılmaz.
Kohmiş ete sinek çoh konar.
Ne doğrasan aşan, o gelir karşan.
Öğidi ver alana, kulağında kalana.
Taşhınlıhın soni şaşhınlıh.
Dert vardır gelir geçer, dert vardır deler geçer.
Ersiz avrat, yularsız at.
Her kazılan yerden su çıkmaz.
Yağ acı olunca pilav da acı olur.
Tuzın azi da bir çohi da.
Sayılı goyunu gurt yemez.
http://www.geocities.com/

Mal canı kazanmaz,can malı kazanır
Karpuz kökünden büyür
Canı acıyan eşek atı geçer
Sen ağa,ben ağa,inekleri kim sağa
İslam Çetin,Celil Şengül,İlhami Çetin,Salih Kulaksız:Diyarbakır Halk Oyunları ve Giysileri .Ankara.1994.s.

Arsız neden arlanır,çul da giyse sallanır
Ad Alinin ,şan velinin
Terazinin tuhti var,her şeyin bir vahti var.
Aç bırakma huysuz olr,çok söyletme yüzsüz olur
Al asili,ser hasiri,alırsan bedasili,olursun dert yesiri
Ağız var inci döker,ağız var zehir söker
Ac yeri başka,acı yeri başka
Ağır dur ki batman gelesen.(2000’e beş kala Diyarbakır.Diyarbakır valiliği.1995.s57

         Tekerlemeler
Bir varmış,bir yokmuş
Evvel zaman içinde,kalbur saman içinde
Develer telalık eder
Eski hamam içinde
Hamamın tası var
Peştemalın ortası yok
Bindim devenin boynuna
İndim Halep yoluna
Halep yolıu Şam,Pazar
İçinde ayı gezer
Ayıya bir taş attım
Ayı gitti kadıya
Kadı dedi ‘otur boynuna bineyim’
Ümre ile Hacca gideyim
Ümre ile Haccaın neyi var
Bir kıtada kuşu var
Vurdum kuşu getirdim
Yedi deniz geçirdim
Yedi denizin kilidi
Amcam oğlu Musadaydı
Onun da kolu kısaydı
(Şaban Altun)

 
 

 

Geleneklerimiz
BEN - ŞA'NIK İŞARETİ
Ben, güzel olmanın işaretidir. Ayrıca Cenab-ı Hakk'ın verdiği nişandır.Yüzdeki bir-iki ben, makbul olmaya yeterlidir. Boyunda yer alan ben fazlalılığı nişan olarak kabul edilir. Bu adet, Hz.Muhammed (a)'in sırtındaki mühürle ilişkilidir:


UTANGAÇLIK İŞARETİ

Utangaçlık, folklorda önemli yere sahiptir. Daha çok edepten yetiştirilme tarzından kaynaklanmaktadır. Sevenin sevileni görmesi konuşması bu yüzden oldukça güçtür.
Utangaçlık, duyguların ifadesini de önlemesine rağmen nakışlı bir mendile gösterilen bir hediyeye engel olmamaktadır. Seven-sevilen arasındaki olabilecek beğenmeme, anlaşmazlık durumlarında her iki taraf da konuyu saklı tutar. Açıklayan taraf olduğu zaman durumlar değişir.
Saklılık, bu utangaçlıkla baş başadır. Kızın haberi olmadan erkeğin kapalı yerden kızı görmesi, öylesine günlerde çeşmeye giderken gözlemleme, düğünlerde bakışma, farkında olmadan bir yerin adresini sorma gibi.

DİYARBAKIR ŞENLİKLERİ
ŞENLİK

Her şehrin kendisine has kutlamaları vardır .Anadolunun çok sesli kadim geleneğinden doğan, bu güne ulaşan, zaman içinde zenginleşen kutlamalar, civar ilçelerde, illerde farklılıklar taşısa da müşterek , ortak noktalar hep aynı özellikte kalmayı başarabilmiştir. Cigaret, Murat, Çayda Çıra ve Paskalya Şenliği şehrimizin kutlanan şenliklerinin başlıcalarıdır.

Diyarbakır Mesireleri

Tezkire-i Şuaray-ı Amidin yazarı, kitap dostu Ali Emiri Efendi her mesire alanı için birer beyit yazmıştır. Mardinkapı civarında güneşe tapanlardan adını alan Şemsîler

Cilvegâh olmaktadır hubân nazik peykere
Nev bâhar oldukta eyyamı herkes can atar Şemsîlere

Şehir geleneğinde efsaneleşen, Diclenin binlerce yıllık akışına şahit olan Kırklar Dağı

Benziyor ezhârı gûna gûnle cennet bağına
Nev bâhar oldukta git bir kere Kırklar Dağına

Ali Emiri Efendinin beyitleri bu tarzda bitmemektedir.

Diyarbakır şehrinin mesireleri ve bu yerdeki toplanmalar başlıklı makalesinde Selahaddin Yıldız 1930lu yılların hatıralarda iz bırakan anlarını ve 1940lı yıllarda yaşananları anlatır.


Cigaret Şenliği:
Şubat ayında Hıristiyanların perhiz günlerinin birincisine denk gelen şenlik, bir günlük piknik, çıharidir. Ciğer ve et kelimelerinin terkibinden oluşan Cigaret, Diyarbakırda Siirtte, Urfada hayatiyetini yakın zamana kadar korumuş bir şenlikti.

Murat Şenliği
Kulp Kozluk Silvan üçgeninde Murat Ovasında kutlanan üç günlük bir şenliktir. Silvanın kuşatılmasında şehit düşen Muaz Bin Cebelin mezarı başında yapılan şenlik , birbirine kavuşmayan, kavuşamayan sevenle sevilenin kültürümüzdeki bir yansımasıdır.
Muaz Bin Cebel ,nişanlıdır. Evleneceği gün orduya komutanlık etmiş. Silvan kuşatmasında hayatını kaybetmiştir. Bu yüzden Murat Şenliği, mezarı başında yapılır. Daha çok evlenmek isteyenlerin birbirini gördüğü, ailelerin kaynaştığı bu şenlik Silvanda ,Kozlukta , Kulpta, canlı tutulan şenliklerdendir.

Paskalya Yortusu

Hristiyan inancından kaynaklanan Paskalya Yortusu ,şehir merkezinde Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesinde halen kutlanmaktadır. Önceleri halkında katılımda bulunduğu yortu, cemaatin azlığıyla sembolik görünüm kazanmıştır.

Çayda Çıra Şenliği

Her Ağustos -Eylül ayında Hullelerin kurulduğu Dicle kıyılarında gerçekleştirilen karpuzuyla ünlü şehrimizin unutulmaya yüz tutmuş, canlandırılmasını arzuladığımız bir şenliğidir.
Çevre illerde de çayda çıranın halk oyunu olarak sahiplendiğini biliyoruz. Fakat kaynağı Dicle nehri olan bu şenliğin artık kutlanması gelenek haline gelen karpuz festivali kapsamında canlandırılması dileğimizidir.


Ashab_ı Kehf Şenliği

Licede yılın belirli günlerinde halkın biraraya gelip tarihi olayı canlandırırcasına bütünleştiği Ashab-ı Kehf Mağarasında kurbanlar kestiği, adaklar adadığı şenlik yüzyıllardır kesintisiz sürmektedir. Kuran-ı Kerimde yer alan ifadelerle uygunluğuyla dikkat çeken mağaranın tarihi olayın gerçekleştiği mekan olarak kesinlik kazandığına inandığımız Ashab-ı Kehfin yaşadığı Lice Diyarbakır ekseninde Mağara arkadaşlarından en çok Yemliha ismi yaygın olarak kullanılmaktadır.

http://site.mynet.com/ssiray/Diyar/id1.htm

 

         Folklor
 Diyarbakır halk danslarını üç ayrı bölümde ele almak mümkündür: 1. Neni: 4-6 kişiden 15 kişiye kadar toplulukla oynanır. Diyarbakır düğünleri bu halaysız olmaz. Düğün evinde sıra sıra kadınlı erkekli halay çeker, maya söylerler. 2. Delibe: Buna Üç Ayak da denir. Ayak seyir ve vuruşları oyun boyunca öyle çabuk ve tüy gibi kalkar iner ki, seyredenler oyuncunun üçüncü bir ayağı olduğu kuşkusuna kapılır. Koçeri adlı başka bir oyun Delibe'nin yavaş oynanan şeklidir. 3. Giranî: Buna Esmer Oyunu da derler. Dans boyunca davul zurna esmer güzeli Diyarbakır dilberlerine yakılan bir hoyratın nağmelerini dizeler. Diyarbakır'ın yukarıda sayılan halaylarından başka, şunlar gibi çeşitleri de vardır: Durik, Goncut, Çepik, Çaçan, Keçikeni... Hepsi de Halay tipindedir. http://www.solbirlik.net/

      

 

Karpuz artık düğünlerde 'kınalık' olarak kullanılıyor

 

Karpuz artık düğünlerde ''kınalık'' olarak kullanılıyor

(İHA)
Diyarbakır'ın meşhur meyvesi karpuz, artık düğünlerde kınalık ve mumluk olarak kullanılıyor.
Diyarbakır karpuzu artık sokak düğünlerinde kına aracı olarak kullanılıyor. Karpuzu kareler şeklinde kesip içine kına yakarak gelin ve damadın üstünde türküler eşliğinde gezdiren düğün sahipleri ilginç görüntüler oluşturuyor. Eski ihtişamını kaybeden Diyarbakır karpuzu, artık düğünlerin vazgeçilmez unsuru oldu. Düğünlerde kınalık ve mumluk olarak kullanılan karpuzlar, daha sonra gelin ve damadın evinde hatıra olarak saklanıyor.

 

DİYARBAKIR TÜRKÜLERİ


DİYARBEKİR DÜZDEDİR

 
Diyarbekir düzdedir le can le can le canım
Tire çorap dizdedir le canım
Güzellerin içinde le can le can le canım
Benim yarim yüzdedir le canım
Le can le can le can le can le canım le le canım
Ben de sana hayranım le canım
* * * * * *      *      *       *      *     *
Mantin çarşaf başında le can le can le canım
Kalem oynar kaşında le canım
Onaltıdan bir eksik le can le can le canım
Ondöt onbeş yaşında le canım
Le can le can le can le can le canım le le canım
Ben de sana kurbanım le canım
* * * * * *
Diyarbekir bedendir le can le can le canım
Suyu akmaz nedendir le canım
Hergün akşam gelen yar le can le can le canım
Bugün gelmez nedendir le canım
Le can le can le can le can le canım le le canım
Ben de sana kurbanım le canım

 

DİYARBEKİR GÜZEL BAĞLAR-LORKE

 
Diyarbekir güzel bağlar delale lorke
Suları buz gibi çağlar hatune lorke
Ali paşa mehlesinde delale lorke
Lorke oynar güzel kızlar hatune lorke
Lorke lorke lorke lorke delale lorke
Lorke lorke lorke lorke hatune lorke
* * * * *
Urfa Diyarbekir Mardin delale lorke
Akar sular derin-derin hatune lorke
Canım oynamak istiyor delale lorke
Bana da bir mendil verin hatune lorke
Lorke lorke lorke lorke delale lorke
Lorke lorke lorke lorke hatune lorke

MARDİNKAPI ŞEN OLUR

 
Mardin kapı şen olur
Dibi değirman olur
Buralarda yar seven
Mutlaka verem olur
* * *
Dağ kapısı daşlıdır
Yarim kara kaşlıdır
Ben yarimi tanıram
Kıvır kıvır saçlıdır
* * *
Urfa kapı bağlıdır
Yarim kara dağlıdır
Ben yarıma kıyamam
Yarim küçük çağlıdır
* * *
Yeni kapı bahçalar
Yar orda keman çalar
O yar bana bakanda
Yüreğimi parçalar

BENDE GİDEM PAYTAHTA

 
Bende gidem Paytahta le
Le lele lelele lelele lelele hanım
Ben de gidem Paytahta
Bilmem ki hangi vahtta
Paşa'ya derdim diyem
Belki derdime baha le
Le lele lelele lelele lelele hanım
Le hanım han hanıme
Sormisan heç halımı
Göksüme vura-vura
Çürüttüm her yanımı le
Lelele lelele lelele (le hanım)
* * * * *
Aslım Karaç dağlıyam le
Le lele lelele lelele lelele hanım
Aslım Karaç dağlıyam
Yar yitirdim ağlıyam
Yüz yerde yüz yaram var
Her yanımdan dağlıyam le
Le lele lelele lelele lelele hanım
Le hanım han hanıme
Sormisan heç halımı
Göksüme vura-vura
Çürüttüm her yanımı le
Lelele lelele lelele (le hanım)
* * * * *
Yüz benden yar yüz benden le
Le lele lelele lelele lelele hanım
Yüz benden yar yüz benden
Yar çevirmiş yüz benden
Gam yardan vefalıdır
Hep çevirmiş yüz benden le
Le lele lelele lelele lelele hanım
Le hanım han hanıme
Sormisan heç halımı
Göksüme vura-vura
Çürüttüm her yanımı le
Lelele lelele lelele (le hanım)

 

HANİ DAVULUNUZ

 
Hani davulunuz lo hani ya davulunuz
Hani düğününüz lo hani ya düğününüz
Bir mumdur, iki mumdur, üç mumdur
Dör mumdur, on dört mumdur
Bahan bir bade doldur
Bu ne güzel dügündür ha ninna
Ha ninna heyran ninna
Ha ninna kurban ninna
Ha ninna
* * * * *
Hani gelininiz lo hani ya gelininiz
Hani kaşmeriniz lo hani ya kaşmeriniz
Bir mumdur, iki mumdur, üç mumdur
Dör mumdur, on dört mumdur
Bahan bir bade doldur
Bu ne güzel dügündür ha ninna
Ha ninna heyran ninna
Ha ninna kurban ninna
Ha ninna
* * * * *
Kalenin bedeninde halay çekah dibinde
Evselin uşakları çifte liver belinde
Hani düğününüz lo hani ya düğününüz
Bir mumdur, iki mumdur, üç mumdur
Dört mumdur, on dört mumdur
Bahan bir bade doldur
Bu ne güzel dügündür ha ninna
Ha ninna heyran ninna
Ha ninna kurban ninna
Ha ninna
* * * * *
Acem kuşak beline heyran şirin diline
Mumlar yakın çevirin kına yakah eline
Hani düğününüz lo hani ya düğününüz
Bir mumdur, iki mumdur, üç mumdur
Dör mumdur, on dört mumdur
Bahan bir bade doldur
Bu ne güzel dügündür ha ninna
Ha ninna heyran ninna
Ha ninna kurban ninna
Ha ninna

 

BAŞINDA PUŞU MUDUR

 
Başındaki puşu mudur........(Lo Lo)
Diyarbekir işi midir.... .......(Lo Lo)
Bugün yarim bize gelmiş....(Lo Lo)
Bu da devlet kuşu mudur....(Lo Lo)
Lo lo sana hayran olsun......(Lo Lo)
Lo lo sana gurban olsun......(Lo Lo)
* * * * *
Sandığımı açamadım............(Lo Lo)
Çeyizimi saçamadım............(Lo Lo)
Yazık oldu genç ömrüme.....(Lo Lo)
Güzel yare düşemedim.........(Lo Lo)
Lo lo sana hayran olsun........(Lo Lo)
Lo lo sana gurban olsun........(Lo Lo)

(Mehmet bars)

 

Çok önemli olan iki gelenek manevi değerlere verilen önemi göstermeleri açısından çok önemlidir.

          YAS

        Bir kişi öldüğünde üç gün süre ile yas tutulur. Herkes başsağlığına gider ve Fatiha suresi okunur. Yedinci gün ise yalnız kadınlar ölü evine giderler. Ağlanır ve Ağıtlar söylenir. İlk günün sabahı kadınlar ve yakınları erkenden mezar yerine giderler. Ölüsü olan evde yedi gün süre ile yemek pişmez. Komşu, akraba ve sevenler yemek pişirerek yas evine gönderirler. Fazla yemekler fakirlere dağıtılır.  Kırkıncı günü mevlit okutulur. Helva yapılır ve ekmekle birlikte dağıtılır. İlk dini bayramda "Kara Bayram" denilerek bayram kutlamasına gidilmez. Herkes tekrar yas evine gider ve başsağlığı dileyerek Fatiha suresi okunur. http://dider.org.tr/

Ölümolayı sala ile duyrulur

  1. gün ıskatı varilirGömüldükten sonra helva dağıtılır.Ölenin elbiseleri yoksullara dağıtılır

     7.gün helva dağıtılır.Helva pişirillmektev iken 41 adet yasin okunur
     40.gün:lokam dökülür,dağıtılır,mevlid okutulur
     52.gün:Hocva mezarda 52.gece duasını okur

Şevket Beysanoğlu:Diyarbakır Folklorunda Geleneler-Görenekler-Adet ve İnanmalar.San matb.Ank.1995.s129

 

         KİRVELİK

        Erkek çocuğu olan kişi daha önceden sevdiği, saydığı birine teklif eder. Sünnet düğününde bu kişinin kucağına çocuklarını oturtarak sünnet ederler. İşte bu kişiye kirve denir. Kirve olacak kişi bütçesine göre çocuğa hediyeler alır. Yapılan törenlerde bulunur. Sünnetten sonra kirve ve ailesi baklavalar açar sünnet yapan ailenin bütün fertlerine hediyeler alıp ziyarete gider. Bu ziyaretten birkaç gün sonra sünnet yapan aile aynı şekilde kirve evine giderler. Böylece iki aile birbirini yakın akraba olarak kabul ederler. Birbirinden kız alıp vermezler. Kirve aileden biri sayılır ve sevilir. http://dider.org.tr/
Sünnet günü çocuğun kalacağı oda ve karyola süslenir.Sünnet kılığı ile çocuk törenden bir iki gün önce çocuk akrabaya el öpmeye götürlür.Çocuk ve arkadaşları fayton ve taksilerle gezide bulunur.Şevket Beysanoğlu:Diyarbakır Folklorunda Geleneler-Görenekler-Adet ve İnanmalar.San matb.Ank.1995.s47

NİNNİ
Ninnilerin konusunu,bazen annenin çektiği ızdırap,mutsuzluk oluşturabilir.Beysanoğlu 66 ninni,10 tekerleme derlemiştir.
Şevket Beysanoğlu:Diyarbakır Folklorunda Geleneler-Görenekler-Adet ve İnanmalar.San matb.Ank.1995.s57

DİYARBAKIR
Oglım oglım yöridin
Tumanini süridi
Tez büyü git oglım
Tarlayı tiken büridi
Uyusun büyütön nenni
Tıpış tıpış yürüsün nenni
Kızım kızım kızana
Kızımı vermem hızana
Kızımın bir pota eşeği var (içinde maden eritilen kap)
Bine gide zazana
Uyusunda büyüsün nenni
http://www.odevsel.com/genel-kultur/1110/ninni.html

 

Diyarbakır manileri

 

Edebiyat Dilinde Mani:
Başta aşk olmak üzere hemen her konuda yazılabilen bir halk edebiyatı nazım türüdür. Çoğunlukla 7 heceli dört dezilek bir bendden meydana gelir. Ama dizeleri 4-5-8-10-14 heceli kalıplarla söylenmiş maniler de vardır. Birinci, ikinci dördüncü dizeler birbirleriyle kafiyeli, üçüncü dize serbesttir. Yani kafiye dizilişi aaxa'dır. aaaxa düzeninde maniler de var. İlk iki dize hazırlık dizeleridir. Son iki dize ile anlam bağlantısı yoktur. Asıl anlatılmak istenen son iki dizede verilir. Bir çok mani çeşidi vardır. En çok kullanılanlar düz ya da tam mani, kesik mani, cinaslı mani, yedekli mani, artık mani'dir.
Düz Mani: Yedişer heceli dört dizeden oluşur. Kafiyeleri çokluk cinassızdır.
Kesik mani: Birinci dizesi 7 heceden az, anlamlı ya da anlamsız bir sözcük grubu olan maniler. Bu kesik dize sadece kafiyeyi hazırlar. Eğer meydan ve kahvehanelerde söylenen ve ilk dizeleri "aman aman" ünlemi ile doldurulan manilerse bunlara İstanbul manileri denir.
Cinaslı mani: Kesik manilerde eğer kafiye cinaslı ise bunlara cinaslı mani denir.
Yedekli mani: Düz maninin sonuna aynı kafiyede iki dize daha eklenerek söylenen maniler. Cinaslı kafiye kullanılmaz, birinci dizeleri anlamlıdır. Yedekli maniye artık mani de denir.
Deyiş: İki kişinin karşılıklı söylediği manilerdir. Soru yanıt şeklinde düzenlenir. Bir başka kişinin ağzındanmış gibi aktarıldığı şekilleri de vardır. http://www.turkulerle.net/maniler.asp

 

Diyarbakır diyarım
Yar yitirdim ararım
Gelip geçen yolcudan
Her gün onu sorarım

Diyarbakır sarayım
Seni kimden sorayım
Mektuban hayran oldum
Gül cemalin göreyim

Diyarbekir elini
Saram ince belini
Küstünse gel barışak
Naz etme ver elini

Diyarbakir şehrini
Sevdim bütün yerini
Bildim bana yar olmaz

Boşa çektim kahrini

--------------------------------

Yemenimin yeşili
Bulamadım eşimi
Al mendili elimden
Sil gözünün yaşini

Mendilim sende kalsın
Katla koynunda kalsın
Ben murat almamışam
Mendilim murad alsın

Mendilimde kare var
Ciğerimde yare var
Ne ben öldüm kurtuldum
Ne bu derde çare var

El attım dalda kaldi
Sevdiğim yolda kaldi
İki gözüm yol oldi
Gözlerim yolda kaldi

--------------------------------

Tabakasi karadan
Ne bakisan oradan
Yusuf Züleyha gibi
Kavuştursun yaradan

Gökte yıldız bir sıra
Yar gidiyor mısıra
Kul olam uşak olam
Gideyim ardı sıra

Bu dağlar kavuşturur
Yel vurur savuşturur
Yusuf Züleyha gibi
Hak bizi kavuşturur

--------------------------------

Kalenin bedenleri
Çağırın gidenleri
Acep nere koyarlar
Sevdadan ölenleri

Kaleden inenleri
Çevirin gidenleri
Kıyma,kıyma çekerler
Sevip terk edenleri

Kaleden inerem ben
Çağırsan dönerim ben
Derdinden çöpe döndüm
Dokunsan yanarım ben

Kaleden atın beni
Kumlara katın beni
Ağam bezirgan olmuş
Götürün satın beni

--------------------------------

Evine sermiş üzüm
Dinle bir iki sözüm
Kalbimde ataşım var
Cihanı görmi gözüm

Çağırdım bağ içinde
Kavruldum yağ içinde
Eller seyrana çıkmış
Benimki yok içinde

Bağa yendim üzüme
Diken battı gözüme
Ne dedim niye küstün
Eğri baktın yüzüme

Bağa gel küçük hanım
Sahan kaynadi kanim
Mah cemalin görende
Sağ olur haste canim

--------------------------------

Ocakta duman olur
Gün olur zaman olur
Diyarbakır karpuzu
Her yerde yaman olur

Karpuzlar biter oldu
Bostanı tutar oldu
Gel artık ey sevdiğim
Hasretlik yeter oldu

Çay önünde karpuzlar
Uruldum yaram sızlar
Ben bu dertten ölürsem
Mezarım kazsın kızla

Karpuz getir yiyeyim
Aç yorganı gireyim
Uyan uyan sar beni
Yar olduğun bileyim

--------------------------------

Dağda geçirdim yazı
Kaybettim kırık sazı
Ben senin hayranınım
Etme artık bu nazı

Şu dağı aşam dedim
Aşam dolaşam dedim
Bir vefasız yar için
Herkese paşam dedim

Şu dağın yoluna bak
Çiçeğin moruna bak
Üzülme deli gönül
Sen bu işin sonuna bak

Duman basti dağlara
Yayildi ovalara
Kara gözlüm güzelim
Geldi mi buralara

--------------------------------

Gül demedi
Elinde gül demedi
Ya ben nasıl güleyim
Yar bana gül demedi

Gülmenem
Bülbül menem gülmenem
Gönlü şad olan gülsün
Ber dertliyim gülmenem

Senin yeren
Gül sevdim senin yeren
Sen ölme canan yazık
Ben ölem senin yeren

Güle naz
Bülbül eyler güle naz
Girdim dost bahçesine
Ağlayan çok gülen az.

--------------------------------

Karşıdan görünürsün
Al yazma bürünürsün
Al yazmanın altında
Ne güzel görünürsün

O Güzel sözlerine
Bayıldım gözlerine
Dünya güzel kesilse
Bakamam yüzlerine

Taş üstüne taş koydum
Bir yastığa baş koydum
Yarim gelecek diye
Sağ yanimi boş koydum

Ben güzel
Yarim güzel ben güzel
Görenler böyle deyi
Yanaktaki ben güzel

--------------------------------

Felek beni dul eyledi
Her kapıya kul eyledi
Yaktı canım kül eyledi
Uyu öksüz yavrum uyu
Kimse artık açmaz kapuyu

Diyarbekir kara taştan
Yüreğim Kan ağlar baştan
Öksüz kaldım küçük yaştan

Ecel aldi bey babani
Keder kapladi her yani
Hani aslan baban hani

Götürdüler gelmez geri
Toprak oldu artık yeri
Yılan akrep yemen bari

--------------------------------

Akşam olur karalar
Çekilir sitaralar
Yarsız yatağa girmem
Yatağ beni paralar

Köşkün önünde çınar
Dalına bülbül konar
Geç buldum tez yitirdim
Yüreğim ona yanar

Karanfil bedrenk olur
Aşka düşen denk olur
Bir gün başan gelirse
Görürsen ne renk olur

--------------------------------

Köşkün köşküme karşı
Atma köşküme taşi
Sevip sevip ayrılmak
Ne çetindir ataşi

Çıkardın tahta beni
Bıraktın bahta beni
Can verdim emek verdim
Koydun sokakta beni

Alma attım nar geldi
Dar sokaktan yar geldi
Bir öptüm bir dişledim
Ona bana Ar geldi

--------------------------------

Mendilim dalda kaldı
Zülüfüm yarda kaldi
Benim o garip gönlüm
Daima onda kaldı

Mendilimin uçları
Çıkamam yokuşları
Yardan selam getirin
Yeddi dağın kuşları

Mendilim yele yele
Düşmüşem gurbet ele
Onbeş yıl can çürüttüm
Gözlerim sile sile

--------------------------------

Arpalar hasıl oldu
Muratlar vasıl oldu
Herkesin yarı oldu
Ya benim nasıl oldu

Arpa ektim bittimi
Yara haber gittimi
İşittim yar evlenmiş
Başı göge erdimi

Arpa biçtim az kaldı
Kamış biçtim saz kaldı
Merak etme sevdiğim
Kavuşmamız az kaldı.

--------------------------------

Ter sinemi
Bürümüş ter sinemi
Felek çarkın kırıla
Her işin tersinemi

Yüz yerde
Yüz yaram var yüz yerde
Felek kervanım vurdu
Beni koydu yüz yerde

Güne düştüm
Gölgeden güne düştüm
Felek gözün kör olsun
Dediğin güne düştüm

Bir ah çeksem derinden
Dağlar oynar yerinden
Felek bir yara vurdu
Fitil işler derinden

--------------------------------

Giden beni yandırır
Söz verir inandırır
İçerden aşk ateşi
Dışardan el yandırır

Yeleği basma yarim
Kendisi yosma yarim
Eller bizi ayırdı
Selamı kesme yarim

Zindan cihan gözüme
Ah inanmi sözüme
Öldüğüme yanmazdım
Bir baksaydı yüzüme

Sararmişam solmişam
Sor ki neden ölmişam
Vefasız bir yar için
Bin derd ile dolmişam

--------------------------------

Karenfilem desteyem
Bülbülem kafesteyem
O yare selam söyle
Ölmemişem hasteyem

Armut dalın egende
Dali yere degende
Üç gün oruç tutarım
Elim elen degende

Yemenim turalıdır
Sevdiğim buralıdır
Geçme kapım önünden
Yüreğim yaralıdır

Ben bir küçük kafesim
Ağlarım çıkmaz sesim
İsterim yar koynunda
Vereyim son nefesim

--------------------------------

Benusen'e gideyim
Yarimi ben göreyim
O yar değil misk amber
Kokusunu alayım

Benusen'de bahçalar
Nazlı yarim tef çalar
O yarin kaşı gözü
Cigerimi parçalar

Bahçalarda gül açar
Etrafa koku saçar
Yara nerde rastlasam
Kaş çatıp benden kaçar

Bahçeye gelde görim
El uzat bir gül verim
Aramız dağlar aldı
Ben seni nasıl görim

 

Felek beni dul eyledi
Her kapıya kul eyledi
Yaktı canım kül eyledi
Uyu öksüz yavrum uyu
Kimse artık açmaz kapuyu

Diyarbekir kara taştan
Yüreğim Kan ağlar baştan
Öksüz kaldım küçük yaştan

Ecel aldi bey babani
Keder kapladi her yani
Hani aslan baban hani

Götürdüler gelmez geri
Toprak oldu artık yeri
Yılan akrep yemen bari

http://www.yeniklasor.com

Ağıtlar

 

Ağıt, genellikle bir ölüm'ün ya da acı, üzücü bir olayın ardından söylenen halk türkü'südür. Doğal afet'ler, ölüm, hastalık gibi çaresizlikler karşısında korku, heyecan, üzüntü, isyan gibi duyguları ifade eden ezgili sözlerdir. Ağıt söylemeye ağıt yakma, ağıt söyleyenlere ise ağıtçı denilmektedir.Ağıtın halk edebiyatındaki adı anonim, divan edebiyatındaki adı ise mersiyedir.

Türkiye'de Ağıt Geleneği

Türklerde ağıt geleneği çok eskidir. Anadolu’nun hemen her yerinde söylenir. Ağıtlar yarı anonim folklor ürünleri arasında da sayılabilir. Türkçe’de 7, 8 ve 10 heceli ağıtlar yaygındır. En çok rastlanılanı 8 hecelilerdir. Gösteri bölümüyle tiyatro, söyleniş biçimiyle şiirseldir.
Ağıtlar türkü ve destanla yakın ilişki içindedir. Erkeklerin söylediği ağıtlar varsa da ağıtları daha çok kadınlar söyler.(vikipedi)

Doç.Dr.Ahmet Cihan’ın Diyarbakır’da ağıtla ilgili yaptığı çalışmaya göre
ölümle ilgili seremonilerin, büyük çoğunlukla, cenazenin defnedilme
hazırlıklarıyla birlikte yürütüldüğü gözlemlenmektedir. cenaze bulunan evde
hangi tür seremoniler yapılır sorusuna birbirinden ilginç cevaplar verilmiş,
bunlar arasında dua etmek, kur’an okumak
ve mevlit okutmak, ölen kişiyi hayırla yâd etmek ve toplu davet vermek, yas tutmak ve ağıt yakmak ilk sıradayer almaktadır.
ölen kişinin ardından ağıt yakılır mı sorusuna deneklerin % 99’unu
oluşturan 146 kişi cevap vermiş, geri kalan % 1’i yanıtsız bırakmıştır. soruyu
yanıtlayan toplam denek sayısının % 63’üne tekabül eden 92 kişi “evet ağıt
yakılır” karşılığını verirken, % 22’sini teşkil eden 32 kişi bazen yakılır
yönünde bir tercihte bulunmuş ve 22 kişiden meydana gelen % 15’lik bir grup
“hayır ağıt yakılmaz” görüşünü ileri sürmüştür. dolaysıyla, deneklerin %
85’inin, az veya çok, ölen kişinin ardından ağıt yakıldığını ya da yakılacağını
benimsemiş olduğu açığa çıkmaktadır.
ağıt yakıldığı durumlarda, genelde, kimler için yapıldığı sorusuna
deneklerin % 84’ü cevap vermiş, diğer % 16’sını teşkil eden 23 kişi herhangi
bir tercihte bulunmamıştır. soruyu yanıtlayan 125 denekten % 55’ine tekabül
eden 69 kişi gençlere, yaşlı ve çocuktan hepsi için ağıt yakıldığını beyan
ederken, ikinci en büyük grubu %34 ile sadece “gençler” tercihinde bulunanlar
oluşturmaktadır. sadece yaşlılar için ağıt yakılacağını beyan edenler, toplam
sayı içerisinde % 6’lık bir oranı teşkil ederken, genç ve yaşlılar için birlikte ağıl
yakıldığı görüşüne vurgu yapanlar % 5’lik bir paya sahiptirler.
ölen kişilerin arkasında söylenegelen belirgin bir ağıt olup olmadığı
sorusuna deneklerin % 67’si cevap vermemiştir. soruya cevap veren deneklerin
% 24’ü, ölen kişinin ardından doğaçlama olarak ağıt yakıldığını, herkes
tarafından bilinen veya tekrarlanan belirgin bir ağıt olmadığını ifade etmiştir.
buna ek olarak, bazıları çeşitli ağıtlar yakıldığını, ancak kendilerinin
bilmediğini belirtirken, diğer bazıları ise, ölen kişinin belirgin özelliklerine,
karakterine, mertlik, cömertlik gibi vasıflarına vurgu yapıldığına ilişkin görüş
bildirmişlerdir
doç. dr. ahmet cihan diyarbakır’da
ölüm sonrasında gerçekleştirilen
taziye geleneği ve seremoniler sbardmart 2006, sayı 7, sh. 1 – 23

Diyarbakır’da bir ağıt örneği
Felek beni dil eyledi
Her kapıya kul eyledi
Yaktı canım kül eyledi
Uyu öksüz yavrum uyu
Kimse artık açmaz kapıyı
İslam Çetin,Celil Şengül,İlhami Çetin,Salih Kulaksız:Diyarbakır Halk Oyunları ve Giysileri .Ankara.1994.s.57

 

 

Mayalar

.

.

 

Maya, kelime anlamı olarak; Bir şeyin özü, bir şeyin oluşması için asıl ve gerekli madde demektir. Ancak GHM'de kullanılan "Maya" sözcüğü ile ilişkisi ne derecededir açıklanamamıştır. Bu nedenle bu türe verilen adın nereden geldiği henüz saptanamamıştır. Mayalar Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da yaygın olan bir uzun hava türüdür. Özellikle Erzurum, Harput, Eğin, Sivas, Diyarbakır, Erzincan'da birbirinden güzel mayalara rastlanmaktadır.

Mayalar çoğunlukla erkekler tarafından söylenmesine karşın az da olsa kadınlar tarafından da söylenir.

Mayaların konuları genellikle aşk, sevgi, sevgili, ayrılık, gurbet ve benzeri konular üzerinedir. Sözleri çoğunlukla anonim olmasına karşın az şairlerine ait olanları da vardır.

Genellikle 4+7 duraklı 11 'li hece ölçüsünde olan mayalann sözlerinde "oh", "Yavri yavri", "oğul", "of, "Ağam" gibi katma sözler de kullanılmıştır. Mayalarda türü belirleyen temel öge Hüseynî makamında olmalarıdır.

Duygu Dolu Gönül Sesi Türkülerimiz
Figan Karahasan – Temel Hakkı Karahasan

ALKIM YAYINEVİ - 2003

 Diyarbakır Maya örneği
Diyarbakır diyarımdır ilimdir
Böyle yapan benim dilimdir
Alem bilir o yar benim gülümdür
Ölsem gene senden vazgeçemem  yar.

Diyarbakırın yılan ile akrebi
Meşhur olmuş acaba nedir sebebi
Sende budur benim ricam yarabbi
Ben ölmeden bir yerde yar göreyim

Halk İnanışları (Hurafe sayılabilecek inanışlar)

  • Yol üzerinde kaplumbağa ve tavşan’a rastlanması uğursuzluk sayılır.
  • Geceleri tırnak kesilmez.
  • Evin süprüntüleri, gece dışarı atılmaz. Bunun evin hayır ve bereketinin azalmasına neden olacağına inanılır.
  • Cuma gecesi dikiş dikilmez, Cuma namazına kadar ev süpürülmez.
  • Çarşamba günleri yıkanmak doğru değildir. Ağrı ve sızıları davet eder.
  • İki Bayram arasında nikah kıyılmaz. Bu nikahın uğur getirmeyeceğine inanılır.
  • Konuşurken veya bir temennide bulunurken, aksırılır ya da ezan okunursa o işin olacağına işaret sayılır.
  • Baykuşun ötüşünü görmek uğursuzluktur. O evin virane olacağına inanılır.
  • Ateşe su dökerek söndürmek caiz değildir.
  • Geceleri sakız çiğnenmez.
  • Yeni doğan bebeği cinlerin kötülüğünden korumak için, yattığı oda kırk gün boyunca aydınlatılır ve yastığına iğne takılır.
  • Kedi dövmek veya öldürmek uğursuzluktur. kaynak: www.cinar.gov.tr

 

Çocuk Sağlığı

Gecekondu kadınları erken evlenir ve  arka arkaya doğum yaparlar.Bu durum belirli bir çocuk sayısına ulaşıncaya kadar devam eder.Kadınlar 3 çocuk sahibi olmak isterler.Ancak geleneksel yapının devamı olarak eşlerin ve aile büyüklerinin etkisiyle 7-8 çocuğa ulaşırlar
Yeni doğan bebek ılık suda yıkandıktan sonra kundağa sarılır,annenin yatağının yanındaki beşiğe yatırılır.Göbek bağı atılır,eş ise kimsenin elinin ulaşamayacağı bir yere gömülür veya tuvalete atılır.
Çocuğa birkaç gün sonra kulağa ezan okunarak ad verilir.
Bebek 2.5-3 yaşına kadar emzirilir,çocuk her ağlandığında emzirme yapılır
Doğumda sarılık geçirene sarı örtü,sarı boncuk ve sarı şira takılarak geçmesi beklenir
Hasta çocuklara nazarlık takılır.Korkulara karşı mavi ve siyah boncuk;ayrıca iğde dalları,minyatür at nalları kullanılır
(Yrd.Doç.Dr.Nuran elmacı.Diyarbakır gecekondu ailesinde çocuk sağlığı.Dicle Tıp Derg.15(3-4):233,1988

 

Tedavi ile ilgili anlayışlar
DİYARBAKIR’DA ÇOCUK İSHALLERİ: İNANIŞLAR VE YEREL TEDAVİ UYGULAMALARI

Nuran ELMACI1 (Prof.Dr.),     Pervin ÖZELÇİ1(Dr.)
1Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı

ÖZET
Çeşitli kültürlerde araştırma yapan antropologlar, halkın hastalıkları sadece biyolojik nedenlere bağlamadığı, doğaüstü-büyüsel kaynaklı inanışların da hastalık anlayışı ve tedaviyi etkilediğini göstermişlerdir. Bu araştırma çocuk hastalıkları ve ölümlerinin önemli nedenlerinden biri olan ishali annelerin nasıl açıkladığını tanımlamak amacıyla yapılmıştır. Bu nedenle annelere çocuklarının neden ishal olduklarını, ishali hangi belirtilerden anladıkları, ne zaman çare aramaya başladıkları ve doktora gittikleri, evde neler yaptıkları hakkında sorular sorulmuştur.

Araştırma verileri, Diyarbakır’ın göç alan bir semtinde (450 evler) 0-5 yaşında çocuğu olan 44 anne ile görüşülerek ( niceliksel  ve niteliksel sorularla yapılandırılmış soru formları aracılığıyla) elde edilmiştir.
Araştırma bulguları annelerin ishal nedenlerini iki kategoride düşündüklerini göstermektedir.
Sıcak-soğuk ve yağlı-kirli yiyeceğe bağlı olarak gelişen ishaller,
Ay basması, nazar, haram süt, korkulara bağlanan ishaller.
Birinci nedene bağlı olan ishaller ev ilaçları denendikten sonra doktora götürülmektedir. İkinci guruptaki ishaller geleneksel yöntemlerle iyileştirilmeye çalışılmaktadır.  Örneğin çocuğunun ay basmasından ishal olduğunu düşünen anne (Ay basması: çocuğunun gökyüzündeki hilal şeklinde ay’ı   görmesi ve korkması sonucu ishal olması) çocuğunun alın’ına haç şeklinde is sürmekte, bu durum aylar boyu sürerse, hoca ve şeyhlere götürmektedir.

Sonuç olarak; 450 evler anneleri kentte kısa bir süredir (6-7 yıl) yaşamaktadırlar. Kadınlar arasında okuma yazma oranı düşüktür. Dil bilmezler. Bağlı olarak şehir yaşamına katılamaz, iletişim araçlarından yararlanamazlar. Yaşamlarını ve sağlıklarını kırsal kesimden getirdikleri inanışlar ve uygulamalarla sürdürürler. Çocuk ölümlerinde ilk sıralarda olan ishal gibi önemli bir sağlık sorununun çözümlenmesinde; toplumun hastalık hakkında düşündüklerinin ve neler yaptıklarının bilinmesi etkili sağlık eğitimi yöntemlerinin geliştirilmesi açısından gerekli ve zorunludur.

GİRİŞ
Çocuk ishalleri ölümlere yol açan önemli bir hastalıktır. Dünyada her yıl 5 yaşın altındaki çocuklarda yaklaşık 1 milyar ishal vakası görülmekte, 2.2 milyon çocuk ölmektedir. Bu ölümlerin büyük çoğunluğu gelişmekte olan ülkelerde olmaktadır. Ülkemizde 1986 yılından bu yana “İshalli Hastalıkların Kontrolü Programı” uygulanmaktadır. Buna göre 1986 da 30 000 olan ishale bağlı beş yaş altı ölümler 10 000 e inmiştir. Günümüzde ishalli hastalıklar beş yaş altı ölümlerin yaklaşık % 6 sını oluşturmaktadır (Özmert E. 2000:1-5).

Çeşitli toplumlardan, guruplardan, kültürlerden toplanan etnografik veriler,hastalıkların farklı kültürlerde farklı nedenlerle açıklandığını, bağlı olarak tedavi uygulamalarının farklılaştığını göstermektedir. Din-dil, coğrafi yerleşim v.b kurumların farklılaşması temeline göre değişen bu açıklamalarda inanışların önemli payı vardır. Birçok hastalıklar doğa üstü nedenlerle büyüsel ve dinsel temellere dayanılarak açıklanmaktadır. Bu araştırmada inanışlara göre ishalin nedenleri belirlenmeye çalışılmıştır. İshal hakkındaki bilgiler annelerle görüşülerek elde edilmiştir. Anneler çocuklarının gelişme ve büyümelerinden;hasta olduklarında bakımından sorumludur. Bağlı olarak annelerin hastalık hakkındaki bilgileri, inançları tedavide izledikleri yollar hastalık sürecini (iyileşmeyi veya kötüleşmeyi) etkileyen çok önemli etkenlerdir.

Araştırmada aşağıdaki soruların yanıtları aranmıştır. Annelere göre;
Çocuklar neden ishal olurlar? Çocukların ishal olduğunu hangi belirtilerden anlarlar? Hangi belirtiler onları telaşlandırır, çare aramaya başlarlar? Doktora ne zaman giderler? Evde tedavi amacıyla neler yaparlar? Hangi besinleri yedirir /yedirmezler? Bu bilgilerin ışığında; annelerin batı tıbbını ne kadar bildikleri ve kullandıkları da açıklığa kavuşacaktır.
Toplumu anlamaya yönelen bu bilgiler modern tıp ile halkın içinde yaşattığı geleneksel tıp arasında köprü kurmamızı sağlarlar. Modern tıp uygulamalarını geleneksel tıp zeminine nasıl yerleştirileceğimizi gösterirler. Topluma yardım etmek için geliştireceğimiz sağlık eğitim programlarında annelerle hangi konularda nasıl iletişim kuracağımızı gösterirler.

Araştırma alanı
Araştırma Diyarbakır’ın 450 Evler semtinde yürütülmüştür.450 evler 1990’lar sonrası zorunlu göç nedeniyle kırsal kesimden gelen ailelerin yaşadığı yeni bir yerleşim bölgesidir. Ailelerin çoğunluğu Lice Kulp ve Hani ilçelerinin köylerinden gelmişlerdir. Terör nedeniyle evlerini tarlalarını işlerini bırakarak şehire göç eden bu aileler fakir bir yaşam sürerler. Erkeklerin bir kısmı işsizdir. Büyük bir çoğunluğu geçici ve az ücretli işlerde çalışırlar.  Kadınların %81.8 okuma yazma bilmez. İlkokul mezunlarının oranı %9.8 kadar düşüktür. Okuma yazma bilmeyen bu kadınlar Türkçe’de bilmezler. Sağlık davranışlarının değişmesinde önemli bir etken olan televizyon evlerin yarısında (%50) vardır. Aileler sağlık hizmetlerini 5 yıl önce hizmete giren 450 Evler Sağlık Ocağı’ndan alırlar. Bu bölgede okuma yazma ve halı kilim örme kurslarının yürütüldüğü bir de Toplum Merkezi vardır.
Bölgede su durumu sıkıntılıdır. Kuyu suyu kullanılır. Evlerde  su günde ancak bir saat musluklardan akmaktadır. Muhtarın verdiği bilgiye göre klorlamada sorunlar yaşanmaktadır.

YÖNTEM
Bu araştırmayı yapma düşüncesi bölgede malnutrisyonla ilgili yürütülen bir araştırma sırasında doğmuştur. İshal, çocukları malnutrisyona götüren önemli nedenlerden biridir. Malnutrisyon araştırması 0-5 yaş çocuğu olan tüm anneleri kapsayan 143 anne ile yürütülmüştür. Bu araştırmada örneğe alınan annelerden, 44 anne (%30.7) ile görüşülmüş, onlardan niceliksel ve niteliksel sorularla yapılandırılmış formlar aracılığıyla bilgiler toplanmıştır. Görüşülen annelerin yaş aralığı (±)19 - 41 (ortalama 30.2) dır. Her annenin sahip olduğu çocuk sayısı (±) 1 - 8 (ortalama 3.7), içinde yaşadıkları hane büyüklüğü (±) 3 - 13 (ortalama 6.6) dir.

BULGULAR

İshalin Belirtileri
Anneler ishale “amel” derler. Batı tıbbında çocuğun günde üç defadan fazla ve dışkısının çok sulu olmasına ishal denir. Araştırma bölgesindeki anneler de ishali bu belirtilerle tanırlar. Hatta ayrıntılarını da bilirler; “Rengi farklı olur; sarı veya yeşildir. Pis kokuyor” derler. Bazıları “sümük gibi, iltihap gibi ,köpük gibi “tanımları da eklerler. Bu belirtilerle birlikte ishalde çocuğun ateşi çıkar, keyifsizdir, iştahsızdır.

İSHALİN NEDENLERİ
Annelerle görüşmelerimizde, ishale yol açan nedenler iki aşamada sorulan sorularla belirlenmeye çalışılmıştır. İlk olarak “ishal neden olur?” diye sorulmuştur. Sonrasında “çeşitli etki ve etkenlerin ishale neden olup olmadıkları” araştırılmıştır. “ İshal neden olur “sorumuza verilen ilk yanıtlara göre ishalin en önemli nedenleri sıcak (36.3) - soğuk (22.7) (toplam 59.0) ve yiyeceklerdir (%43.0). Yiyecek terimi ile ağır (yağlı) yiyecekler kastedilmektedir. Örn; kelle paça ağır bir yiyecektir. Salatalık, marul, karpuz mercimek gibi yiyecekler çok tüketilirse ishal yapar. Çocuğunu emziren anneler de çiğ besinleri ve yağlı yiyecekleri fazla yerse etkileri süt yoluyla çocuğa geçeceğinden çocuklar ishal olurlar.
İkinci aşamada literatürden ve toplumdan elde edilen bilgiler çerçevesinde ishale neden olan diğer etkenler sorulduğunda daha farklı etkenlerin de ishale yol açtığı söylenmiştir(Tablo 1).

Ay basması, haram süt, nazar korku gibi etkenler bir arada değerlendirildiğinde ishalin önemli ölçüde inanışlarla açıklanan kültürel temelli bir hastalık olduğu görülmektedir. Üstelik bu nedenler onların bilgi  ve inanışlarını yansıtan gerçek ishal nedeni olarak bildikleridir. İshali etkileyen faktörleri birarada değerlendiren bir araştırmada sosyo-kültürel olanlarına da yer verilmiş bunlar ; Yanlış inanışlar ve uygulamalar, yiyeceklerle ilgili tabular, kültürlere göre değişen pis-temiz kavramları, yoksulluk, ihmal, su azlığı, yakıt sıkıntısı olarak belirtilmiştir( Moterjemi 1993:86-87). İnanışlar arasında en yaygın olanları nazar, haram süt ve gökyüzündeki doğa olaylarıdır. Örneğin; Nazar inancının Hindistan ( Bentley 1988:78) ve Haryana da (Sood.1990:564)yapılan çalışmalarda ishale yol açtığı saptanmıştır. Sudan’da haram süt ishal nedenleri arasında yer alır (Ahmed. 1994 ;717). Swazıland’da şimşek ve yıldırımlardan çıkan buharlar akut ishallerin görülmesine neden olurlar(Green1985;278). Bununla birlikte ulaşabildiğimiz kaynaklar arasında ay etkilerine yer verenlere rastlanmamıştır. Sadece bir kaynakta Nikaragua’da solucanların dolunaydan etkilenirse ishale “worms tipi” yol açacağı belirtilmiştir (Smıth 1993;1617).

Ay basması
Küçük çocuklar geceleri yeni doğan hilal şeklindeki ay’ı görürlerse korkarlar. Aynı şekilde aylık döngüsünü  tamamlamak üzere 27 günlük hilal ay’ı görürlerse de korkar, hastalanırlar. Bu korkunun sebep olduğu hastalıklar, belirli aralıklarla  tekrarlanan ateş, bayılmalar ve ishaldir.  Ayın bu olumsuz etkileri halk arasında Ay basması, Ay düşmesi, Ay tutması, Ay çarpması gibi çeşitli terimlerle ifade edilmektedir. Ay basmasına bağlı olarak gelişen ishalleri, anneler diğer ishallerden ayırırlar ve tanırlar. Çünkü ay basması nedenli ishallerde çocuğun ağzı kokar, dışkısı kokar, kusar, ateşi yükselir.
Ülkemizin folklorla ilgili dergilerinde ay hakkında birçok bölgelerden toplanan inanışlar yer almaktadır. Halk gökyüzünde eğleşen , her gün şekli değişen ay hakkında yaratılışından cinsiyetine ,evli bekar oluşuna kadar çeşitli inanışlara  sahiptir. Bu inanışlarda güneşin gündüzleri, ayın geceyi beklesin diye Tanrı tarafından  yaratıldığı görüşü hakimdir. Yine Tanrı güneşi kendi nurundan yaratmış,  insanlara içinde yaşadıkları günleri ayları bilsinler diye aya güneşten hisse vermiştir. Sinop’ta ayın Allah’ın kulu olduğuna inanılır,onun emriyle doğudan doğar, batıdan  batar (Ülkütaşır 1957:1461-63). İnanışlardaki yaygın kanıya göre, ay erkektir. Onun erkek olduğu üzerindeki lekelerden (gözü, kaşı, bıyıkları) bellidir (Şeref 1956:61). Zaten erkek olduğu için geceden korkmaz . O güneşle evlidir. Güneş ayın karısıdır. Bazı inanışlarda onlar birbirlerine aşıktırlar. Durmaksızın birbirlerini kovalarlar ve buluşmak için fırsat ararlar. Bazılarında ise akrabadırlar. Ay güneşin amcası oğludur.
Mensup oldukları dinler açısında ay müslüman, güneş hiristiyandır (Tan 1974:81) Araştırma bölgemizdeki inanışlara göre,Ay Allah’ın nurudur. İçi dışı ışıkla dolu bir nur topudur. Öyle bir nur ki çocuklar onun bu görkemine dayanamaz çarpılırlar. Bazen kadınları da çarptığı olur. O yüzden çocuk geceleri dışarı çıkarılmaz. Hatta bezleri bile dışarıda bırakılmaz. Ay’la ilgili makalelerde ayın hilal şeklinde olmasının kötü etkilerine de yer verilmektedir. Ağrı’da yeni doğan çocuk geceleri dışarıya çıkarılırsa korkar, ateşi yükselir. Bu çocuğa “aylığa düşmüş” denir (Taner  1982:13). Sinop’ta “aydaşlık” denir (Ülkütaşır 1957:1461-63). Isparta’da ay hilal iken bağ budanmaz, ağaç kazınmaz tohum ekilmez. Aksi taktirde, ekilen tohumun bereketi kalmaz. Üzüm az ve cılız olur, odunun kuvveti olmaz.  Çünkü ay hilal ve üzgündür (Bücuoğlu 1956:1325).
Doğa üstü güçlerin insanlara etkilerini içine alan bu inanışlara çeşitli kültürlerdeki hastalık açıklamalarında rastlamak mümkündür. Gökyüzünde olan varlıklar (yüce varlık ve bağlantılı olduğu gök, güneş, ay ve yıldızlar) insanlara iyilik yaptıkları gibi kötülükte getirebilirler (Örnek1988:72). Bunlardan bazıları da (şeytanlar ve kötü ruhlu cinler) kötülük kaynaklarıdırlar. Onlar ayın aydınlatmadığı (hilal olduğu) ve kendilerinin görünmedikleri karanlıkları severler. Bu yüzden karanlıklardan kaçınılmalı; karanlıkta dışarı çıkılmamalı ve iş yapılmamalıdır.
Haram süt
Annenin gebe olduğu halde çocuğuna emzirdiği süte “haram süt”demektedirler. Onların düşüncesine göre, çocuğa emzirilen bu süt haramdır. Annenin karnındaki çocuğun hakkıdır. Süt emzirilmeye devam edilirse çocuk hasta (ishal) olur, ”gün be gün erir”(zayıflar). Anneler hamile olduklarını fark ettiklerinde emzirmeyi keserler.
Nazar ve korku
Bazı kadınlar korku ve nazarın da ishale neden olduğunu söylemişlerdir. “Korku ve nazar sadece ishalin değil, bir çok hastalığın sebebidir”. Korku nereye girerse orayı harap eder. Bağırsaklara girerse çocuk ishal olur. Korkulardan çocuklar ölebilirler. “Nazar ete değerse hastalık çıkar, kemiğe değerse öldürür”.
 Kadınlar batı tıbbında ishale yol açan etkenler arasında ilk sıralarda yer alan kirli su ve yiyecek faktörüne dördüncü , beşinci sırada yer vermektedirler.

TEDAVİ
Anneler ishalin kendi kendine geçmesini beklerler. “Çocuktur ishal olur”, “Doğduğu yaz olmazsa  bir daha ki yaz mutlaka olur” derler. Sanki defalarca yakalanması gerekli doğal bir hastalık olarak düşünürler. Bu yüzden anneler çocuklarının ishal olduğunu görünce telaşlanmazlar. Birkaç gün beklerler. Ancak kusma ve ateş çok olursa ,çocuk iştahsızsa ve her gün eriyorsa (kilo kaybediyorsa) çare düşünmeye başlarlar. Bunlar tedavi aramayı  zorunlu kılan alarm belirtirlerdir.

450 Evler annelerine göre ishal iki kategori de düşünülür;
Nedeni inanışlara, doğa üstü güçlere(ay basması, korku vb.) bağlananlar,
Fiziksel nedenlerle (sıcak - soğuk, yiyecek) açıklananlar.
Annelerin ishali iki farklı kategoride düşünmeleri nedeniyle tedavide hem tıbbi yöntemlere hem de geleneksel yöntemlere başvurulmaktadır.

Tıbbi tedavi
Anneler çocukları ishal olduğunda, ayırıcı tanıyı kendileri koyarlar. Çocuklarının doğa üstü güçler nedeni ile (ay basması, korku, haram süt) ishal olduklarını düşünüyorlar ise öncelikle geleneksel yöntemlerle tedavi etmeye çalışırlar. Onlara göre fiziksel etkenler yada ağır yiyecekler ishale neden olmuşsa bu etkenlerden çocuğu uzaklaştırırlar. Eğer ishal geleneksel yöntemlerle geçmezse ve alarm belirtilerini içine alan semptomlar devam ediyorsa  doktora götürürler.    
Doktora başvuranların oranı %47.7’dir (Bunlardan %43.0’ı sağlık ocağına başvurmuş(bazıları hastaneye sevk edilmiş),%4.7’sı ise daha önce çocukları ishal iken kullandığı ilacı yeniden eczaneden almıştır. Tıbbı tedavi alamamanın nedenini “parasızlık” olarak açıklamaktadırlar. “Gücümüz yok. Sağlık ocağına gitmemiz boşuna. İlaç alamıyoruz ki” derler. Doktora başvurma süresi 2 ila 11 gün arasında değişmektedir (Ortanca değer :5).
Anneler doktora gitmedikleri için ORS’yi bilmemektedirler. Ancak %34 kadın ORS’den haberdardır. ORS onlara sağlık kurumlarında önerilmiştir.(Bir kadına şeyh önermişti.) Ne amaçla kullanıldığını da bilmemekte ”İltihap söker, kusmaya iyidir, ishali durdurur” demektedirler. Zaten yararını da gören yoktu.
Anneler olumlu bir davranış olarak bebekleri ishal iken emzirmeye devam ediyorlardı.

Geleneksel uygulamalar
Ay basmasından ishal olan çocuklar doktora götürülmez . “Doktorun ilacı ve iğnesi onlar için çok tehlikelidir. Anneler eğer iğne yapılırsa çocuk havale geçirebilir sağır, dilsiz olur veya anında ölür.” demektedirler.
Anne çocuğunun ay bastığı için ishal olduğuna karar verirse, diğer bir deyimle, başta da ifade edildiği gibi ağzı (nefesi)ekşi kokuyorsa, dışkısı kokuyorsa, kusma ve ateş varsa ve gökyüzündeki ay hilal ise odun ocağında yemek pişirdiği tencerenin is’inden (duman lekesi) çocuğun alnına boynuna sağ koluna ve sol bacağına sürer.Annelerin değimiyle “işaret yapar”. İşaret alına haç (+) biçiminde diğer yerlere ise halka biçiminde yapılmaktadır. Bu işleme üç gün devam edilir. Bir çok anne is sürmenin çok iyi olduğunu ve ishali geçirdiğini anlatır.
İs sürme, bazı zamanlarda mahallede dindar olarak tanınan yaşlı kadınlara yaptırılır. Alına yapılan işaretin neden hac şeklinde olduğu sorulmuş ve araştırılmıştır. Diyarbakır’da bölge tarihini bilen yaşlılar haç işaretini bu bölgede yaşayan Ermenilerin etkisi olarak yorumlamıştır. Bağlı olarak bu uygulamanın altında çocuğa zarar veren doğaüstü güçlere çocuğu pis, çirkin gavur (Müslüman değil) gösterme anlayışı yatmaktadır. Çünkü kötü güçler sağlıklı, güzel çocuklara zarar verirler.
Doğa üstü güçlerin etkilerini gidermek için ocak isi kullanılmasının nedeni ise kökleri Eski Türklere kadar giden ocakla ilgili inanışlara uzanmaktadır. Bu inanışlarda “ocak ailedir, aile var olduğu sürece ocak tüter, bu nedenle ocak kutsaldır”. Bu inanışlar temelinde Ocağa atfedilen kutsallık, ondan bir parça alınarak çocuğa geçirilmek istenmektedir.
Ay çoğunlukla korkulu çocukları basar. “Çünkü bu çocuklar mübarekli”dir. Yani bizden iyilerle (cinlerle) beraberdirler.” Tersine bir durumda ,ayın bastığı çocuklar korkuludurlar. Bu durumda ay korkunun hem nedeni hem de sonucudur. Ay basması her dönemde süregeliyorsa bu çocuklar ziyarete hocalara ve şeyhlere götürülürler. “Çünkü korkunun insanla ilgisi yoktur. Korku Allah’ın işidir.” Hocalar muska yaparlar. Yuvarlak dökülmüş üstü ayet yazılı muskayı çocuğun devamlı taşımasını söylerler. Şeyhlerin küçük bir sopası vardır. Çocuğun ensesine vurur. Çocuk aniden açılır.
Diğer bir uygulama ise, çocuğun boyunun iple ölçülüp bu ipin yakılmasıdır. Bu yolla  doğaüstü güçlerin onlara tekrar gelmemeleri için, “çocuk öldü” mesajı verilmekte, böylece kötü güçler çocuktan uzaklaştırılmaktadır.
Birde “tokma” olarak  adlandırılan bir ishal vardır. Bunun sebebini yemek dokunması fazla miktarda yemek yeme olarak belirtirler.
Hazımsızlık, şişkinlik olarak açıklanan Tokma’lar yakılarak dağlama usulü ile tedavi edilmeye çalışılır. Şiş ateşte  ısıtılır, çocuğun karnına ve boynuna basılır.

 

Yiyeceklerle Tedavi
Geleneksel uygulamalar arasında yiyeceklerle tedavi geniş bir yer tutmaktadır
(Tablo 2).
İshalli çocuklara verilen yiyecekler arasında yoğurt ve yoğurttan yapılan yiyecekler başta gelmektedir. Anneler kuru kahve ve kuru çayın ishalle iyi geldiğini söylemekte, bunları çorbalarına katmaktadırlar. Sımak kaynatılarak suyu alınmakta, yemekler bu su ile pişirilmektedir. 450 Evlerde göze çarpan değişik bir uygulama ise, ebegümeci otu ile hazırlanan hamurdur. Bu ot kaynatılır, una katılarak hamur yapılır. İshal olan çocuğun karnına bağlanır. Bu işlem birkaç gün tekrarlanır.
İshalli çocuklara verilmeyen gıdalar arasında yağlı yiyecekler başta gelmektedir. İshal olan çocukların yiyecekleri yağsız veya az yağlı hazırlanır. Mercimek ve kuru fasulye de ishale iyi gelmez. Çiğ olan  sebzeler (domates, salatalık marul) az tüketilmelidir.

SONUÇ
450 evler  aileleri şehirde kısa bir süredir (10 yıl) yaşamaktadırlar. Onlar çok fakir bir hayat sürerler. Kadınlar arasında okuma yazma oranı çok düşüktür. Dil bilmezler. Bağlı olarak şehir hayatına katılamaz, iletişim araçlarından yararlanamazlar. Bu etkenler annelerin yaşamlarını her yönüyle çocuklarının hastalıkları dahil olmak üzere kırsal kesimden getirdikleri geleneksel değerlerle sürdürmelerine neden olmaktadır Bölgemizde İshal, ay basması,haram süt nazar- korku gibi inanışlarla açıklanan kültürel temelli bir hastalıktır. Bağlı olarak hastalık tedavisinde birçok geleneksel yöntemler denenmektedir. Sözü edilen bu faktörlerle birlikte ekonomik koşulların,ve eğitim düzeyinin düşük olması  modern tedavi  olanaklarından yararlanmayı zorlaştırmakta ve geciktirmektedir.
Yine bu araştırmaların sonuçları , halkın sağlık ve hastalık anlayışı temelinde; Sağlık ve hastalığın sadece biyolojik bir olay olarak görülmediğini, yaşam tarzı olarak tanımlanan kültürün bir ürünü olduğunu, insan davranışlarını idare eden inançlar, değerler ve normlarla hastalığın sıkı sıkıya bağlılığını göstermektedir. Bu nedenle ,ishal gibi önemli sağlık sorunlarının çözümlenmesinde toplumun hastalıklar hakkında bildiklerinin ve neler yaptıklarının araştırılması gerekli ve zorunludur.
Toplumun Hastalıklar hakkında bildiklerinin ve iyileştirmek için neler yaptıklarının bilinmesi  annelerle iletişim kurmak için gereklidir. Bu bilgiler ayrıca Sağlık eğ itimi  programlarında   kimlerle- hangi  konularda ,görüşeceğimizi , Hangi sağlığa zarar verici  inançlarla mücadele edeceğimizi göstermesi açısından önemlidir.

 

Tablo 1. Annelere göre ishale neden olan çeşitli etkenler:

İshale neden olan etkenler

Yüzde(%)

Ay basması             

87.1

Haram süt              

 88.6

Diş çıkarma           

 86.4

Kirli su                   

 59.4

Kirli yiyecek           

 54.5

Nazar                     

 25.0

Korku

                              11.4

 

 

 

 

Tablo 2. Annelere göre ishale iyi gelen yiyecekler;


Yiyecekler

Yüzde (%)

Yoğurt ve yoğurtlu yemekler      

47.7

Pirinçli ve Patatesliler                

 36.3

Çeşitli otların suları ve bu

 34.0

otlardan yapılanlar                      

 

Kahve ve Çay ağırlıklı olanlar          

 27.2

Ekşili (sımaklı) yiyecekler          

 22.7

Koka kola
Meyve ve sebze suları

20.4        
18.1

 

Diyarbakır'da ilginç tedavi yöntemi

.

AB'ye girmeye aday ülkemizde bazı aileler hâla kimi rahatsızlıklar karşısında çocuklarını tedavi edebilmek için çocukların alnına haç şekli gibi ilginç şekiller çiziyor.
Diyarbakır’da eski bir Şaman ve Pagan geleneği yaşatılıyor. İnanışa göre Ay başları ve Ay sonlarında Ay, Dünya’nın çekim gücünden etkilendiği için gizli bir güç değmiş gibi çocuklarda baş ağrısı,ishal,kusma ve bayılma gibi rahatsızlıklar görülüyor. Bunun önüne geçebilmek için de çok Tanrılı dinlerden kalma adetler uygulanıyor.

Avrupa Birliği’ne girmeye aday ülkemizde bazı aileler hala çocuklarının kimi rahatsızlıklar karşısında tedavi edebilmek için tıbbi yöntemler yerine İlkel dinlerden kalma adetleri uyguluyor. Bunlardan en önemlisi halk arasında kara çalma veya Ay Basması denen yöntem. Kara çalma, Dünya ile ay arasında oluşan çekim gücü nedeniyle rahatsızlandığına inanılan çocukların alınlarına ve karınlarına sürülen sis ya da kömür siyahından haç işareti yapılmasına deniyor… Ateşte ısınan bakır su kaplarının dibindeki karadan çocukların alnına haç işareti yapılırken, şeytana çocuklarının vücutlarını terk etmeleri için çağrıda bulunuluyor: “ Gece geldiysen gece git,gündüz geldiysen gün düz git…”

HAÇ ŞEKLİ ÇİZİLİYOR


.

Rahatsızlıkların teşhis ve tedavisi için sağlık merkezlerine başvurmak yerine çocukların alnına, ayak bileklerine,göğüs ve göbeklerinin üstlerine haç şekli çiziliyor. Haç’ın çizilme nedeni de inanışın Şamanizm’den geldiğinin açık kanıtı. Şamanizm’e göre siyah kutsallığı temsil ediyor ve üzerinde siyah haç işareti bulunan kimse şeytanın şerrinden korunmuş oluyor.

ÇOCUKLAR BU YÜZDEN HASTANEYE GÖTÜRÜLMÜYOR

Kırsal kesimde yaşayan ailelerce hala aktif şekilde uygulanan bu yöntem sayesinde, çocukların kötü ruhlardan ve hastalıklardan korunacağına inanılıyor.Bu yüzden ilçe ve köylerde rahatsızlanan çocuklar doktora götürülmek yerine kara çalma yöntemiyle iyileştirilmeye çalışılıyor. Çocuklarını bu yöntemle iyileştirmeye çalışan ailelerden Sayar ailesi reisi Osman Sayar (40) çocuklarından birini yüksek ateş teşhisiyle doktora götürdüklerini, bir iğne vurulduğunu ve bu yüzden kızları Melisa’nın (2) öldüğünü belirtiyor. Bu yüzden aile o gündendir hastalanan tüm çocuklarını hastaneye götürmek yerine kara çalma yöntemiyle iyileştirmeye çalışıyor.

ESKİ BİR DOĞU ADETİ

Kara çalma olarak bilinen basit tedavi yönteminin kökenine inildiğinde, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde Tek Tanrılı dinlerin hakim olduğu zamanlardan kalma bir batıl inanç olduğu görülüyor. Konuyla ilgili Vatan’a konuşan Diyarbakırlılar Tanıtma Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Kenan Özhal (45) kara çalma adetinin, ailelerin hiçbir tıbbi dayanağı olmadan çocuklarını iyileştirdiklerine inandıklarını ve bu sayede istenmeyen sonuçlar elde edildiğini belirtti. Özhal açıklamalarında şu ifadelere yer verdi: Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin kırsal kesimlerinde birçok aile,ay başları ve ay sonlarında Dünya ve Ay’ın birbirlerine uyguladıkları çekim gücünden dolayı oluşan enerjiden dolayı yakalandıkları ishal,baş ağrısı,mide bulantısı gibi rahatsızlıklar sayesinde doktora gitmek yerine kara çalma yöntemini uygular.

ŞAMANİZM’DEN KALMA BİR İNANÇ…

Araştırmacı ve Eğitimci Özhal, açıklamalarında Eski bir Şaman ve Pagan adetinin nasıl bu bölgelerde yaşatıldığına da değindi. Özhal; “Anadolu’da binlerce yıl öncesinde gördüğümüz birtakım Şaman ve Pagan inançları yaşatılıyor. Bunun kökenine inersek Çok Tanrılı Dinlerin izlerine rastlıyoruz. Çocukların alınlarına sis ile çizilen kara işareti de konar-göçer kimi ailelerin atalarından kalmadır. Amaç kötü ruhların kovulmasıdır,” dedi.

BU İNANIŞLARIN TIPTA YERİ YOK…

Konuyu uzun süre araştıran Prof Dr Nurhan Elmacı Elmacı bölgede ay basması nedeniyle ailelerin çocuklarını sağlık merkezlerine götürme oranlarının % 40’larda seyrettiğini ve olayın mühim boyutlara ulaştığını belirtti. Elmacı Güneydoğu Bölgesinde çocuk ölülerinin yüksek olduğunu ve bu ölümlerin % 88’inin nedeninin ishal olduğunu ancak ailelerin yüksek ateş ve ishalli hastayı çeşitli inanışlar nedeniyle doktora götürmekten çekindiklerini vurguladı. Ancak böyle bir inanışın tıp bilimi ile yakından uzaktan ilişkisi olmadığını da ekledi. Prof Dr Elmacı, konuşmasının sonunda bu tür inanışlara sahip ailelerin bu tür inançlarla çocuklarının sağlığı ve dolayısıyla gelecekleriyle oynadıklarını belirterek aileleri,rahatsızlanan çocuklarını sağlık merkezlerine götürmeleri konusunda uyardı.
Yapılan araştırmalara göre Diyarbakır ve bölgenin birçok yerine sağlık hizmetlerinin götürülmemesi nedeniyle bu tür eski adetler yaşatılıyor. Bu tür batıl inançlar ve bebek ölümlerinin önüne geçebilmenin yolu, kırsal kesimde eğitim ve sağlık hizmetlerinin arttırılıp kalitelileştirilmesinden geçiyor. http://www.number1forum.com/
Hedik 
       Çocuk ilk dişini çıkardığı zaman ailesi tarafından kutlamalar yapılır.Çocuğun annesi buğday ve nohut karışımından bir yemek yapar.Bununla beraber kuru nohut ve buğday haşlanır.Çocuk bir bakır tepsiye oturtulur.Etrafına kalem,tarak,bıçak gibi eşyalar bırakılır.Çocuk bunlardan hangisini alırsa o mesleği seçeceğine inanlır.A.Bilal Altunboğa:Diyarbakır Folklorundan kesitler.Büyükşehir belediye yay.İst.1999.s.100
Misafirlere hedik ikram edilir.Misafirler de hediye verir.
Şevket Beysanoğlu:Diyarbakır Folklorunda Geleneler-Görenekler-Adet ve İnanmalar.San matb.Ank.1995.s44

 

Gelenek
Ebe meliha’nın evinde bir cevher daha doğdu
Doğmasıyla beraber evi neşeye  boğdu
Bir Cuma sabahında selavatlarla geldi
Dünyaya gelir gelmez kıçına tokat yedi
Bir yandan altına işedi
Öte yandan gelenekler işledi
 O bikırtik başına olmadık işler geldi

Kırhi çıhti dediler
Hamama götürdüler
Başından aşağıya okunmuş sular döktüler
El açıp Yaradn’a şöyle dua ettişler
Dağda davarım otlasın
Ocahta aşım kaynasın
Ben besledim büyüttüm
Allah yavrumi sahlasın

Dişi çıhti dediler
Tililili çektiler
Bir sinin içinde
Başına hedik döktüler
Etrafına eşyaları dizdiler
Hangisini alacak diye merakla beklediler

Çocuğun eli makasa  gitti
Herkes çocuğa bir meslek biçti
Kimisi Berner olacah dedi
Kimi de Yok kele terzidir dedi
Anası ortaya atıldı
Ameliyat tohtori olacah dedi

Nezer degmiş dediler
Üzerlik getirdiler
Tuz ile karıştırıp
Başında çevirdiler
Ateşe atanda da maniler söylediler
Üzerliksen havasan
Her dertlere devasan
Çıtır çıtır ettıhça
Kada bela savasan
Başımdaki belayı dua ile savdılar
Eline elifba verip hocaya yolladılar. .(K.Göral)
DİYARBAKIR’DA
ÇOCUK İLE İLGİLİ KÜLTÜREL İNANÇ VE UYGULAMALARIN BESLENME VE SAĞLIK SORUNLARINA YANSIMASI
Aşeren kadının yemesi-içmesi gerekenler:

Aşerme deyiminin aslı“aş yerme”, yani “yiyecek şeylerden tiksinme” anlamındadır. Deyim giderek anlam değiştirmiş ve «yüklü kadının bazı yiyecekleri canı çekmesi, onları tatmaktan kendini alamaması» anlamını kazanmıştır.

Gebe kadın iki canlıdır, iki katı yemelidir. (çok yaygın)

Canının çektiği herşey (çok yaygın)

 Tatlı

Aşeren kadın ne bulursa yemeli... ister iyi olsun, ister kötü, az da olsa tadına bakmalıdır. Aşeren kadın her gördüğünü yemediği takdirde çocuk şaşı olur, kulağı eğri olur, boynu bükük olur. Bunun için kadın her şeyi rahatlıkla yiyebilir.»

«Aşeren kadınların kiminde albumin dirler bir hastalık vardır. Bu kadınlar acılı, biberli, ekşili, sirkeli şeyler yimemeliş .. Çünkülüm acılı, biberli, ekşili aş yerlerse hastalıkları daha da çoğalır; karnındakine zarar verir.»

«Ben ilk çocuğumda ‘Kileman’ denilen bir çeşit baharatı o kadar çok yemiştim ki, bir gün bundan evde kalmayınca onun yerine tuğla yediğimi hatırlarım.»
«Ye tatlıyı, doğur atlıyı»
 «Ye ekşiyi, doğur Ayşeyi»

 
Aşeren kadının yememesi, içmemesi gerekenler

Fazla yağlı yiyecekler

Gebe kadının yediği ile çocuğu arasında kurulan ilişkiler

Tavşan yiyen gebe kadının çocuğunun dudağı «yirik» olur.
 (yaygın)

Gebe kadının yediği, içtiği Şeylerin çocukta iz bırakacağına inanılır.

 
“Zeytin yiyen kadının çocuğunun herhangi bir yerinde zeytin büyüklüğünde leke olur. Ciğer yiyen kadının çocuğunda da vücudunun herhangi bir yerinde ciğer gibi kırmızılık olur”

“..Teyzemin kızı, sahibinin izni olmadan bir yerden yaprak alıp dolma yapmış. Bu sırada da elini kolunun üstüne koymuş. Şimdi çocuğunun kolunda yaprak izi var.”

Prof. Dr. Sevinç YÜCECAN*0-5 Yaş Çocuk Beslenmesi ile İlgili Kültürel İnanç ve Uygulamalar http://zenci.blogcu.com/

Bebeği olmıyan kadınların bir adresi Çermik Belkıs kaplıcalarıdır.Belli endikasyonlarda kaplıca yararlı olabilir.Bu husuta Diyarbakırlı hanımlar hamamnın havuzuna dalmadan önce şunu söylerlerdi.
Belkıs hatun,Belkıs hatun
Tenceremi sattım
Leğenimi sattım
Sahan geldim
Belime kuşak
Karnıma uşak

Şevket Beysanoğlu:Diyarbakır Folklorunda Geleneler-Görenekler-Adet ve İnanmalar.San matb.Ank.1995.s17

 

Loğusalık ve göbek bağıyla ilgili inanışlar
Halk arasında 'Loğusanın mezarı 40 gün açık kalır' sözüne inanılırken, 'nazar' ya da 'göz değmesi'nden korunmak için anne ve bebeğe nazarlık takılıyor, ev tütsülenip loğusaya kurşun dökülüyor. Bu dönemde özenle üstünde durulan konulardan biri ise 40 gün süreyle anne ve çocuğun evden dışarı çıkarılmaması. Bunun yanı sıra aynı günlerde doğum yapmış 2 annenin karşılaşmamasına da özen gösteriliyor. Karşılaşırlarsa 'kırklarının karışacağına' ve loğusaların kötü etkileneceğine inanılıyor.
Ayrıca loğusa döneminde anne ve çocuk için en büyük tehlikenin 'albastı' olduğuna inanılırken, bunu önlemek için en yaygın uygulama kadının üzerinde kırmızı renk bulundurmak, loğusa şerbetinin ve loğusa şekerinin kırmızı renkli olması ya da annenin başına kırmızı renkli kurdele takılması. Bu arada, halk arasında, doğan bebeğin göbek bağına ilişkin de inanışlar bulunuyor. Çocuk 'evcil' olsun diye göbek bağı dolap ya da sandık içine saklanırken, 'akıllı' olması için okul bahçesine, 'dindar' ve 'imanlı' olması için de cami bahçesine gömülüyor. http://www.forumortami.org/

Doğum sonrası adetler
Çocuk doğunda babsaına haber verene,babası tarafından müjdelik olarak para verilir.Çocuk oğlan olursa para miktarı daha çok olur
Yedinci gün akika kurbanı kesilir.Yedinci güne kadar loğusa kadın yataktan kalkmaz.Yedinci gece yakın akraba ve dostlar gelir,geç saatlere kadar çalıp,türküler söylenir,oyunlar oynanır.
Kırkıncı gün loğusa  hamam götürülür,çiğköfte yoğrulur,evden getirilen börek,çörek yenir, çalgıcı kadınlar eşliğinde türküler söylenir.

Şevket Beysanoğlu:Diyarbakır Folklorunda Geleneler-Görenekler-Adet ve İnanmalar.San matb.Ank.1995.s.37,43

Çocuğa ad verme

Çermik bölgesi yöresel aksan
Dogarse ezanı şerifi klulagında ohıyarlar.uç keri bele çagırırlar.onnan sore genniye isim koyarlar,isim hindi eledir.pehambarların adi nese oni koyaruh.

 

Doç.Dr.Saadet Özçelik,Yrd.Doç.Dr:Erdoğan Boz:Çüngüş ve Çermik Yöresi Ağzı.Ank.2001.s.

Diyarbakır ve Nazar

 

Bütün toplumlarda yaygın olarak görülen nazar inancının kökeni, Neolitik çağlara
kadar uzanmaktadır. Girit’te, Aşağı Mısır’da, Malta’da, Kuzey Fransa’da ve Britanya’da
Bronz çağına ait, balta şeklinde yapılmış nazarlıklar (amuletler) bulunmuştur. Araştırmalar
sonucunda, eski dönemlerden itibaren Batı’da ve Doğu’da büyünün ve nazarın kötü etkilerine
inanma ve bunlara karşı tedbirler alma bilgisinin köklü olduğu görülmüştür .Aynı şekilde uğursuz gözlerden gelen fenalığı ortadan kaldırmak için Mısırlılar,
Fenikeliler, Yunanlılar ve Romalılar tarafından el şeklindeki muskaların kullanıldığı tespit
edilmiştir .
Geçmişten günümüze varlığını sürdüren bu inanış, ülkemizin hemen her köşesinde
günlük hayatın içerisinde ve bütün etkinliğiyle varlığını devam ettirmektedir. Bugün halk
arasında, nazara karşı mavi boncuk, delikli taş, nal, yumurta kabuğu gibi çeşitli nazarlıklar
kullanma, hocaya muska yazdırma, kurşun dökme vb. çeşitli pratikler yapılmaktadır. Ancak
bu tür uygulamalar, bâtıl inançlar arasında yer alması dolayısıyla dinimizce haram kılınmıştır.
Hz. Muhammed’in “Nazar’dan Allah’a sığınınız. Çünkü göz (değmesi) gerçektir.”
hadisinden de anlaşılacağı üzere İslâm dininde nazarın varlığı kabul edilmiştir, fakat nazardan
korunmak için nazar boncuğu ya da muska taşımak vb. pratikler uygulamak yasaktır.
Diyarbakır’da
 - mavi renkli nazar boncuklarının yanı sıra gösterişli, parlak
boncuklardan yapılmış kolyelerin, bileziklerin de nazara karşı kullanıldığı görülür
-mahsulleri nazardan korumak için bağ-bahçe ya da
tarlanın içine bir sırık üzerinde at, eşek, koyun, inek, köpek gibi hayvanlardan birinin kafatası dikilir
- hayvanları nazardan korumak için boyunlarına çan bağlanır
- dikenli bir ot evin duvarına asılır
evin giriş kapısının üstüne buğday ve arpadan bir tutam yapılıp
-asılır
- killi toprak sulandırılarak çamur haline getirilir ve hayvanların
alınlarına sürülür
-nazarı kuvvetli olan misafirlerin ayakkabı ölçüleri gizlice bir
iple alınır ve onlar gittikten sonra bu ip yakılarak kokusu evin her köşesine
gezdirilir
-kurşunun dökülmesi sırasında “Elemtere fiş kem gözlere şiş”,
“-Nazarı çürüsün”, “Nazarı değenlerin gözü çıksın” şeklinde sözler söylenir. Kurşunun suda patlama sesleri çıkarması ise nazarın çok şiddetli olmasına yorulur siyah susam ateşte kavrulur ve kokusu hastaya koklatılır, ardından
evin içinde dalaştırılır
- nazar değdirenin
ebisesinden gizlice bir parça alınıp yakılır, bunun dumanı hastaya koklatılır

yard. doç. dr. nilgün çıblakçıblak, nilgün (2004), “halk kültüründe nazar, nazarlık inancı ve bunlara bağlı
uygulamalar”, türklük bilimi araştırmaları (tübar), s.15, ss.103-125. halk kültüründe nazar, nazarlık inancı ve bunlara bağlı uygulamalar

Kapı arkasına asılan nazarlıklar

 

. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


BAHAR BAYRAMI
Diyarbakır’da önemli bayramların başında nevruz gelir.21 Mart Nevruz günü köy meydanında büyük bir ateş yakılır,şarkılar söylenir,eğlenceler düzenlenir.Oyunlar oynanır,şenlik havası içinde bayram kutlanılır.Bugün aynı zamanda baharın başlangıcıdır.Baharın başlangıcından dolayı,tabiatın yeniden canlanması ile her toplulukta sevinç gösterilerinin olması doğaldır
İslam Çetin,Celil Şengül,İlhami Çetin,Salih Kulaksız:Diyarbakır Halk Oyunları ve Giysileri .Ankara.1994.s..63

 

AVRASYA’NIN ORTAK BAYRAMI NEVRUZ

Tabiat ile iç içe, kucak kucağa yaşayan, toprağı "ana" olarak vasıflandıran Türk'ün düşünce sisteminde "baharın gelişi" elbette önemli bir yere sahip olacaktı.

Nevruz, Türk dünyasının kuzeyinden güneyine, batısından doğusuna kadar uzanan engin coğrafyada yaşayan toplulukların pek çoğu tarafından yaygın olarak kutlanan bahar bayramıdır. Bütün bayramların dinî ve millî bir inanıştan, o toplumu ilgilendiren ortak bir hatıradan, geleneklerden, duygulardan ve tabiatın insanlara tesir eden bir olayından doğduğuna inanılır.

Tabiat ile iç içe, kucak kucağa yaşayan, toprağı "ana" olarak vasıflandıran Türk'ün düşünce sisteminde "baharın gelişi" elbette önemli bir yere sahip olacaktı. Çünkü insan vücudu, baharda uyarıldığı kadar kışta uyarılmaz. İç karartıcı, yeknesak günlerin ardından doğan hareketli, pırıl pırıl güneşli, kuş ve hayvan sesleriyle kurulmuş ilâhî orkestranın musikisi insan hayatını canlandırır. Ayrıca ortaya çıkan rengârenk tablo kıştan bahara geçişi ne de güzel tasvir eder: "Bir yanda her tarafı kaplayan soluk, mat ve daha çok beyazın hakim olduğu renkler, diğer yanda yeşilin değişik tonları arasında baş veren bin bir renk cümbüşü... Birisi hareketsiz, şekilsiz; diğeri kıpır kıpır, şekil şekil, çiçek çiçek... Kış, sağır ve dilsiz; ilkyaz duygulu, coşkulu, kulaklara fısıldadığı nağmelerle cazibeli... Birinde tabiat hayat dolu, diğerinde donmuş, yeniden doğmak üzere uyuşmuş kalmış...

Genellikle Nevruz, yani Farsça "Yeni Gün" adını taşıyan bahar bayramı, insan ruhunun tabiattaki uyanışıyla birlikte kutladığı bir bayramdır. Böyle bir bayramın, yani mevsimlerin değişikliğinden doğan özel günlerin, başka başka adlar altında birçok milletin sosyal hayatında yer aldığı da bilinmektedir. Mesela, Hıristiyan âleminin dinî muhteva ile şekillendirerek ve Noel Baba sembolü ile karlar ülkesinden geyiklerin çektiği kızaklarla neşe ve ümitleri taşıdığı "Noel Bayramı" bunun farklı bir örneğini teşkil eder. Bu kutlamalarda yine bahara duyulan özlem "çam ağacı" motifi etrafında şekillendiriliyor. Aynı zamanda bir takvim değişikliğini de ifade eden bu kutlamalara baktığımızda Türk' ün kutladığı "bahar bayramı"nın da bir takvim değişikliğini yansıttığı görülüyor. Burada dikkati çeken husus "baharın başladığı zaman"dır. Türk, bu takvim değişikliğini "toprağın uyandığı gün" ile özdeşleştirmiştir. Kışın ortasında baharı kutlamaz. Türklerde bir tabiat, varoluş, diriliş bayramı niteliğinde olan Nevruz'un ruhî atmosferini ve eskiliğini anlayabilmek için kültürümüzün yıpranmış, tozlu ve pek okunmayan eski sayfalarına bir göz atmamız gerekiyor. Bu coşkuyu Türk kamları dualarında, niyazlarında şöyle ifade ediyorlar:

"... Yüce Göktanrı'nın ilk defa gürlediği, yağız yer, altmış türlü çiçeklerle ilk defa bezendiği, altmış türlü hayvan sürülerinin ilk defa kişnediği ve melediği zaman sen (Türk'ün Atası) yaradıldın!"

Bu sözler Türk'ün yaratılış felsefesinin, inancının, hayat tarzının ifadesidir. Bütün bayramların dinî ve millî bir inanıştan, o toplumu ilgilendiren ortak bir hatıradan, geleneklerden, duygulardan ve tabiattan doğduğundan bahsetmiştik. İşte millî bir bayram olan Nevruz da Müslüman olan ya da olmayan çeşitli Türk toplulukları arasında kamların dua ettikleri asırlar öncesinden günümüze kadar farklı farklı şekillerde, ama aynı ruhla hâlâ kutlanmakta. Bu bayram İslâmiyet'i kabul etmiş olan ilk Müslüman konargöçer Türk topluluklarında; sürgün avı, toy, şölen, yuğ vb. gibi İslâmiyet'le çatışmayan âdetlerden biri olarak devam edegelmiştir. Böylece bu ananeler günümüz Türk dünyasına ortak kültür mirası olarak intikal etmişlerdir. Gelenekler, tarihini kesinlikle tespit edemediğimiz dönemlerden kalmadır. Neden, niçin, nasıl gibi sorular sorulmadan atadan oğula kalmıştır. Gelenekler bu özelliğiyle millet bağını güçlendiren en önemli unsurlardan biridir. Baharın gelişinin kutlandığı bugün de böyle bir gelenektir.

Nevruz, çeşitli kültür çevrelerinde, farklı etnik gruplarda farklı bir muhtevaya ve anlama sahip olmuştur. Kültürler arasındaki iletişim sonucunda çeşitli kültürlere girmiş ve benimsenmiştir. Eldeki tarihi kaynaklardan hareketle en eski Türk adetlerinden, bayramlarından biri olduğu kesinleşmiştir. Yeni yılın başlangıcı, yenilik, coşku, canlanma gibi nitelikler hiç değişmeden günümüze kadar yaşadığı uçsuz bucaksız coğrafyalarda görülmektedir.

Çin kaynaklarından Kutadgu Bilig'e, Kaşgarlı Mahmud'dan Bîrûnî'ye, Nizâmü'ı Mülk'ün Siyasetname’sinden Melikşah'ın takvimine kadar, Akkoyunlu Uzun Hasan Bey'in kanunlarına kadar gelen bir çizgide Nevruz ile ilgili kayıtlar eldedir. Diğer taraftan Sivas hükümdarı Kadı Burhaneddin Ahmed, Safevi Türkmen Devletinin kurucusu Şah İsmail (Hataî), Osmanlılarda Sultan I. Ahmed ve Sultan Dördüncü Murad gibi hükümdarların, Mustafa Kemal Atatürk'ün; din adamlarımızdan Kazasker Bâki Efendi ve Şeyhülislam Yahya Efendilerin, şairlerimizden Kuloğlu, Pir Sultan Abdal, Kaygusuz Abdal, Şükrü Baba, Hüsnü Baba, Fuzulî, Nev'î Efendi, Nef'î, Nedim, Hüseyin Suad ve Namık Kemal gibi şairlerimizin Fatih devri vezirlerinden Ahmed Paşa'nın; büyük Azeri şairi Şehriyar'ın ve büyük Türkmen şairi Mahdumkulu'nun uzun bir tarih boyunca Nevruz bayramının gelişini "Nevruziye" veya "Bahariye" denilen şiirlerle kutladıklarını da biliyoruz.

Ayrıca Nevruz'un Türk musikisinin en eski mürekkep makamlarından biri olarak da kültürümüzde yedi yüzyıldan fazla bir maziye sahip olduğunu da biliyoruz. Bu makam ilk defa Urmiyeli Safıyûddîn Abdulmü'mîn Urmevî (1224–1294) tarafından kullanılmıştır. Bu şekilde elimizde yirminin üzerinde makam bulunmaktadır.

Nevruz geleneği ne Sünnilikle, ne Alevilikle, ne Bektaşilikle doğrudan doğuş bağlantısı olmayan, İslâmiyetten çok öncelere giden bir gelenektir. Yani bir dinin veya mezhebin bayramı değildir. Bu yüzden de herhangi bir şekilde bir mezhep adına, bir din adına, bir etnik menşe adına bağlı gösterilmesi, istismar edilmesi bir ayrılık unsuru olarak takdim edilmeye çalışılması yanlıştır. Tarihin ve kültürün bütün gerçeklerine aykırıdır.

1990 yılında bağımsızlıklarını ilan eden Türk Cumhuriyetleri'nde Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Azerbaycan ile Rusya Federasyonu bünyesindeki Tataristan 21 Mart Ergenekon/Nevruz Bayramı'nı "Milli Bayram" olarak ilan etmişlerdir. Bu günün coşkuyla kutlanmasına büyük önem vermektedirler. Türk kültüründen kaynaklanan Ergenekon/Nevruz bayramı, her yönüyle Türk gelenek ve görenekleriyle zenginleşmiş ananevi ve temeli beş bin yıllık Türk tarihine dayalı milli bir bayramdır. Türkiye'de de 1991 yılında Türk Dünyası ile birlikte ortak bir gün olarak resmi tatil olmaksızın bayram ilan edilmiştir.

Nevruz; Türk insanını birbirine kenetleyen, bağlayan, Ergenekon'dan demir dağları eriterek dirilen atalarının ruhlarıyla yanan bir ateştir. Bu ateş, hiç sönmeden binlerce yıl yandı ve gelecekte de kıvılcımlarından binlerce gönlü tutuşturarak "ortak kültür ocağı"nda binlerce ruhu ısıtacaktır. Avrasya’nın, Türk âleminin Nevruz toyu kutlu olsun, Nevruz gülleri geleceğe umutlar taşısın.

Nevruz  Kürt bayramı gibi olarak da kullanılır. Bu iddialarında ise delil olarak "Demirci Kava Destanı"nı esas almaktadırlar. Onlara göre bu günde (21 Mart'ta) Demirci Kava'nın önderi olduğu Kürtler Dahhak'a karşı ayaklanarak istiklâllerine kavuşmuşlardır. Bu iddialarını sabitleştirmek için bazı piyesler de kaleme almışlardır. Mesela Kemal Burkay imzasıyla yayınlanan "Dehak'ın Sonu" bunun bir örneğidir.
 Kaynak: Hatice Emel AŞA, Yeni Avrasya Dergisi, Mart-Nisan 2000

Hıdrellez
.Hz.Musa ve Hz.Hızır(AS) kıssası:Diyarbakır’ın doğusunda ve Dicle nehrinin kuzeyinde Hızır İlyas köyü vardır.1970 sayımına göre burası 40 haneli ve 212 nüfuslu bir yerleşim merkezidir..Daha kuzeyde Kani Hızır(Hızır pınarı )vardır.Hızır (AS)’nın Birkleyn mağaralarında Hz.Musa ve İskender-i Zülkarneyn ile buluştuğuna dair efsaneler halk arasında anlatılmaktadır.Diyarbakır merkez de de etkilenme fazladır.Örneğin Hızır İlyas mahallesi,Hızır-İlyas kilisesi gibi hristiyanların da tarihi etkilenimi söz konusudur. (Zeki Dilek.Lice.2002)    
Bırkleyn mağarası

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 Hz.Hızır’ın Bırkleyn mağarasına gelince İskender-i Zülkarneyn ile buluştuğu,bu mağaranın bir yerinde ab-ı hayat içerek ölümsüzlüğe eriştiği efsanede vardır(Şevket beysanoğlu:Eshab-ı Kehf’in yeri.23-30 Haziran.1975.I.Uluslararası Türk Folklor kongresi.İstanbul).c.4.s.41-45

 

Hızır İlyas kilisesi
   
. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Hızır İlyas köyü.Üniversite arazisinden Ziraat fakültesi arkasından yaklaşık 15 km.ötededir.
Hızır İlyas köyuünde bir inanmış gerekli duları ve ibadeti yaptıktan sonra  Hz.Hızır’ı görmek ister.Hz.Hızır,halka ak sakallı,nur yüzlü fakir bir ihtiyar kılığında görünürmüş.Günün birinde bu köylü,köy civarındaki çeşme başında ihtiyar bir adama rastlar.Ak sakallı ,nur yüzlü bu ihtiyarı,güneş batmak üzere olduğu,akşamın bu saatinde başka bir köye ulaşması mümkün olmadığından Tanrı misafiri olarak evine davet eder.Hz.Hızır bu Salih adamı kırmaz,evine misafir olur.Ertesi sabah erkenden evden ayrılırken adama,’Darlık görmiyesiniz,ambarınız dolu,hayvanlarınız bereketli olsun ‘diye dua eder ve kapıdan çıkar çıkmaz yok olur,aramaya başlarlar,bulamazlar.Hz.Hızır olduğu anlaşılır .O günden beri Hızır İlyas köyünün toprakları verimli,hayvanları bereketli,halkı tok bir durumdadır.Civar köyler halkı son zamanlara kadar,verimli olsun diye tohumluk arpğa ve buğdaylarını buradan alır,hayvanları bereketli olsun diye kuzularını bir günlüğüne köy arazisinde otlatırlardır
(Şevket beysanoğlu:Eshab-ı Kehf’in yeri.23-30 Haziran.1975.I.Uluslararası Türk Folklor kongresi.İstanbul)
Köy halkı ile konuştuğumda 1930’lu yıllarda bir çobanın köpeğine Hızır ismini koyması nedeniyle yaşlı bir ihtiyar tarafından ciddi ikaz edildiği ve bu ihtiyarın o anda kaybolması nedeniyle çobanın 1 hafta  perişan bir şekilde hasta yattığı ve pişman olduğunu ifade ettiler
Benzer hikayeleri Lice’ye giderken Kocaköy yakınında sağdan 1km içeride Hızır pınarı köyünde de duyabiliyoruz.Köyün büyüğü Nimetullah Berk dedelerinin köyde bir pınar(Hızır pınarı) görüştüğünü anlattı.

Hızır ve İlyas (a.s)'ın her bahar başlangıcında buluştuklarına inanılan milâdi 6 Mayıs, Rumî 23 Nisan'a rastlayan güne verilen isim. Söz konusu günde Hızır ve İlyas (a.s)'ın buluşarak sohbet ederler ve bu günlerde vakitlerini Allah yolunda olmanın ve birlikteliklerinin verdiği sevinçle kuvvet bulurlardı. Hızır (a.s)'ın Allah'ın lütfu ile dolaştığı yerde yeşillikler çıkar ve çorak yerler çiçeklere bezenirdi. İşte bu olaya dayanarak, halk zamanla bu günlerde buluşup Hızır ve İlyas (a.s) ın geleneğini sürdürmek amacıyla özel anda ve dua günleri tertib eder olmuşlar. Ancak bu zamanla aslî hüviyetinden çıkarılarak günümüzde olan şekliyle Hıdrellez adını almıştır. Günümüzde kullanılan mânası ise; İnsanların kıştan kurutuluşlarının bir işareti ve bahar güneşinden faydalanma, piknik yapma, stres atma, eğlenme, nişan, düğün, sünnet törenleri tertip etme, uğursuzlukları giderme, adak adama, dilekte bulunma gibi düşünceleri gerçekleştirme amacıyla gelenekselleşen "bahar bayramı" inancıdır ki tam bir bid'at olarak ortaya çıkmıştır.
Hızır, Hıdır yahut Hadır Arapça bir kelime olup, yeşillik mânasına gelmektedir (Tecrîd-i sarîh Tercümesi, IX,144). İslâm âlimlerinin çoğuna göre Kur'ân-ı Kerîm'in Kehf sûresinde geçen Salih adam kıssasından Hızır (a.s)'ın anlaşıldığı ve onun Peygamber olduğu görüşü müfessirlerin bazılarının tercih ettiği bir görüştür (İbn Kesîr, Tefsir, V,179; el-Kehf,18/65). Ancak bazı âlimler tarafından da Nebî değil Velî olduğu görüşü ileri sürülmektedir (Tecridî Sarîh tercümesi, IX, 145). Ebû Hureyre (r.a)'den nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s), Hızır (a.s)'a Hızır denmesinin sebebini izah ederken; "Hızır otsuz kuru bir yere oturduğunda ansızın o otsuz yer yeşillenerek hemen dalgalanırdı"buyurmaktadır (Tecrîdî Sarih tercümesi, IX, 144).
Hızır (a.s) Kur'ân-ı Kerîm'in Kehf suresinde "Kullarımdan birisi..." şeklinde sabit olmuştur. Veli olduğunu dahi kabul etsek, "İkinci Tabaka-i Hayatta bulunmaktadır. Bu mertebede aynı anda çok yerde bulunmak mümkündür."
İlyas (a.s) İsrailoğulları Peygamberlerinden olup Kur'ân-ı Kerîm'de ismi geçen ve Tevrat'ta "Elia" diye zikrolunan Peygamberdir. M.Ö. IX. asırda yaşadığı ve daha sonra zamanın hükümdarları ile çok mücadele ettiği, çoğu zaman mağaralarda yaşadığı kaydedilmektedir.
Hz. İlyas (a.s) yada "İlyasîn" şeklinde ismi zikredilen (es-Sâffât, 37/130). Peygamberliği bildirilen "Hiç Şüphe yok ki İlyas gönderilen Peygamberlerdendir" (es-Sâffât, 37/123), şeklinde hitab edilen İlyas (a.s.) İsrailoğullarına Allah'ın elçisi olarak gittiğinde onlar "Ba'l" adında dört cepheli put'a tapıyorlardı. Hz. İlyas'ın bütün gayretlerine rağmen İsrailoğulları bu puta tapınmaktan vazgeçmemiş Hz. İlyas'ın Peygamberliğini yalanlayarak (es-Saffât, 37/ 124). Onu ülkeleri olan Ba'lbak'ten çıkarmışlardı. Fakat Allah'ın gazabı bunların üzerine geldiğinde pişman olmuşlar ve İlyas (a.s)'ı geri çağırmışlardı. Ancak tekrar nankörlük etmişler, bunun üzerine İlyas (a.s) oradan uzaklaşmıştır.
İlyas (a.s)'ın İsrailoğullarından ayrılması Hızır (a.s) ile buluşması gerçekleşti. Bu buluşma "Hızır İlyas" iken sonradan Hıdrellez şeklinde değiştirilmiştir.
Halk inançlarında Hıdrellez:
Hızır'da darda kalanlara yardımcı olma, bereket getirme ve gelecekte dilekleri gerçekleştirme vasıflarını görmek mümkündür. Geceden gül dallarına gümüş kuruşlar, çeyrekler, kırmızı bezler bağlanır, gül dibine genç kızlar yüzük atar, mani söyler, içki sofraları hazırlanır, davullar eşliğinde oyunlar oynanır, su kenarlarında, yeşilliklerde eğlenilir, ateşten atlanılırsa ev sahibi olacağına inanılır; öküzü arabaya koşmama... vb. gibi İslâm'la çelişen ve din ile ilgisi olmayan inançlara rastlanmaktadır. Aynı şekilde Hıristiyan inancına göre Saint Georges yortusu da bizim halk geleneklerimizle paralellik arzeder ve Hıdrellezle aynı günde kutlanmaktadır. Görüldüğü üzere İslâm'ın Tevhid bilinçliğinden uzak, sahte mitolojik dürtülerin ve şamanist kalıntılarını uzantılarını yansıtan günümüz Hıdrellez anlayışıyla, Hıristiyan Saint Yortusunun paralelliği de göstermektedir ki İslâm dışı her şeye yakınlık duyma ama İslâm'ın gerçek kimliğine karşı çıkma düşüncesinin neticelerini gözler önüne sermektedir.
Şu anda geçerli ve yürürlükte bulunan Hristiyan kültürüne paralel olarak İslâm dünyasının Secular rejimlerle yönetilmesi ve bu kültürlerinde İslâm Öncesi mitolojik özelliklerden oluşan geleneksel "Ulusal İslâm" anlayışıyla paralellik arzetmesi, müslümanların tevhidî bilinçlerinden uzak olmalarının bir neticesidir. Şüphesiz ki Allah'ın va'diyle İslâm dünyası kendini değiştirmedikçe Allah'ta müslümanların durumunu düzeltmeyecektir. Allah şöyle buyuruyor; "Kim İslâm'dan başka bir din (hayat Nizamı) ararsa, ondan (bu din) asla kabul olunmaz ve o, ahirette de en büyük zarara uğrayanlardandır: Kendilerine apaçık deliller gelmiş, O Peygamber'in şüphesiz bir hak olduğuna da şahitlik etmişlerken imanlarının arkasından küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidayete erdirir (muvaffak eder)? Allah zâlimler gürûhunu hidâyete erdirmez. Muhakkak Allah'ın Meleklerin, bütün insanların lâneti onların üzerlerinedir. İşte onların cezaları" (Âlu İmrân, 3/85-87).
Naci YENGİNhttp://www.sevde.de/islam_Ans/H/H2/hidrellez.htm

 

 

DİYARBAKIR’DA KARAÇİ ÇİNGENLERİNDE DÖVME GELENEĞİ
Doç.Dr.Ahmet CİHAN[

Bu çalışmada, Diyarbakır’da Çingenelerin bir alt grubu olan Karaçiler’de el, yüz ve benzeri bedenin görünür yerlerine farklı amaçlarla işlenen dövme geleneği üzerinde durulmaktadır. Çocukluktan itibaren değişik yaşlarda el, kol ve yüzün farklı bölgelerine yapılan dövmeye yerel bir ifadeyle “dak” adı verilmektedir.
Kız çocuğu doğuran anne sütü, is ve hayvan ödü karıştırılarak elde edilen bir malzeme ile deri arlında delici aletlerle işlenen dövme, uzman kadın ve erkekler tarafından uygulanmaktadır. Ayrıca, çocukluktan ergenlik dönemi başına kadar yaptırılan ve ömür boyu kalıcı olan dövme nakışlarında cinsiyete göre çok belirgin farklılaşmalar olmasa da nüanslar görülür. Kadınlar arasında güzel görünmek, dikkat çekmek gibi tensel cazibeyi artıcı bir rol atfedilen dövme, Karaçiler arasında genelde grup üyelerini tanımlama, damgalama ve belirleme amacıyla yaptırılmaktadır. Diğer yandan, bunların dışında nazardan koruyacağı ve uzun ömür ve sağlıklı bir yaşam getireceği düşüncesiyle de dövme yaptırılmış olduğu tespit edilmektedir. Dövmeye ilişkin bu tür inançların arkaik kültür ve primitif inançların günümüz toplumundaki tortulaşmış tezahürleri olduğu iddia edilebilir.
Bugün, modern kent toplumunda giderek yaygınlaşmasının aksine, Karaçi grubunda “dak” geleneği, sosyo-kültürel etkenlere bağlı olarak giderek ortadan kaybolmaktadır. Dövmenin Karaçiler arasında giderek azalmasının temel faktörü, içine yerleştirilmek istemedikleri “Çingene” toplumundan uzaklaşarak çevrelerindeki yerleşik toplumlara eklemlenme arzusudur denilebilir.

 Diyarbakır’da, Karaçi ve Dom diye adlandırılan çeşitli Çingene topluluklarının yaklaşık 500 hane civarında olduğu iddia edilmektedir.

 Diyarbakır’da Çingeneler

Diyarbakır’daki Çingene gruplarına, bilinen tarihsel kaynaklarda çok az yer verilmektedir. Geçmiş yaşamlarına ilişkin hemen hemen hiçbir veri bulunmamaktadır. Bunun muhtemel nedenleri arasında, Çingenelerin göçebe yaşamlarını resmi denetim dışında sürdürmeleri; kendilerine özgü yaşam tarzları, yaşadıkları sosyal çevrenin kendilerini dışlamaları ve onların da çevreye olumsuz yaklaşmaları sayılabilir. Bunların dışında grupla ilgili sağlıklı ve düzenli bir veri elde etmenin güçlüğü zikredilebilir.

Diyarbakır ve çevresinde Çingenelere genel olarak “mırtıp” denilmektedir; bunun yanında Karaçi, Çingene ve Âşık gibi isimler de kullanılmaktadır. Osmanlı devri kayıtlarında bölgede yaşayan Çingene gruplarına Mutrıp ve Karaçi adı verildiği tespit edilmektedir

Mırtıp/Mıtrıp sözcüğü, yaşam tarzı ve hayat felsefelerinin bir yansıması olarak, çevre halkı tarafından Çingene gruplarının tamamı için kullanılmaktadır. Fakat Diyarbakır’daki Çingene toplulukları iki alt gruptan oluşur. Bir grup, müzisyenlik yaparak geçinir. Bunlar; Mıtrıp veya “Âşık” diye adlandırılır. Diğer bir ikinci grup var ki bunlar “Karaçi” diye isimlendirilir 

Karaçiler, geçimlerini daha çok el sanatlarına dayanarak sağlamışlardır. Zanaatçılığı meslek edinen Çingene grubu içinde dişçiliği meslek olarak seçenler genelde Karaçiler olmuştur. Fakat tamamı tek bir meslek icra etmemiştir. Karaçiler’in bir bölümü yerleşik tarımcı topluluklar arasında diş yaparken, diğerleri elekçilik ve benzeri emek yoğun işlerle geçimlerini sağlamaya çalışmışlardır.

 

 Diyarbakır Karaçileri
Göçebe Karaçiler, kendilerini muhteviyatı olumsuz Çingene toplumundan kısmen ayrı göstermekte; fakat bütünüyle de ondan bağımsız olmayan, Domların belirli bir soyundan geldiklerini kabul etmektedirler. Göçebe Karaçiler’in bir bölümü, asıl itibariyle kökenlerinin Karaçiye dayandığını ileri sürerken, diğer bir kısmı “Bin Hilal Aşireti” adıyla, Domların bir alt grubu olduğunu kabul etmektedir.
Âşık, genel olarak, müzik enstrümanı çalan, düğün ve eğlencelerde rol alan Domların alt grubuna verilen isimdir. Daha az bir şekilde olmak üzere, Diyarbakır’da Çingeneler için gezici ve göçebe anlamına gelen “gevende” sözcüğü kullanılmaktadır. Yöre halkı, Dom topluluğu arasında Karaçi denilen gruba daha fazla itibar etmektedir. Bu itibar ve ilginin nispî olduğu söylenebilir. Geçmişte göçebe olarak yaşadıkları kırsal yerleşim alanlarında yerleşik tarımcı topluluklarla kurdukları ilişki çerçevesinde, Karaçiler’in gerek elek, kalbur ve benzeri el sanatlarına dayalı ürünlerle, gerekse demircilik, dişçilik gibi konulardaki uzmanlık gerektiren bilgi birikimleriyle tarımcı topluluklara sağladıkları fayda belirleyici olmuş olabilir.
Diyarbakır kent merkezinde yerleşik Karaçiler’den görüşme yaptığımız birçok kişi, kendilerinin Domların bir alt grubu olduğunu; fakat zaman içinde yaptıkları işin niteliğinin değiştiğini ifade etmektedir. Karaçi kökenli olduğunu açıkça belirten Mustafa Demir, babasının geçmişte kalburculuk yaptığını ancak kendisinin müzisyenlik mesleğini tercih ettiğini  açıklamaktadır:

 Karaçilerde dövme
Çalışmanın bu bölümü, Diyarbakır kent merkezinde ikamet eden Karaçilerden görüşme yaptığımız toplam 14 kişinin anlatımlarında elde edilen bilgiler çerçevesinde hazırlanmıştır. Dolayısıyla çalışma, Diyarbakır kent merkezinde oturan Karaçi Çingene topluluğu ile sınırlandırılmıştır.
İslamın Şafii formunu benimsemiş olan Karaçi Çingeneleri, dövme geleneğini, iki ayrı güzergâhtan Anadolu’ya gelmeden önce temasta bulundukları farklı topluluklardan öğrenmişlerdir. Bu yollardan biri İran-Kafkasya güzergâhı, diğeri ise Irak-Suriye-Filistin güzergâhıdır. Karaçiler, her iki güzergâhı izleyerek farklı dönemlerde Diyarbakır’a yerleşmişlerdir.
Karaçiler, değişik yaş evrelerinde vücudun belirli bölgelerine işledikleri dövmelere dini-büyüsel inanç kapsamında önleyici ve iyileştirici simgesel bir anlam yüklemenin yanında; toplumda alt grup ve cinsiyetçi rolleri ifşa edici nitelik de kazandırmışlardır. Bu bağlamda, Karaçiler, dövme olarak, belirli sembolik motifleri değişik yaş aralıklarında vücudun muayyen bölgelerinde uygulamışlardır.

Vücutta dövme uygulanan yerler
Karaçiler’de dövme, cinsiyete göre hem dövme motifi hem de dövmenin uygulandığı bölge bakımından farklılık gösterir. Erkeklerde, genelde, el, burun, çene elmacık kemikleri üzerine dövme bulunurken; kadınlarda el, kol, ayak, alın, çene, dudak, yanak ve göğüs bölgesinde yaygın olarak görülmektedir. Erkekler, geçmişte, genel olarak, belirli bir gruba veya soya aidiyetin belirlenmesi için alnın şakak bölgesine ve burun ucuna kendi kabile, aşiret veya soy amblemini ve işaretini dövme olarak yaptırmaktadırlar.
Karaçiler, geçmişte, çocukların ölmemesi için, burun ucuna, başparmak ile işaret parmağı arasına üç nokta şeklinde dövme motifi işlendiğini belirtmektedirler.
Karaçiler, belli amblem ve işaretler dışında, vucudun görünmeyen bölgelerine herhangi bir hayvan resmi yaptırmayı uygun görmemişlerdir. Hatta böyle bir girişimi sapkın bir davranış ve “Gâvur işi” olarak nitelendirmektedirler..”

Diğer yandan, Karaçi kadınlarında görülen dövme motiflerinin hem çok daha çeşitli hem de vücudun değişik bölgelerine yayılmış olduğu söylenebilir. Bu nedenle, Karaçi kadınlarında dövmenin yapılış nedenleri de, erkeklere nazaran, yaşla orantılı olarak farklılaşarak artış göstermektedir. Erkekler gibi, belirli bir aşiret ve soy bağını temsil eden işaret ve amblem dışında kadınların birbiriyle az çok ilintili çok daha karmaşık dövme yaptırmış oldukları gözlemlenmektedir. Kız ve kadınlardaki dövmelerin farklı olduğunu Karaçilerden Mehmet Demir şöyle anlatır:

 Dövmenin yapılışı ve yapma yaşı
Dövme, genelde yeni doğum yapan kadın sütü, kazandibi isi ve öt karışımından oluşan bir madde ile yapılmaktadır. Önceden hazır olan işaret kalıpları vücudun istenilen bölgesine yerleştirilerek iğne ile deri üzerine işlenmektedir. Daha çok yaşlı kadınlar tarafından yapılan dövmeler, genelde 2–3 yaşından 7 yaşına kadar uygulanmaktadır.
 Dövme daha önce hazırlanan bir kalıp üzerine iğne ile derinin altına hazırlanan sıvının yedirilmesiyle oluşmaktadır. Ayrıca, dövmenin genelde bir kadın işi olarak görülmesi, zaruret halinde erkeklerin de yapması ilginç bir konudur.
Görüşme yaptığımız Karaçilerin anlatımlarına göre, grup üyeleri, yerleşik hayata geçişle birlikte çevrelerindeki yerleşik halkın kültürel ve inanç değerlerinin muhteviyatını daha yakından öğrenme imkânı bulmuşlardır. Bir taraftan yerleşik kültürün özümsenmesi ve absorbe edilmesi, diğer taraftan içinde yaşadıkları topluma eklemlenme çabası, grup üyelerini damgalayıcı ve ötekileştirici bir nitelik taşıyan dövme geleneğinden uzaklaştırmaya başlamıştır. Bu nedenle, görüştüğümüz birçok erkek, gruba aidiyeti sembolize eden yanak, burun ve çenelerindeki dövmelerden kurtulmak için her yola başvurduklarını belirtiyorlardı. 
Bu bildiri 04-05 Nisan 2007 tarihinde Marmara Üniversitesince düzenlenen étürk Kültüründe Beden" konulu ulslararası sempozyumda sunulmuştur.

Bereket
Halk dilinde bereket kelimesi çok farklı anlamdadır.Bereket,topraktan elde edilen ürünlerin bolluğu anlamındadır.Bereketli toprak,çok ürün veren topraktır.Bereketli yağmur,yeterince yağdığı için ürünlerde bolluk sağlar
Bereket versin dileği,verilen bir şeye karşılık ,alanın verene söylediği sözdür.Tanrı kesene,malına bereket versin,yani paranı,mallarını artırsın demek olur.Anlaşılıyorki bereket kelimesi,bir de iyi ,faydalı şeylerin,mal,para ve yiyeceğin artışı anlamına gelmektedir. İslam Çetin,Celil Şengül,İlhami Çetin,Salih Kulaksız:Diyarbakır Halk Oyunları ve Giysileri .Ankara.1994.s.64
Diyarbakır’da gelin eve girdikten sonra  kilere götürülür,eli una bulandırılır.Bu bereket içindir.(2000’e beş kala Diyarbakır.Diyarbakır valiliği.1995)

DİYARBAKIR VE ÇEVRESİ ÖRNEKLERİ İLE HALK İNANÇLARINDA TAVAF/DÖNME                                                                                                                                Dr.Yaşar Kalafat                                                                          
.2.Uluslararası Osmanlıdan Cumhuriyete Diyarbakır sempozyumu.2006
Kuzey doğu Anadolu’da Kars ve çevresinde sadaka verileceği zaman “başın gözün sadakası olsun” denilir. Bu ifade Diyarbakır, Malatya ve Elazığ gibi daha bir çok yerde yaşamaktadır. Geçmişte büyüklerimiz sadaka verecekleri zaman başımızın etrafında dolandırır sonra fakire verirlerdi. Azerbaycan’da bu uygulama başına fırlandırmak olarak yaşıyor. Çok eskiden fitre verecek kimse fitreyi alacak olan kimseye üç defa aldın kabul ettin mi der ve alan da aldım kabul ettim derdi. Çok daha eskiden 1930’lu 1940’lı yıllarda fitrenin de başa dolandırıldığını duymuştum. Bu uygulamayı din adına doğru bulmayanlar da vardı. Ölen bir kimsenin fakire verilecek olan geride kalan bir kısım eşyaları fakire verilmeden evvel yetimlerinin başına döndürülürdü. Anadolu’nun bir çok yerinde bu arada Diyarbakır ve çevresinde bir kaza atlatan kimse vereceği sadakayı başı etrafında dolandırırdı. Nahcıvan’ta, Erbil’de Diyarbakır’da ve daha bir çok yerde sıkıntılı bir rüya gören başa dolandırmak suretiyle sadaka verir. Muhatabın rencide edilmemesi ve yapılacak hayırın gizli tutulması gerektiğinden hareketle niyet değişmezken dolandırma uygulaması zamanla kalktı Örnekleri artırmak mümkündür. Verilen sadaka veya işenilen hayır Allah rızası için yapılıyor. Korunması istenilen veya korunduğu için şükran ifade edilen kimsenin başının etrafında döndürülüyor. Sadaka veya benzeri olan nesne ise fakire veriliyor. Korumayı yapan veya yapması talebinde bulunulan, korunan veya korunması dileğinde bulunulan ve şükran ifadesinin gerçekleştirildiği  kimse veya kesim vardır. Batı ve Doğu Anadolu’da baykuşun ötüşünden gelebilecek bir zarardan korunmak niyetiyle ona ekmek falan atılır. Bazen da bilhassa Doğu Anadolu’da bir kısım sağaltma uygulamalarından sonra şükran duygusunu anlatma adına köpeğe etmek türü yiyecekler verilir. Balkan Türklerinde bir büyünün bozulması isteniyor ise, büyü yatıldığı sanılan kimsenin başı etrafında tuz dolandırılıp fakire verilir. Veya bir kalıp sabun akarsuya atılır. Sabun eridikçe büyünün bozulacağına inanılır. Bu tespit Diyarbakır için de geçerlidir. Bu dini uygulama da bir enerji nakli mi vardı? İslam’daki tavaf inanç ve kavramı ile ilişkisi üzerinde durulabilir mi idi.            
Kars’ta , Azerbaycan’da, Erbil’de ve Diyarbakır’da bazen sadaka verilirken ve bazen de irade dışı bir kayba uğranınca “kadanı belanı alsın” veya “kadam belam için” denilir, bir eşyanın veya şahsın ilgili şahsın etrafında döndürülür. Böylece verilen sadaka adeta iletişimi sağlayan hattır, işlem onun üzerinden yürütülmektedir. Anadolu’nun sair kesimlerinde de Gada almak inancı yaygındır.(A.Z.Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Ankara, 1994, Sh.330)            
Diğer taraftan eski Türk inançlarının devam eden yasla ilgili izlerinde yuğ geleneği ağıtçı kadınlarımızla tarafından yaşatılmaktadır. Ölünün yakınları bilhassa yaşlı kadınlar, saçlarını yoluyor, yüzlerini tırnaklıyor ve sinelerini dövmektedirler.Ağıt geleneği ağıtçı uygulaması doğu Anadolu’da ve bu arada Diyarbakır’da da daha ziyade kırsal kesimde yaşamaktadır. Bilhassa kadın yas meclislerinde görülen bu tür uygulamaya “sen değil de ben öleydim, senden sonra bana yaşamak haram” şeklinde bir anlam mı vermeliyiz? Tespitin bu boyutu irdelediğimiz konu itibariyle sadece yan bilgidir. Biz tavaf veya başına dönmek suret ile Mutlak Olan’a  mesaj verilirken zaten var olan ve fakat özel bir enerji ortamının da oluşturulduğu üzerinde duruyoruz.            
Bu arada evin eşiğinin altında ev iyesinin olduğuna evi ve halkını yabancılara karşı koruduğuna inanılır Bu inanç Diyarbakır’da da olduğu gibi Diyarbakır’da ayrıca bağları koruduğuna ev sahiplerine dokunmadığına ve Erbil’de de Erbil Kalesi’ni koruyup kale/şehir halkına dokunmayan yılanın varlığına inanılırdı.Tahtacılar’ odada sopadan temsili eşik yapıp gelir ve damadın ilkin bu simgesel eşikten atlamalarını sağlar sonra dedeye niyaza geçilir.Ali Şafak, a.g.e.) Oğlan evinden kız evinin bulunduğu köye  gelen alaydan, kızın köyündeki delikanlıların “yol” veya “toprak bastı” aldığı da bilinmektedir. Eski Türk inançlarındaki yer-sub inancı ve kutsal Ötüken anlayışı giderek İslam’daki toprağın kutsiyeti konuları bağlantılı olmakla birlikte tartışmaya açtığımız konu ile aynı şeyler değillerdir.  

SONUÇ:            
Şu sonuca varılabilir mi? Türkler İslamiyet’e girmeden evvel de mensubu bulundukları inanç sistemi itibariyle, tevhit inancına mensup olduklarını, tavaf uygulama ve inancından hareketle söylemek mümkündür.            
Tavaf , dönme veya dönülme, döndürülme sureti ile manevi bir kuvve oluşmaktadır. Hasıl olan elektriklenme vasıtası ile kişi oğlu korunabiliyor bazen de kurtulabiliyor.            
Bu özellikleri ile belirtilen uygulamayı, Diyarbakır ve çevresindeki sözlü edebiyat ve mistik folklorda gözleyebildiğimiz gibi, Türk dünyasının sair kesimlerinde de görebiliyoruz

 

ÖLÜM
         Bir kimse  öldüğü zaman,önce gözleri kapatılır.Çenesi bir bezle başı ile bağlanır.Kol ve bacakları düz tutulur.Daha sonra cenazeyi yıkamak için su ısıtılır.Cenaze erkekse erkek,kadınsa kadın tarafından yıkanıp kefenlenir.Sonra mevtaya Kur’an okunur yani hatim yapılır.Ölüm geceleyin olmuşsa ölünün bulunduğu yer ışıklı tutulur.SürekliKur’an-ı Kerim okunur.Cenaze defnedilmeden önce borcu olup olmadığı araştırılır,varsa borcu akrabaları tarafından ödenir.ölü borçlu olarak kabre gömülmez.Bununla beraber  iskat denilen hayır yapılır.Bu hayır buğday veya altın ile hoş edilip karşılığı para olarak muhtaç kişilere dağıtılır.Bu hayır,hayatta işlemiş olduğu hataların ve geçirmiş olduğu namazların kefareti olarak yapılır.cenaze namazı kılındıktan sonra,mevta cenaze arabasına konulup ilahiler ve fatihalar eşliğinde kabristana götürülür.
Cenaze mezara gömüldükten sonra bir alim veya hoca tarafından mevtaya telkin verilir.Mezar başında bulunanlar ölünün akrabalarına baş sağlığı dileğinde bulunurlar ve böylece defin işlemi tamamlanmış olur.
Cenaze evinde yasın ikinci veya üçüncü gününde yasa gelen komşu ve akrabalar tarafından ölünün ruhuna tesbihat çekilir.Bu tesbihat sayısı 70.000.dir.
Bundan sonra ölü için Kur’an okutulur.Fakirlere havla veya yemekler dağıtılır.
A.Bilal Altunboğa:Diyarbakır Folklorundan kesitler.Büyükşehir belediye yay.İst.1999.s.101

 

DİYARBAKIR’IN DİNİ EFSANELERİ VE DUALARI

DİNİ EFSANELER
Hz.Süleyman sahabemezarlığı ile ilgili olanlar'
Türbedar Şey Muhyittin efendiyi yakından tanıyan ve 60 seneden beri o civarda oturan,ıo zamanki İmam Recep Efendi ile Türbedar şeyh Muhyiddin efendi ile yakın dostlukları ve camiden arkadaşlıkları olan (Halen 90 yaşını aşmış durumda/Hacı Ömer Tezgel efendi diyor ki:Ben aslen  Haniliyim.1920'lerde Hani'den ayrıldım.1935'te Diyarbakr'a geldim.Hz.Süleyman camiinin karşısına yerleşti..Tabii cami olarak Hz.Süleyman cami çok yakın olduğu için de o camiinin cemaatinden oldum. O sırada caminin imamı Hafız Recep efendi idi.Türbedar da Şeyh Muhyiddin efendi adında  alim ve fazıl bir zat idi. Onlarla da yakın arkadaş oldum.Şeyh Muhyiddin efendi büyük bir alimdi.Her cuma akşamı türbenin mahzenine iner ve şehidleririn akan kanlarını temizlerdi.Bana birkaç defa ,gel beraber inelim,şehitlerle arapça konuşuruz,sen de gör dedi,fakat ben cesaret edemedim.Birkaç sefer kendisiyle beraber 5-8 basamak ini isem de korkudan geri döndüm...Ben sabah namazlarına hep erken giderdim ve camiinin açık olduğunu görürdüm.Birgün Recep efendiye yatsı namazından sonra cami kilitlemiyormusun?diye sordu.O,her gece kilitliyorum ama sabah gelen bu kişi,kendisi açıyor ve namazını kılıyor.Her ne kadar bir kaç sefer bu kişiyi yakalamak istedikse de muvaffakolamadık.Bir müddet sonra Şeyh Muhittin efendi vefat etti.Türbede mahzene inilen yer de bir taş duvarla örüldü.'
'Günlerden bir gün Türbedar şeyh Muhyittin efendinin  şehitlrein kanını silmek için pamuğu tükenmiş.Pamuk alacak parası da yokmuş.Bu sıkınti ile türbe ile çarşı arasında sıkıntı içinde gidip gelmeye başlamış.Bir ara karşıdan gelen ak harmenili bir zat kendisine bir kese vermiş,kese içinde bir miktar para varmış.Para bulma sevinci ile keseyi verene bir mihnet bakışı ile çarşıya gidip pamuk almış ve gelmiş.Mahzendeki şehid cenazeleri üzerinde Murteza paşa tarafından yenilenen  bir  örtü varmış.O güne kadar cenazelere bakmak için  örtüyü hiç kaldırmayan Muhyiddin efendi,O gün içine doğan bir arzu ile örtüyü kaldırıp cenazeleri görmek istemiş ve örtüyü kaldırınca da altındaki şehidin o akşam kendisine para veren zat  olduğunu görmüş. '
(Ali  Öztürk:Diyarbakır'ın Şehid Fatihleri.s:33,36)

1926 yılında Belediye başkanı Nazım Önen  ilk sahabe Diyarbakır valisi Sultan Sasa'nın türbesini yıktırmış
'Daha sonra türbesini oradan  taşımak üzere,mezarını açtıkları zaman,cesedinin çürümediğini görmüşler.Yalnızca so bacağının dizden aşağısı çürümüş'
(Adil Tekin. Diyarbakır)
(Muhsine Helimoğlu Yavuz:Diyarbakır Efsaneleri.1993.s:40

 

 

Hz.Musa ve Hz.Hızır(AS) kıssası:Diyarbakır’ın doğusunda ve Dicle nehrinin kuzeyinde Hızır İlyas köyü vardır.1970 sayımına göre burası 40 haneli ve 212 nüfuslu bir yerleşim merkezidir..Daha kuzeyde Kani Hızır(Hızır pınarı )vardır.Hızır (AS)’nın Birkleyn mağaralarında Hz.Musa ve İskender-i Zülkarneyn ile buluştuğuna dair efsaneler halk arasında anlatılmaktadır.

 

Zülkarneyn kıssası:Eshab-ı Kehf’in 10-20 km kadar kuzeyimnde Zülkarneyn mağaraları vardır.Bu mağaraların 9-10km kadar batısında ise Zülkarneyn kalesi harabeleri mevcuttur.(Zeki Dilek.Lice.)

Diyarbakırda Eshab-ı Kehfle ilgili rivayetler
ESHAB-I KEHF-

Kur'andaki "Kehif Suresi"nde sözü geçen mağaraların Diyarbakır'ın Dérkam Köyü çevresindeki Rakim Dağı'nda olduğu öne sürülür. Buna ilişkin söylence yöre halkınca şöyle anlatılır:
Dakyanus, Kakanus adlı birinin oğludur. Acem hükümdarları Kakanus'u, hükümdar gömütlerini korumakla görevlendirir. Kakanus ölünce, yerini oğlu alır. Babasından öğrendiği hükümdar gömütlerinden birini açar ve içindeki değerli eşyayı alır. Acemistan'dan ayrılarak Fis Ovası'nda bir tepeye kent kurar, surlarla çevirir. Adamlarıyla köyleri yağmalamaya başlar. Kısa sürede çevreye egemen olur.
Kendisi de halkı da putperesttir. Savaşçı ve zalim bir kişidir. Putlara tapmayanlara zulmeder ve öldürür. Günün birinde, beyzadelerinden Yemliha, Mekselina, Misilina, Mernus, Sazenuş, Debernuş ve Keşeftetayuş adlı yedi kardeşin puta tapmanın yanlış olduğunu, tek olan Tanrı'dan başkasına tapılamayacağını söylediklerini duyar. Hemen, yakalanıp getirilmelerini buyurur. Bunu duyan kardeşler kaçıp, Rakim Dağı'ndaki mağaralardan birine saklanır. Dakyanus'un askerleri bunların saklandıkları yeri öğrenir. Mağarayı kuşatır. Bir bölümü de içeriyi arar. Yedi kardeş ve köpekleri "Kıtmir", mağaradaki oyuğa saklanmıştır. Kendilerini koruması için Tanrıya yakarırlar. Derken derin bir uykuya dalarlar. Mağarayı arayanlar bunları göremez. O zaman Dakyanus açlıktan ölmeleri için mağaranın ağzına duvar ördürtür. Günün birinde sürü sahiplerinden biri duvarı ve mağarayı görür. Ağıl yapmak için duvarı yıkar. Uyuyanları görmez. Uyuyanlar bir süre sonra uyanır. Acıkmışlardır, en büyük kardeş Yemliha'yı kente ekmek almaya gönderirler. Fırıncı, Yemliha'nın, Dakyanus zamanından kalma parasını almaz.
Aradan 309 yıl geçmiştir. Yemliha ve kardeşleri başlarından geçenleri dönemin hükümdarına anlatır ve mağaraya dönüp yeniden uykuya dalarlar.

KAYNAK : Yurt Ansiklopedisi, Sayfa 2321

 
ESHAB-I KEHF

Arabistan'daki zalim kral Dakyanus'tan kaçan altı müslüman, Diyarbakır'a doğru gelmişler. Yolda, arkalarına bir köpek takılmış. Onu kovalamışlar. Fakat köpek dile gelmiş;
"Beni kovmayın, size yardımım dokunur" Bunun üzerine onun da gelmesine izin vermişler.
Bu köpeğin adı 'Emilhan' imiş. Rakim Dağ'ındaki bu mağaraya gelip saklanmışlar ve
derin bir uykuya dalmışlar. Üç yüz altmış yıl sonra uyanmışlar. Yanlarındaki köpek, üç yüz
altmış defa tüy değiştirmiş. Diğer aylar uyudukları için, her yıl Mayıs ayında, bu mağara ziyaret edilir. Çocuğu olmayan kadınlar ve başka dileği olanlar dilek dileyip, adak adarlar.

KAYNAK : Muhsine Helimoğlu YAVUZ; Diyarbakır Efsaneleri, Sayfa 192 (Dérkam Köyü'nden Çiftçi Ömer ASLANALP'tan naklen)
ESHAB-I KEHF

Eshab-ı Kehf'e ilişkin İl İl Büyük Türkiye Ansiklopedisinde yazılı efsaneye göre de, Kur'an-ı Kerim'in Kehf Suresinde sözü geçen mağaranın Lice'deki RAKİM Dağ'ında olduğu öne sürülür:
Acem hükümdarının Şah mezarlarını korumakla görevlendirdiği Kakanus ölünce yerini oğlu Dakyanus alır. Dakyanus hükümdar mezarlarını açar ve içindeki değerli eşyaları alarak FİS ovasında bir kent kurar. Kentin çevresine surlar yaptıran Dakyanus, adamlarıyla çevre köyleri yağmalamaya başlar. Savaşçı, zalim ve putperest olan Dakyanus, putperest olmayanlara eziyet eder, öldürür.
Günün birinde yedi kardeşin tek tanrıdan başkasına tapılamayacağını söylediklerini duyan Dakyanus, onların yakalanarak getirilmelerini buyurur. Bunu duyan yedi kardeş kaçıp, Rakim Dağı'ndaki mağaralardan birine saklanır. Dakyanus, kardeşlerin saklandıkları yeri öğrenir ve mağarayı kuşatır. Mağaradaki bir oyuğa saklanan kardeşler, kendilerini koruması için tanrıya yalvarırlar ve uykuya dalarlar. Dakyanus'un askerleri yedi kardeşi bulamazlar, ama açlıktan ölmeleri için mağaranın ağzına duvar örerler.
Aradan Üç yüz dokuz yıl geçtikten sonra bir çoban mağarayı görür ve (hayvanlarına) ağıl yapmak için duvarı yıkar. Uyanan yedi kardeşin en büyüğü, ekmek almak için kente gider. Fırıncı, Dakyanus zamanından kalma parayı almaz.
Yedi kardeş, dönemin hükümdarına başlarından geçeni anlatır ve mağaraya dönüp yeniden uykuya dalarlar.

KAYNAK : İl-İl Büyük Türkiye Ansiklopedisi ; Diyarbakır Maddesi, Sayfa 335.
ESHAB-I KEHF VE MAĞARASI

Bu mağara Rakim Dağ'ındadır.
Acem hükümdarı, Kakanus adlı birisini hükümdar mezarlarına bekçi yapmış. Kakanus ölünce bu göreve, oğlu Dakyanus gelmiş. Bekçi Dakyanus bir gün, hükümdar mezarlarından birini açarak, içindeki değerli eşyaları almış ve oradan kaçmış. Fis ovasında bir kent kurup, etrafını da surlarla çevirmiş. Zalim ve Putperest bir hükümdar olmuş.
Bir gün yakınındaki beylerinden Yemliha, Mekselina, Misilina, Mernuş, Sazenuş, Debernuş ve Keşeftetayuş'un kendisinden gizli olarak tek Tanrı inancını yaydıklarını öğrenmiş. Onları yakalatmak için emir vermiş. Bu yedi dost oradan kaçıp, Rakim Dağ'ındaki bu mağaraya sığınmışlar. Köpekleri Kıtmir ile beraber orada uzun bir uykuya dalmışlar. Arkalarından onları yakalamak için gelenler, bu mağaraya bakmışlar ama, onları görememişler. Dakyanus bu mağaranın ağzına duvar ördürmüş.
Yıllar sonra, bir sürü sahibi ağıl yaptırmak için, bu mağaranın ağzındaki duvarı yıktırmış fakat, içeride uyuyanları o da görememiş. Üç yüz dokuz yıl uyuduktan sonra, bu yedi dost uyanmışlar. Acıktıklarını anlayınca, içlerinden Yemliha'yı şehre ekmek almaya göndermişler. Yemliha'nın Dakyanus döneminden kalma parasını fırıncı almamış. Bunun üzerine, Yemliha başlarından geçenleri zamanın hükümdarına anlatmış ve mağaralarına dönmüş. Yedi dost yeniden uykuya dalmışlar.
Eshab-ı Kehf mağarası, her yıl Mayıs ayında ziyaret edilir. Çünkü uyuyanların diğer aylarda uyudukları, yalnız bir ay, Mayıs ayında uyanık kaldıkları sanılır. Bu nedenle, başka zamanlarda rahatsız edilmezler.
Mağarada Kıtmir'in ayak izleri vardır. Ayrıca mağaranın bir duvarı da hep nemlidir. Bununda uyuyanların terleri olduğu söylenir.
Ziyaret sırasında dilek dilenir, adak adanır.

KAYNAK : Muhsine Helimoğlu YAVUZ; Dyb Efsaneleri, Syf 189-190.(Nihat IŞIK'tan Naklen)

 

Yunus peygamber
Hz Yunus Musul'a yerleşip o ülkenin halkını dine davet etmiş. Fakat kendisine hiç inanan olmamış. O da Musul'un halkına beddua edip oradan ayrılmış ve gelip Diyarbakıra yerleşmiş. Diyarbakır halkı ona inanmış Yunus Nebi'de onlara "İliniz mamur halkınız her zaman sevinçli olup bütün çoluk çocuğunuz asil ve olgun olalar" diye hayır - dua ederek Nefs kayası denilen yerde bir mağaraya yerleşip,orada yedi yıl oturmuş. O sırada Diyarbakır'da Amalak kızlarından olan , güzel bir kız hükümdarmış. Hz Yunus'un önerisiyle Diyarbakır kalesini siyah granit taşlardan yaptırmış. Acem tarihçileri bu nedenle buraya Diyar-ı Bikr (Bikr Diyarı) Kız şehri demişler.(Evliye çelebi seyahatnamesi)

ŞEYH HASAN EZRAKİ
Şeyh Hasan, aslında Hazro'nun Ülgen köyü'ndenmiş.Gidip Şam'a yerleşmiş.Bir süre sonra oradan da mardine göç etmiş. Keramat sahibi bir kişi olduğu için ünü tüm bölgeye yayılmış. Zamanın Mardin hükümdarı ,onun gücünden korkup,yakalatmış ve tabanı su içinde,çıkılması çok zor olan bir zindana attırmış. Bir gün nöbetçi .Şeyh'in bahçedeki çeşmede abdest alırken görünce şaşkınlıktan dona kalmış.Aynı gün,padişahta Şeyh'i camide namaz kılarken görmüş.yaklaşıp konuşmak istemiş fakat şeyh ortadan kaybolmuş,yine zindana dönmüş. Şeyh'in zindana sızan güneş ışıklarının huzmesine katılarak zindandan çıktığını ve yine aynı şekilde döndüğünü anlayan hükümdar Şeyh'i bağışlayıp sebest bırakmış. Şeyh oradan ayrılıp Lice'nin Dibek Köyü'ne yerleşmiş ve ölüncede oraya gömülmüş. Bu türbeye gelen hastalar sağlık dilerler,adak adarlar.
 

İSMAİL DEDE ZİYARETİ
İsmail Dede ile arkadaşları atları ile Diyarbakıra giderken Ambar köyü yakınlarında eşkıya saldırısına uğramışlar. Eşkıyalar diğer arkadaşlarını yaralayıp İsmail Dede'nin de kulaklarını kesmişler. Yarası hafif olanlardan birisi atına atlayarak köye haber vermeye giderken arkasından rüzgar gibi gelen 3 kurt onu gecerek köye doğru gitmişler. Yaralı haberci köye geldiğinde İsmail Dede'yi kulaklarından kan sızarak kapısının önünde oturur bulmuş. O zaman yolda gördüğü kurtların dedeyi getirdiğini anlamış. Şu anda İsmail Dede'nin mezarı değil evi ziyarettir.Dilek dilenir adak adanır. Kesilen adak kurbanın kellesi ile postu evde oturanlara bırakılır,kalan kısmı yoksullara bırakılır.
 

CAFERİ TAYYAR TÜRBESİ
Caferi Tayyar Hz Ali'nin kardeşiymiş.Beraber Din uğruna savaşa girmişler.En öndeki sancağı taşıyan şehit olunca, sancağı arkasındaki almış.Böylece sıra Caferi Tayyar'a gelmiş Caferi'nin elleri , ayakları gövdesi sırayla parçalanmış,yalnız başı kalmış,fakat o sancağı dişleriyle yakalayıp uçarak Hani'ye gelmiş. Meğer gövdesinin diğer parçalarıda uçarak buraya gelmişler. Orada bütünleşerek dirilmiş,sonra yeniden ölerek oraya gömülmüş. Şimdi türbesinde sancağı ile ibriği var.Dua edilip dilek dileniyor.
 

HACI AHMET EFENDİ
Hacı Ahmet Efendi ermiş bir insanmış. kaymakamlık yaptığı bir sırada diğer devlet memurları gizlice hamamda toplanarak Hacı Ahmet Efendiye kara çalıp onu üst makamlara şikayet etmeye karar vermişler.Bu karardanda kimseye söz etmemeye de aralarında yemin etmişler Evinde oturan Hacı Ahmet Efendi hamamdaki olanları anlamış ve o adamları huzuruna çağırıp bu karardan haberi olduğunu söyleyerek onları kınamış.Çok şaşıran memurlar korkarak ve utanarak ondan özür dilemişler bu olaydan sonrada ondan hiç bir şeyin gizlenemeyeceğini anlayarak çok dikkarli ve saygılı davranmışlar. Hacı Ahmet Efendi ölünce Yenişehir sinamasının yerinde bulunan mezarlığa gömülmüş.Mezarlık oradan taşınırken onun mezarını açanlar cesedin hiç bozulmadığını görmüşler.http://www.dicle.edu.tr/~kasoz/diyarbakir_efsane.htm

 

ŞEYH TAYYİP
Şeyh Tayyib, Şeyh Abdullah'ın çobanı imiş. Çevrede kimse onun ermiş bir kişi olduğunun farkında değilmiş. Bir gün bir kerameti ortaya çıkınca, sırrı ortaya çıktığından dolayı Cenab-ı Allah'a yalvarır ve o anda Şeyh Tayyib sürüsü ile birlikte bulundukları yerde can verirler.
Şeyh Tayyib'in, Efsanevi geyik çobanı Şeyh Bilal ile birlikte Şeyh Abdullah'ı kutsal günlerde ziyaret ettiklerine bir çok Lice'li şahit olmuştur.

KAYNAK: Abdulvahap DİLEK, Lice, Karahasan Mahallesine bağlı AKRO mezrasından

 

ŞEYH İSMAİL (1)
Şeyh İsmail, bekar bir Şeyhmiş. Ölünceye kadar da hiç evlenmemiş. İki çocuklu genç ve dul bir kadın, her gün onun mezarına gidip, kendisinden iyi bir eş dilermiş. Bu dileğe çok kızan ve rahatsız olan Şeyh, bir gün mezarından kadına, "Beni bir daha, bu dileğinle rahatsız etme" diye bağırmış. Bundan çok korkan kadın hemen koşarak oradan uzaklaşmış. Bir daha da hiç gitmemiş.
Daha sonra defalarca evlenen bu kadın, bütün kocalarından ayrılmış, hiçbiriyle mutlu olamamış çünkü, Şeyh İsmail'in gazabına uğramış.
Bu ziyarete, Cuma günleri hasta olanlar giderler, adak adarlar.

KAYNAK : Muhsine Helimoğlu YAVUZ; Diyarbakır Efsaneleri, Syf 268. (Liceli, ev hanımı Bedriye AYDEMİR'den Naklen)
ŞEYH İSMAİL (2)
Şeyh İsmail, küçüklüğünde Lice'nin en büyük ailelerinden olan Atalay ailesinden Hocé İmam adlı zatın medresesinde öğrenci imiş. Hocé İmam, İsmail adlı bu öğrencisine çok kıymet verir ve bu öğrencisini diğerlerinden üstün tutarmış. Bir gün bunun sebebini diğer öğrencilerinin de anlaması için İsmail'i toprak dama loğ yapmaya gönderir. Diğer fakilere de (öğrenci) İsmail'i habersiz olarak gözetlemelerini söyler. Diğer öğrenciler bakarlar ki İsmail bir köşede durmuş loğ (taş), toprak damın üstünde kendi kendine gidip geliyormuş.
Hocası bir gün Şeyh İsmail'i ve diğer talebelerini dağdan odun toplamaya gönderir. Diğer öğrenciler bir sürü odun toplarken Şeyh İsmail ise bir avuç odun toplar. Sebebini sorarlar o da şöyle açıklar : "Baktım, bazı ağaçlar daha çok tazeydiler, canlı ağaçlar daima Allah'ı (c.c) zikrederler. Bazı ağaçların ise içinde kurtlar bulunduğundan kesmedim. Bu yüzden çok odun toplamadım." der.
Başka bir zamanda, bir kış mevsiminde bir hastayı ziyaret eder. Bakar ki hasta çok üzülüyor. Şeyh İsmail hastanın bu durumuna çok üzülür. Hastanın morali düzelsin diye hastaya "üzüm ister misin?" der. Hasta ve oradakiler şaşırırlar ve kışın ortasında üzüm bulunmadığını söylerler. Şeyh İsmail Hıncıs'lıların üzüm bağına gider. Ortada bir sürü kar olmasına rağmen bir tutam üzüm koparır ve getirip hastaya verir. Bunu gören halk Şeyh İsmail'in büyük bir zat olduğunu anlar ve onu ziyaret etmek isterler. Bunu hisseden Şeyh İsmail, Cenab-ı Allah'a yalvarır ve canını almasını diler. Şimdiki mezarının bulunduğu yerde canını verir. Vefatından sonra halk burayı türbe haline getirir.

KAYNAK : Meliha DİLEK (Lice'li ev hanımı)

ŞEYH BİLAL ZİYARETİ
Şeyh Bilal, Müslümanlığı yaymak için Bağdat'tan Lice'ye gelmiş. Yeşilburç (Dércimti) Köyü'ne yerleşerek, bir meşe ağacının kovuğunda yaşamaya başlamış.
Yabani geyikler kendiliklerinden, her akşam onun yanında toplanırlar, sabahları da dağılıp giderlermiş. Şeyh Bilal, bu geyiklerle konuşurmuş.
Ölünce oraya gömülmüş. Mezarının etrafında, kendiliğinden meşe ağaçları yetişmiş. Bu ağaçlara dokunanlar, bir tek dalını bile koparanlar türlü felaketlere uğrarlarmış. Bu yüzden bu ağaçlara kimse dokunmaz.
Çocuğu olmayan kadınlar, küçük beşikler yaparak bu ağaçlara asarlar ve Şeyh Bilal'den çocuklarının olmasını dilerler. Adak adarlar, Kurban keserler.


KAYNAK : Muhsine Helimoğlu YAVUZ; Diyarbakır Efsaneleri

 

 

İSMAİL DEDE ZİYARETİ
İsmail Dede ile arkadaşları atları ile Diyarbakıra giderken Ambar köyü yakınlarında eşkıya saldırısına uğramışlar. Eşkıyalar diğer arkadaşlarını yaralayıp İsmail Dede'nin de kulaklarını kesmişler. Yarası hafif olanlardan birisi atına atlayarak köye haber vermeye giderken arkasından rüzgar gibi gelen 3 kurt onu gecerek köye doğru gitmişler. Yaralı haberci köye geldiğinde İsmail Dede'yi kulaklarından kan sızarak kapısının önünde oturur bulmuş. O zaman yolda gördüğü kurtların dedeyi getirdiğini anlamış. Şu anda İsmail Dede'nin mezarı değil evi ziyarettir.Dilek dilenir adak adanır. Kesilen adak kurbanın kellesi ile postu evde oturanlara bırakılır,kalan kısmı yoksullara bırakılır.
ŞEYH ABDULGAFUR ZİYARETİ
Yoksul bir adam olan Hacı Abdulgafur, yolda giderken yerde bir torba görmüş. Bastonunun ucuyla dokununca içinin altın olduğunu anlamış. Torbayı almadan evine gitmiş Karısına hemen bastonunun ucunu yıkamasını söylemiş.Nedenini soran karısına da durumu anlatmış Karısı "Neden torbayı almadın belki yoksulluktan kurtulurduk."demiş. Bunun üzerine Hacı Abdulgafur "Ne diyorsun hanım haram mal alınırmı,değil almak bastonumun ucu ile dokundum diye onu bile yıkatıyorum görmüyormusun kim bilir kimin malıdır"demiş Kadın hemen çıkıp olanları komşularına anlatmış.Koşup gitmişler fakat torbayı yerinde bulamamışlar. Hacı Abdulgafur'un sırrı ortaya çıktığı içinde hemen ölmüş. Romatizmalı hastalar bu ziyarete gelip iyi olmak için orada bir gece yatarlar ve dua ederler. http://www.diyar21.8m.net/Efsaneler.htm

 

Diyarbakır Mekan efsaneleri

SUZİ'NİN AŞKI- Diyarbakır

Diyarbakır'ın güneybatısında, Dicle kenarında Kırklardağı yükselir. Bu dağın arkasında da Kırklar Ziyareti bulunur. Çocuğu olmayanlar, buraya gelip dilek tutarlar.

Geçmiş zamanlarda çocuğu olmayan zengin bir Süryani aileye mensup kadın, Kırklar Ziyareti'ne gelip dilek tutmuş, adak adamış. Dileğin ardından bir kız çocuğu dünyaya getirmiş ve adını da Suzi (Suzan) koymuş. Her yıl doğum gününde annesi Suzi'yi süsler, giydirir ve Kırklar Dağı'na götürür, bir kurban kesermiş. Suzan el bebek gül

bebek büyütülüp güzel bir genç kız olmuş. Gün gelmiş Müslüman komşularının oğlu Adil'le aşık olmuşlar. Yine bir doğum yıldönümünde, annesi Suzi'yi, hizmetçilerle beraber kurbanını kesmek üzere, Kırklar Ziyareti'ne göndermiş. Hizmetçiler kurban keserken Suzi, arkalarından habersizce gelen Adil'le buluşmuş. İşte bu hileli buluşma yüzden, Kırklar Suzi'yi affetmemiş. Görüşmeden dönen Suzi, On Gözlü Köprü'den geçerken suya düşüp boğulmuş. Suzi'nin ölümünden sonra, Adil de aklını kaçırmış.

Aktaran: Mediha Olgun KARACA

Suzan - Suzi türküsü

Kırklardağı'nın yüzü

Karanlık sardı düzü

Ben öleydim

Suzi-Suzi ziyaret çarptı bizi

Köprüaltı kapkara

Anne gel beni ara

Saçlarım kumlara batmış

Tarak getir de tara

Köprünün orta gözü

Sular apardı düzü

Ben öleydim

Suzi-Suzi Dicle ayırdı bizi
http://www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2005/04/16/yazidizi/yazidizi2.html

 

 

 

Diyarbakır Karacadağ efsanesi


 

Diyarbakır beyinin dünya güzeli bir kızı varmış. Beyin yanında marangoz olarak çalışan yoksul bir delikanlı, bu kızı görüp aşık olmuş. Anasına gidip, beyin kızını kendisine istemesini söylemiş. Anası her ne kadar, bu işin olamayacağını anlatmaya çalışmışsa da oğlunun yalvarmalarına dayanamayarak, beye gidip durumu anlatmış ve sözlerini de şu maniyle bitirmiş.


Güneşe bakmak olmaz
Gönülü kırmak olmaz
Büyüklük sizde kalsın
Seven ayırmak olmaz

Bey kadını dinledikten sonra, "Benim de çok sevdiğim bir oğlum vardı. Bir gün atalarımızdan kalma değerli kılıcımızı alarak, dağda yaşayan ve insanların başına bela olan ejderhayı öldürmey gitti fakat, ejderha onu öldürdü ve kılıç da dağda kaldı. Eğer, oğlun bu ejderhayı öldürür, o kılıcı da geri getirirse kızımı ona veririm" demiş.
Anası gelip olanları oğluna anlatınca, delikanlı anasıyla helallaşıp hemen dağa gitmiş. Ejderha oğlanıgörünce, ağzından ateşler püskürterek, daha delikanlı davranamadan, onu yakıp öldürmüş. Oğlan can acısıyla öyle derin bir ah çekmiş ki, feryadı gökleri titretmiş. Bu çığlığı işiten anası, oğlunun öldüğünü anlamış ve duyduğu büyük acı ile şunları söylemiş.


Sandım olacak düğün
Kara gün oldu bugün
Oğlumu alan dağlar
Sen de karaya bürün
Acılı ananın bu ahı üzerine, dağ kararmış ve bundan böyle bu dağın adı da KARACADAĞ olmuş.
http://www.turkulerle.net/

 

 

Kral Kızının Taşı Efsanesi

Bir kralın güzelliği dillere destan bir kızı varmış. Koyunlarını bu vadide otlatan bir çobana âşık olmuş. Çoban da kızı sevmiş. Bunu duyan kral kızını bu sevdadan vazgeçirmek için birçok çarelere başvurmuş, çeşitli denemeler yapmış, fakat kızını bu sevdadan bir türlü vazgeçiremeyince, kızı eve benzeyen taş bir oyuğa hapsetmiş. Ertesi günü seher zamanı nöbetçiler bir beyaz güvercinin gelerek pencerelerden birine konduğunu, içerden de bir başka güvercinin diğer pencereye uçtuğunu, sonra her iki güvercinin birlikte havalanarak kaybolduklarını görmüşler. Aramalara rağmen ne kız ne de çoban bulunabilmiş. (Diyarbakır)Kaynak: www.anadoluguvercin.com/diyarbakir-folklorunda-guvercin.html
 Çermik Belkıs kaplıca efsanesi
Güney Doğu Anadolu’da hüküm süren Acem Kralı’nın Melike Belkıs adında güzel bir kızı varmış. Bu kız bir gün hastalanmış ve vücudunda birtakım yaralar çıkmıştır. Zamanın hekimleri, Melike Belkıs’ı tedavi etmek için çok çaba sarf etmişler, gerekli ilaçları kullanmışlar, fakat bir türlü hastalığına çare bulamamışlardır. Hastalık ilerlemiş Melike Belkıs’ın vücudunu kurtlar sarmış ve vücudundan pis kokular gelmeye başlamıştır. Bundan ötürü de Melike Belkıs saraya girememiştir. Bu durumdan son derece rahatsız olan kral kızını saraydan çıkarmış, yanına muhafızlar vererek ormana bırakmıştır. Melike Belkıs ormanda gezerken bugünkü kaplıcanın bulunduğu yere gelmiş ve buradaki sıcak suya rastlamıştır. Yorgunluğunu gidermek için ayaklarını sıcak suyun içine sokmuş, bir süre sonra suya değen yerleri iyileşmeye başlamıştır. Melike Belkıs bunun üzerine sıcak suda yıkanmış ve tekrar eski sağlığına kavuşmuştur. Melike Belkıs’ın muhafızları, bu haberi hemen saraya iletmişler, bu haber üzerine kral bugünkü “Büyük Paşa” denilen kaplıcanın üzerine bir hamam yaptırmıştır. http://www.duslersokagi.com/
Diyarbakır şeytanı
Her insanın bir şeytanı olduğu gibi, her şehrin de bir şeytanı vardır. Yanlız Diyarbakır şehrinin yoktur. Vaktiyle şeytan, Diyarbakır şehrinin altını üstüne getirmek , halkın rahat ve huzurunu bozmak için, ortalığı karıştırmaya başlamış.Şehir halkı iki eşraf ailesinin etrafına toplanarak birbirlerine girmişler. Hergün döğüş,kavga, talan halk bundan bizar olmuş. Diyarbakır etrafı evliyalar, nebiler, sahabilerle dolu kutsal bir şehirdir. Şehrin bu perişan haline acıyan evliyalardan biri şeytanı yakalamış bir demir parçası haline sokarak İçkale Kapı’sının sol üst tarfına zincirlemiş. Böylece şehir, yeniden huzur ve rahata kavuşmuş, şeytansız tek şehir olmuş.
Şeytanı sembolize eden bu demir parçası bugün de içkale Kapısı’nın sol üst yanında zincirle duvara tespit edilmiş vaziyette duruyor.Bundan 15-20 sene evveline kadar İçkale’ye giren herkes bu şekle tükürür ve “ Şeytana lanet olsun “ diyerek kapıdan içeri girerdi.
Vaktiyle Karacadağ’ın tepesinde dağ kada büyük, kara ejderha varmış. Ağzından saçılan nefesi bir alev gibi her tarafı yakarmış. Günün birinde gökten çok kalın bir zincirin şakırtılar çıkararak dağa sarkıtıldığı ve ejderhanın boynundan zincirlenip güklere çektirildiği görülmüş. Halk ancak bundan sonra rahata kavuşmuş. Dağın, taşlarının hala kara oluşu bundandır. Buralar ejderhanın nefesiyle yanan yerlerdir.
Bu efsaneyi anlatan o bölge köylüleri dedelerinin bu ejderhayı göğe çeken zincirin şakırtılarını ve ejderhanınbir gök gürlemesini andıran sesini duyduklarını ısrarla söyler ve buna inanırlar.
Zembil Satan Efsanesi;
Silvan Kalesi’nin kuzey tarafında bir tepe teşkil eden enkaz arasındaki burcun adına halk “Zembilfüroş” burcu demektedir. Bunun bir efsanesi var.
Vaktiyle Silvan kale burçlarının birinde yaşıyan, geçimini Zenbil satmakla temin eden evli bir adan varmış. Bu çok güzel yapılı melek gibi bir adammış. Şehrin sokaklarını gezerek zembil satmakta iken bir gün hükümdarın karısın arastlamış. Hükümdarın karısı, bu erkek güzeli adama aşık olmuş. Ne kadar zembili varsa alacağını, hepsini alıp sarayına getirmesini söylemiş. Adamda o gün ne kadar zembili varsa yükleyip saraya götürmüş. Onı bekleyen hükümdarın karısı bütün zembilleri almış ve adama aşkını açıklamış. Kendisine her türlü yapmaya hazırolduğunu, yeter ki aşkına cevap vermesini dilemiş. Zembil satan, evli olduğun, böyle bir günah işlemeyeceğini beyanla red cevabı vermiş. Kadın asılmalarına devam etmiş, bir sonuç alamayacağını görünce, başka bir çare düşünmüş. Bir gün zembil satanı gizlice takip ederek, Kaldığı burcu öğrenmiş. Kerndisi evde yokken karısına giderek durumu anlatmış ve “sadece bir gece ben senin yerine geçeyim”, sen başka yerde kal, sana ölünceye kadarkocan ve çocuklarınarahat geçinebileceğiniz kadar para veririm”diyerek kadıncağızı kandırmış. Onun elbiselerini giyerek, geceyi beklemiş. Zembil satan, gece evine gelip karısının yatağına girince hal ve tavırlarından koynundaki kadının kendi karısı olmadığını anlamış ve hemen sokağa fırlamış hükümdar karısı peşine düşmüş. Zembil satan, bu kadının elinden başka bir kurtuluş yolu olmadığını anlayınca kendini bugün adını taşıyan burçtan aşağı atarak paramparça olmuş. Ona aşık kadında kendini peşinden atarak ölmüş. O günden bu güneburca zembilfüroş(zembil satan)Burcu denmektedir.
Gelincik Dağı Efsanasi:
Çermik kasabasının batı-kuzeyinde bir dağ vardır. Buna gelincik dağı denir.İnanışa göre, vaktiyle buradan bir gelin alayı ağır ağır geçerken çocuklardan biri altını pislemiş, annesi başka bir şey bulamadığı için yavrusunun pisliğini yufka ile temizlemeye kalkışınca Tanrının gazabına uğramış ve bütün alay gelinle birlikte taş kesilmiş. Uzaktan insan dizisi gibi görünen bu taş yığınları halen durur. http://www.turkforum.net/

 

BEN-U SEN EFSANESİ

           Kenti çepeçevre kuşatan surların güneybatı kesimine Ben-u Sen surları denir. Bu bölümdeki surların, Yedi Kardeşler ve Evli Beden (Ulu Beden) burçlarının ayrı bir önemi vardır. Çok sağlam, süslü ve yazıtlı olan bu burçlara ilişkin, şöyle bir efsane anlatılır:

          Suriçi’ndeki Mimar Sinan’ın Ali Paşa Camii ve Külliyesi’nin hemen karşısında, Diyarbakır surlarının iki en önemli ve etkileyici burçları, Evli Beden (Ulu Beden) ve Yedi Kardeş var. Cepheleri, kitabeli, aslan ve çift başlı kartal kabartmalı burçların bulunduğu bölge, Ben u Sen olarak biliniyor. Burasıyla ilgili, halk arasında yaygın olarak bilinen ve anlatılan bir efsaneye göre; bir usta ve kalfası en güzel burcu kimin yapacağı üzerine iddiaya girmiş. Surların en güneyine Yedi Kardeş Burcu’nu yapan usta ile hemen yakınında Evli Beden Burcu’nu bitiren kalfa, halkın huzurunda, birbirlerine ‘’ben mi, sen mi?’’ diye sormuşlar. Ancak usta, kalfasının sanatının üstünlüğünü kabullenerek kendini surlardan aşağı atmış. Ustasının ölümüne dayanamayan kalfa da onun ardından atlamış. Ustayla kalfanın rekabet ve dostlukla karışık bu hikayesinin geçtiği yer, o gün bu gündür, ‘’Ben ve Sen’’ anlamına gelen Ben u Sen olarak anılıyor. Mem-u Zin'deki gibi, Mem ile Zin. http://wowturkey.com/forum/

Diyarbakır patlıcan ve karpuzu

Diyarbakır halk hekimliğinde da karpuzun ayrı bir yeri vardır. Yörede karpuzun idrar söktürücü ve böbrek taşlarını düşürücü etkisinin olduğuna inanılmaktadır. Şu manide olduğu gibi:
 

 

Kavun ye bilege bak
Üzüm ye renge bak
Karpuz ye işegen bak  (Anonim )

 

 
Ayrıca karpuzun hazmı çok kolaylaştırdığı da bilinmektedir. Bu konuda anlatılmakta olan bir efsane vardır ve efsane şöyledir

Lokman hekim bütün dertlerin dermanını bilen bir hekimdir. Günün birinde ölümsüzlüğün dermanını bulmak için yollara düşer. Kırları dolaşa dolaşa,diyar diyar gezenken yolu Diyarbakır’a düşer. Urfa kapısından içeri girer ve zerzevatçılar meydanına gelir. Orada gözü uzun,iri patlıcanlara takılır. (Bu patlıcanlar yöreye ait olan ve günümüzdeki Şeyhkent patlıcan çeşitidir. Güneydoğu Anadolu tarımsal Araştırma Enstitüsü bu konuya da el atmış ve Şeyhkent Patlıcan Islah projesi adı altında bu konuya yönelik ıslah çalışmaları yürütülmektedir.) ve “hayret demiş” bu patlıcanları yiyorlar da bu halk nasıl hasta olmuyor: Biraz daha yürüyüp de üst üste yığılı koca koca karpuzları görünce “ha yemekten sonra bu karpuzlardan bol bol yiyorlar hastalanmayışlarının sebebi bu” demiş (Beysanoğlu,)(Tarım müdürlüğü)

 

 

Diğer efsanelere örnekler

GÜMÜŞ SAKALLI PAŞA
Diyarbakır
Abdüssettar Hayati Avşar
Araştırmacı
Babasından
Eskiden Diyarbakır'da yaşayan hıristiyanların, et yemelerinin yasak olduğu, bahar ayı başındaki Paskalya Günleri'nde, müslümanlar da Kırklar Dağı'na pikniğe giderler, yer içer eğlenirlermiş. Adına "Cigaret" (Ciğer-et) dedikleri ızgaralarla kendilerine ziyafet çekerlermiş.
Bu gelenek böyle sürüp giderken, Diyarbakır'a bir paşa gelmiş. Bu gümüş renkli sakallı, ince düşünceli, nazik bir paşaymış. Hıristiyan komşuların et yemedikleri özel bir günde, böyle pikniğe çıkıp et pişirmenin ve kokusunu da çevreye yaymanın doğru olmadığını belirterek bu "Cigaret" geleneğini yasaklamış ve zamanı geldiğinde de şehrin bütün kapılarını kapattırarak, kimsenin dışarıya, kırlara çıkmnasına izin vermemiş.
Biraraya toplanıp buna bir çare düşünen Diyarbakırlı'lar, altı - yedi tane tabutu omuzlayarak, Mardin Kapı'ya gelmişler ve nöbetçiye "Cenazelerimiz var, mezarlığa götüreceğiz, kapıyı aç" demişler. Kapı açılınca da doğruca Kırklar Dağı'na gidip tabutları açarak, içlerindeki piknik malzemelerini çıkarıp, yine her yıl yaptıkları gibi yiyip - içmeye, gülüp - eğlenmeye başlamışlar. Bir yandan da hep bir ağızdan, şu türküyü söylüyorlarmış.
Ey paşa, paşa
Sakalı gümüş paşa
Şeftali çiçek açtı
Yasağı kaldır paşa...
                                                            Muhsine Helimoğlu YAVUZ   /   Diyarbakır Efsaneleri  -  2
SÜTÇÜ HACI
Diyarbakır
Abdüssettar Hayati Avşar
72
Araştırmacı
Babasından
Eskiden Diyarbakır'da yaşayan yoksul bir sütçü varmış. Karısıyla birlikte süt satarak geçinirlermiş. Sütçü yıllarca para biriktirip hacca gitmiş. Haccın sonunda da sekiz gün süreyle, kırk vakit namaz kılıp, son gece diğer hacılarla birlikte yere uzanıp uykuya dalmış. Rüyasında, elinde uzun sopasıyla kara bir arap gelerek, değneğiyle yatanları işaret edip, "Bu hacı, bu hacı değil" diye belirlemeye başlamış. Sütçü sıranın kendisine gelmesini merakla ve sabırsızlıkla beklemiş. Sıra kendisine gelince, arap sopasıyla işaret ederek "Bu da hacı değil" demiş ve sayımını sürdürmüş.
Buna çok üzülen sütçü, evine dönünce hemen karısını çağırıp olanları anlatmış ve sattıkları sütü nasıl hazırladığını sormuş. Kadın da "Ben sütlere yarı - yarıya su katıyorum" demiş. Karısına kızan sütçü ona, bir daha böyle bir şey yapmamasını ve yine uzun ve yorucu uğraşlardan sonra biriktirdiği parayla, ikinci kez hacca gitmiş. Ne var ki haccın son günü, aynı eli sopalı arap, yine onu hacı olmamakla suçlamış.
Bu kez de büyük bir üzüntüyle eve dönen adam, karısına yine ne yaptığını sorunca, karısından "Süt kaplarının diplerini çalkaladığım suları süte katıyorum, bu kadarcıktan ne olur ki" cevabını almış.
Bunun üzerine sütçü, bundan böyle karısını hiç işine karıştırmamış. Daima katıksız süt satmış ve bununla biriktirdiği paralarla gittiği haccın da kabul edildiği, yine aynı arap tarafından "Bu hacıdır" sözüyle, kendisine bildirilmiş.
Gerçek hacı olan sütçü de bu mutlulukla, Diyarbakırlı'lara hep katıksız süt satmayı sürdürmüş.
                                                  Muhsine Helimoğlu YAVUZ   /   Diyarbakır Efsaneleri  - 

 

Arap ve İnci türbeleri:
Bu türbeler Hz.Süleyman camiinin üst kısmında eski adliye binasının doğusunda bulunmaktadır.Arap erkek,İnci ise kızdır.Bir rivayete göre Arap ile İnci birbirlerine aşıkmış,ancak bu aşklarına engel olanlar tarafından kavuşmaları engellenmiştir.İkisi de dinlarine bağlı Salih insanlar olduğundan şöyle bir karara varmışlar:Bizde bu aşkımızı ölüme dek İlahi rıza çerçevesinde devam ettireceğiz,ahiret yurdunda ebedi beraberlik içerisinde yaşarız demişler ve o şekilde her ikisi de ölünce yan yana gömülmüştür.Cizre’deki Mem ile Zin aşkı gibi.Onların sevgi ve aşklına engel olmak isteyen Bekir tarafından kavuşmaları engellendi.Her ikisi de öldüğünde yan yana gömülmüştür.(Z.Abidin Çiçek.Diyarbakır’ın Fethi,Tarihi ve Kültürü.Diyarbakırsöz.2007.s.113

 

 

Hamza baba türbesi
Cüneydi bağdadinin muasırıdır.H.290’da vefat etmiştir.
Hamza baba Talay tepesine yakın Alçak Hasan Köy halkının anlattıkları efsaneye göre  aynı köyden bir kadın Hamza babayı rüyasında görür.Hamza baba kadına der’Kızım yarın sabah tepeye çık,mezarımın etrafına duvar çek,çünkü hayvanların mezarımın   üzerinde dolaşmaları beni rahatsız ediyor.kadın diyor tepede herhangibir mezar izi yoktur,mezarın nerde olduğuna dair bir işaret söylermisin?.Hamza baba der:Koyun sürüsüyle beraber gel,istirahat vaktinde koçun çöktüğü yer mezarım orasıdır,kadın sabah kalkar ve koyun sürüsüyle beraber tepeye çıkar,istirahat sırasında koçun çöktüğü yeri belirler ve etrafını duvarla örer.

Tıilalo(Ali tepesi) Karaçalı köyü ziyareti

 

Bu köy Silvan ‘a giden yol üzerinde Diyarbakır’a 10 km ötededir.Menkıbe şu şekildedir
‘Ali bir ağanın yanında çalışan yoksul,bekar ve son derece temiz kalpli bir gençmiş.Bir gün ağası hacca gitmiş,o zamanlar hacca kervanla gidilirdi,altı ay süren bir yolculukmuş.Ali,ağasının geride kalan her şeyine çok iyi sahip çıkmış.Ağasının iki öküzü varmış.Ali bunların ahırlarını tertemiz tutar,yemlerini tam zamanında verirmiş.
Bir gün ağasının hanımı pekmez helvası ve sıcak tandır ekmeği pişirmiş.Sonra ‘Ah keşke ağanda burada olsaydı da o da yeseydi.Ali bunu duyunca kadına ‘Bir kaba koy da götüreyim demiş.’’ Kadın inanmamış.’Galiba Ali’nin canı bir tabak daha helva yemek istiyor ama,bunu söylemiyor.’’ Diye düşünmüş.Kadın bir kaba helva doldurmuş ve Ali’ye vermiş,sonra da akşam namazına durmuş.Ali,kadın akşam namazı kılana kadar ortadan kaybolup,yine geri dönmüş.Bu süre içinde helvayı,hacdaki ağasına götürmüş.
Zamanı gelip,ağa hacdan dönünce,köylüler elini öpmek için onu karşılamaya giderler.En arkada Ali duruyormuş.Ağa,elini öpmek isteyen köylülere Ali’yi göstererek ‘Siz gidin onun elini öpün’demiş.Ali’nin bir akşam namazı süresi içinde,nasıl hacca gelip,kendisine helva getirip geri döndüğünü anlatmış.Ağanın bu sözleri üzerine herkes geri dönüp Ali’nin elini öpmek istemişler,fakat Ali köye doğru kaçmaya başlamış.Bir taraftan da sırrı ortaya çıktığı için ‘Allahım,yer yarılsa da içine girsem diye dua etmiş.Birden bire bulunduğu tepe yarılmış ve köylülerin şaşkın bakışları arasında Ali içine girip kaybolmuş.Geride asası kalmış ve üzerine bir türbe yaparak asasını da başucuna koymuşlar.Bu tepeye Tilalo(Ali tepesi)adını vermişler
.(Z.Abidin Çiçek.Diyarbakır’ın Fethi,Tarihi ve Kültürü.Diyarbakırsöz.2007.s.114,115

ÖLÜM KAYGISI VE İNANIŞLAR

 

 

2007-09-25 Diyarbakır olay


Ölüm kaygısının dini inanışlara göre farklılık gösterdiği öne sürüldü.


Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ndeki farklı inanışlardaki bireylerin ölüm kaygıları ile ruhsal belirtiler ve sosyo-demografik değişkenler arasındaki ilişkileri ortaya koymak amacı ile yapıldığı belirtilen araştırmada ilginç sonuçlara yer verildi. Malatya İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi'nde yayımlanan ve Diyarbakır Dicle Üniversitesi'nde görevli M. Yüksel Erdoğdu ve Mustafa Özkan'ın imzasını taşıyan "Farklı Dini İnanışlardaki Bireylerin Ölüm Kaygıları ile Ruhsal Belirtiler ve Sosyo-Demografik Değişkenler Arasındaki İlişkiler" adlı araştırma sonucu ile ilgili olarak verilen bilgide, "Ölüm kaygısı dinlere göre farklılık göstermektedir. Bu durum her dinin dünyevi yaşantı ve dini pratik yükümlülükleri arasındaki farklılıklar ve özellikle de ölümden sonraki yaşantılar ile ilgili öğretilerdeki farklılıklarla açıklanabilir. Ölüm kaygısının yüksek olması genel bir gerginliğe ve bazı ruhsal hastalık belirtilerinde artışa da yol açmaktadır" denildi.

EN YOĞUN ÖLÜM KAYGISI YEZİDİLER’DE

Mardin, Batman, Diyarbakır ve Şanlıurfa illerindeki Süryani, Yezidi ve Müslüman olan bireyler üzerinde yapıldığı aktarılan araştırmada, "Araştırmada en yüksek ölüm kaygısı Yezidiler'de bulunmuştur. Bunu sırasıyla Müslüman ve Süryani dininden bireyler izlemektedir. Yezidiler'de ölüm kaygısının yüksek olması Yezidilik'teki ruh göçü inanışına bağlı olabilir. Onların inanışında ruhun ölünün bedeninden gençlerin, özellikle çocukların bedenine intikal ettiği düşüncesi yer alıyor. Bu korku, iyi insanların ruhlarının çocuklara ve ulu kişilere, kötü insanlarınkinin de eşek, katır, köpek gibi varlıklara geçtiğine inanılmasıyla ilişkili olabilir. Bu inanış, ölümün Tanrı'ya karşı işlenmiş bir suçun cezası şeklinde değerlendirilmesi sonucu ölüme karşı kaygıyı artırabilen bir faktör olarak düşünülebilir. Süryaniler ve Müslümanlar'da Yezidiler'e göre ölüm kaygısının daha az olması, İncil'de ve Kuran'da inananların dünya yaşantısında hatalarının, günahlarının ve ibadetlerindeki yetersizliklerinin Tanrı tarafından affedilebileceği ve ölümün bir son değil bir başlangıç, bir kayıp değil yüce bir kazanç olduğu inancıyla ilişkilendirilebilir" ifadeleri ileri sürüldü.

EVLİLER DAHA KAYGILI

Araştırma sonucunda ayrıca, "Evli olanların bekar olanlara göre ölüm kaygıları daha yüksektir. Evli olanlarda özellikle çocuk ya da eşlerine karşı sorumluluklarının fazla olması nedeniyle ölüm kaygısının daha yüksek olduğu düşünülmektedir" denildi. Burhan Karaduman

 

HARAM SUDAN ATLADIM; DİYARBAKIR’DA HARAM SU İLE İLGİLİ İNANIŞLAR
Nuran Elmacı (Prof .Dr) Dicle Üniv . Sosyal Antropolog
Ahmet Taşgın (Doç. Dr) Dicle Üniv . Din Sosyologu
Haram sudan atladım
Mantin çarşaf topladım
Muradım olur diye
Her derdine katlandım,
Haram sudur dediler
Yarimi götürdüler
Yıkılsın urfakapı
Beni yardan ettiler.
Bu yazıda Diyarbakır türkülerine yansıyan Haram su ile ilgili büyüsel işlemlere yer verilecektir.
Çok eski yıllardan beri insanlar çeşitli dilek ve istekleri için kutsal sayılan yatırlara ve türbelere gitmekte, adaklar adamaktadırlar. Çoğu zaman bu türbeler, dileklere göre ayrılmışlardır.Bazıları hastalıklara iyi gelir. Bazıları çocuksuzluğa, bazıları da yuva kurulmasına yardım ederler. Türbelerin bu fonksiyonuna karşılık
Sular şifa vericidir. Ülkmizde şifalı sular oldukca çoktur.Kaplıca adı verilen bu sulara çeşitli hastalıklar, özellikle romatizmal rahatsızlıklar için gidilmektedir. Bazı sular ve pınarlar spesifik hastalıklara sıtma , diyabet , dalak büyümesi, boğmaca gibi hastalıklara iyi gelmektedir. Ayrıca büyüsel dünyada , suların aydınlığı berraklığı ifade etmesi açısından, istekler suya atılır, veya olması istenen niyetler suya okunur.
Bu yazıda Diyarbakır türkülerine yansıyan Haram Su’yun kutsallığı ve haram su ile yapılan büyüsel işlemlere yer verilecektir. Haram su, kirli bir su olarak büyüsel işlemlerin uygulandığı ilginç bir örnektir.
Haram, İslam dini kökenli Arapça bir terimdir.Dini bakımdan kesinlikle yasak olan eylemleri anlatır.
Diyarbakır‘da haram kelimesi dini anlamı yanında gündelik dilde, pis, kirli, uygunsuz bozuk anlamında kullanılmaktadır. Örneğin birisinin elbisesine kirli, çamurlu bir su sıçrarsa ‘üstüm haram oldu” der. Veya yemekte , sofradakilerden birisi can sıkıcı bir konu anlatırsa “yemeği bize haram ettin “ diye serzenişte bulunulur.Bebek emziren anneler,hamile olduklarını fark ederlerse emzirmeyi sütüm haram oldu, düşüncesiyle emzirmeyi durdururlar. Çünkü haram süt emen çocuklar ishal olurlar.
Haram Suyun Hikayesi,
Diyarbakır ‘da Anzelhe suyu Çift Kapı semtinde İtfaiyenin olduğu yerde yeryüzüne çıkar. Bu suyun kutsal olduğuna inanılmaktadır. Çünkü esas kaynağı Karacadağ olan Anzelha suyunun bir kısmının Urfa ya ,bir kısmının Diyarbakır ‘a aktığı söylenir. Diyarbakır’daki Anzelha suyunun kaynağında Urfada Anzelha gölündeki kutsal balıkların aynısının yaşadığı bilinir. Uzun süredir aynı mahallede yaşayanlar bu balıklı suları hatırlamakta, hatta sarılık hastalığından kurtulmak için gittiklerini belirtmektedirler.*.
Anzelha suyu tek kanalda ilerledikten sonra ikiye ayrılır.Biri mezbahaya, bir diğeri Tabakhaneye akar. Mezbahada etler temizlenir, Tabakhanede deriler… Sonrasında bu kirli, atık sular kentin çeşitli yerlerinde açıktan akarlar. Urfa kapıya uğrar, Mardin kapıdan geçerek Dicle nehrine karışırlar. Bu sulara haram su denir. Bir isteği olanlar, ve ya kendilerine büyü yapıldığını düşünenler veya uzun süre talihsizlik yaşayanlar,kentin içerisinde açıktan akan suların üç yerinde haram sudan atlarlar. Esas kaynağa yakın olan Çiftkapıda , Urfa kapıda ve Mardin kapıda. .Haram sudan atlanılan iki yerde (Çiftkapı ve Urfakapı da) ziyaretin olduğu söylenir. Bu ziyaretin adları bilinmemektedir .Urfa kapıdakiler suyun aktığı duvardan ışık geldiğini , bazılarının bu din şehidini rüyalarında gördüklerini belirtmektedirler.
Haram sudan Çarşamba günü atlanır. Çünkü haram suyun tılsımı çarşamba dır. . Atlayacak kızlar , kadınlar erkekler, daha önce abdest alırlar, isteklerini olması için suların üstündeki taştan 7* defa atlarlar. Bazıları atlarlarken ellerine küçük 7 taş alır, ziyarete doğru atarlar. Bu yolla ziyaretin kapısını döver, geldiklerinden, istekleri olduğundan haberdar ederler.
Kimler Haram Sudan Atlar?.
-Kısmetlerinin açılması isteyen kızlar
-Kocalarının başka kadınlarla ilişkisi olduğunu düşünen kadınlar
-Evlerinde kaza yaralanma ,ölüm, gibi devamlı talihsizlik yaşayanlar ,
- Üzerlerinde kötü güçlerin etkisi olduğunu , veya kendilerine büyü yaptıklarını ,
düşünenler. Burada dikkati çeken bir durum Haram suya hastalıklar için gidilmediğidir.
Haram suya büyüyü bozmak amacıyla gidilmektedir Büyü bozulması, kötü etkilerin yok edilmesidir. Bu işlem yörede “cadıyı battal etme” terimiyle ifade edilir. (Cadı uğur, nazar, tılsım büyü ve büyücülükle ilgili terimlerdir.)
Battal etmek ;Bozmak , kullanılamaz hale getirmektir Bağlı olarak cadının etkisini yok etmek anlamında kullanılmaktadır.
Kısmetlerinin açılmasını isteyenler, haram sudan atlarlar.Bazıları bu sudan kırk yudum içerler,
Kocalarının başka kadınlarla olduğunu bilen kadınlar, eşlerinin çamaşırlarını haram su ile yıkarlar. Veya haram suyu gömleklerine, ceketlerine kullandıkları eşyalara serperler.
Evlerinde talihsizlik yaşayanlar şişelerle getirdikleri haram suyu eşiğe ve kapılarının önüne dökerler.
Bazıları yeni aldıkları arabayı kaza olmaması için haram su ile yıkarlar. Veya arabaya haram su dökerler.
Büyüsel işlemler
Büyü belli bir amaca ulaşmak için doğaüstü güçleri kullanmayı hedefleyen eylem ve işlemlerdir.Büyü; sevgi çocuk, ürün mal-mülk edinmek veya insanlara iyilik ve kötülük getirmek amacıyla yapılır. İyilik getirmesi için yapılanlara ak büyü, kötülük getirmesi için yapılanlara kara büyü denir.Ak büyünün amacı şifadır, destektir. Kara büyünün amacı kötülük, ve zarar vermektir.
Büyü doğu kökenli bir kavram ve uygulama olarak düşünüldüğü halde, Yakındoğu ve Avrupa geleneklerinde de büyüye rastlanmaktadır.
Çeşitli bilim adamları W. H Rivers ve Frazer ve Tylor büyüyü, aynı nedenler aynı sonucu vereceği görüşünün hakim olduğu ilk aşamalara ait yanlış bir dünya görüşü, olarak değerlendirilmektedir. Dr Rivers Büyüye dayalı dünya görüşünü üç aşama içerisinde (büyüsel, dinsel, bilimsel dünya görüşler) ilk başa koymaktadır. Malinovski ise , büyüyün bilim ve teknoloji ile ilişkili olmadığını “çabalarından istenen sonucu alacağı endişesi taşıyan insanların rahatlamasını sağladığı “bir fonksiyonu olduğunu savunmaktadır. Bu yüzden büyünün fiziksel den öte, psikolojik hedefleri vardır. Büyü kendisinde kutsal ve gizil güç bulunan öğelere başvurarak yapılmakta, kutsal olana temas ve müdahaleyi içermektedir.
Haram sudan atlama ve haram uygulamalarındaki temel düşünce “benzerler biribirini etkiler “görüşünden hareketle; benzerin benzerle - pisliğin pislikle kötü kötü ile yok edilmesi anlayışıdır. Bu anlayış günümüz atasözler arasında yer alan çivi ,. Başka bir anlatımla kısmet açılmaması , kocanın başka kadınlara gitmesi ve benzeri pislikler; pis su olan (haram su) ile yok edilmeğe çalışılmaktadır. Bu anlayış günümüz atasözleri arasında yer alan çivi ,çiviyi söker sözleri ile de açıklanabilir. Bununla birlikte haram suyun esas özelliği ,kaynağının anzelha suyu gibi kutsal bir su olmasındandır. Bu suyun sahip olduğu kutsallık ve kudret haram suyu diğer kent içinde akan pis sulardan farklılaştırmaktadır.
Suyun Kutsallığı
Şamanizmden kalma bir etki olarak Türklerde su kültü vardır. Kült, kutsal sayılan varlıklar etrafında oluşan inanış ve tapınışlardır. Örn; Toprak ,ağaç ateş su kültleri günümüze kadar ulaşmıştır Türklerde olduğu gibi islamda ve birçok dinlerde su kutsal sayılmaktadır. Anadolu da akarsulara , göllere pınarlara adaklar adanır. Suyun çıktığı gözlere mumlar yakılır, kurban adanır. Çoğu zaman suyun çıktığı yerlerdeki ağaçlar ve karalar , dağlar da kutsal sayılırlar.
Anzelha suyunun kutsallığı Urfa daki Halil İbrahim Peygamberin yakılması ile ilişkilendirilmektedir.. Çünkü Zeliha Halil İbrahim in kızıdır. Ateşe atılan babasının arkasından çok ağladığı için biriken gözyaşları ile anzelha gölü oluşmuştur(.Anzelha yöresel bir söyleyiş biçimi olup,Ayn göz , anzelha “zelihanın gözü anlamındadır. )Başka bir efsanede Zeliha Nemrut” un evlatlığıdır. Hz İbrahimi çok sevmektedir. Hz İbrahim in ateşe düştüğünü görünce Zeliha da kendini ateşe atar. Zelihanın düştüğü yere Ayn -Zeliha gölü adı verilir.
Diyarbakır da Anzelha ve Haram suya öylesine bir değer atfedilmiştir ki , bu yöre “haram su yöresi” olarak isimlendirilmektedir., Bir kişi evinin yerini tarif ederken resmi kayıtlarda farklı isimdeki mahallede olmasına karşın,“haram su da oturuyorum” der . Haram su ve anzelhanın çıktığı bölgede kahvehaneler ve birçok bakkallar, marketler,” Anzelha kahve”, “anzelha market” adını almışlardır.
Ancak bugün Diyarbakır da haram su açıktan akmamaktadır. Şehrin alt yapısına ilişkin yeni düzenlemeler , farklı meslek kollarının sanayiye taşınması , yerleşim yerlerinin şehrin yeni gelişen bölgelerine kayması Haram suyun geleneksel ortamını değiştirmiştir. Haram su olarak tanımlanan atık sular yer altında birçok kanallar ve borularla birleştirilmiş olarak Dicle nehrine akıtılmaktadır. Bununla birlikte, insanlar, çoğunlukla kadınlar Çiftkapı , Urfakapı ve Mardinkapıdaki haram sulara isteklerinin gerçekleşmesi amacıyla halen gitmektedirler.
Sonuç
Müslüman toplumlarda halk dindarlığı yani popüler dindarlık içerisinde İslam öncesi inançların sürdürüldüğü bazı uygulamalar bulunmaktadır. Bu uygulamalar İslam terminolojisi üzerinden yeniden anlamlandırılmakta, ve gündelik hayata dahil edilmektedir. Haram su ile ilgili inanmalar bunun bir örneğidir.
Son yıllarda kent yerleşiminin yeni gelişen bölgelere kayması, eski yerleşim bölgelerine kırdan göç edenlerin yerleşmesi sonucu haram su etrafında gecekondular oluşmuştur. Kırdan gelen bu insanlar, haram suya modern insanların geldiğini ifade etmekte, hatta onları hafife almaktadırlar.Bununla birlikte onlarda haram suyun kutsallığına inandıklarını ve gittiklerini söylemektedirler
Dipnotlar:
*Sarılık tan kurtulmak için anzelhanın balıklı sularına üç gün üstte gidilir suyu seyredilir.
*Yedi rakamı sihri ve dini dünyada uğurlu bir rakam olarak kabul edilmektedir.
Kaynaklar
Olgun, H . “Su Kültürü” www.yagmurdergisi.com.tr 05.06.2007
Emiroğlu K,Suavi ,A . Antropoloji Sözlüğü “ Büyü ve Kült terimleri”
Tuncer,S.A.” Su.Temizlik, arınma ve marka”. http./selimtuncer.blogspot.com.5.6.2007
“Su Kültüne Bağlı Ziyaret Yerleri “ www.karacaahmet.com.5.6.2007
/Turk Kültüründe Temizlik sempozyumu.21-22 Kasım 2007.İstanbul’da sunulmuştur)

 

Tarihi  Diyarbakır çocuk oyunları
1.Çelik çomak .        2.Bilye          3.Peçiç                   4.Çizgi.         5.İp atlama    6.Top oyunları         7.Saklambaç  8.Köşe kapmaca       9.Bezirgan başı        10.Çember çevirmek  11.Topaç çevirmek         12.Beştaş      13.Evcilik oyunu       14.Peynir yalnız kaldı 15.Yağ satarım,bal satarım  16.Tavşan kaç,tazı tut     17.Koşular     18.Aşık atmak          19.Birdir bir    20.Uzun eşek           21.Çatal lastik         22.Sigara paketlerinin kapakları ile oynanan oyun      23.Yoyo        24.Yumurta kırmak    25.Karpuz kabuğunda kayık yapmak         26.Elde iplere şekil vererek oynanan oyunlar        27.Yere çizilerek oynanan taş oyunları         28.Gago kıtto soro soro sor penir    29.Telefon oyunu
30.Kuşumkuşım bu kadar     31.Üşüdüm üşüdüm            32.iskambil oyunları  
33.Hacı batman tokacı        34.Uçurtma uçurmak
Seyirlik oyunlar
35.Akrep döğüştürmek        36.Horoz döğüştürmek        38.Pıfnapıf
(Prof.Dr.Mebrure değer.Diyarbakır çocuk oyunları.1.Bütün yönleriyle Diyarbakır sempozyumu.27-28 Ekim 2000.Ankara.s.317)

 

 

Daş oyuni
Mektep tatil oldimi küçeler şenlenirdi
Oyun diye çocuhlar her delige girerdi
Oyun var eyletirdi
Oyun var egitirdi
Ele oyun da vardi ki
Hoş hol eglendirirdi
Çocuhlar küçeleri karış karış bilirdi
Oyunlarının başında kafakarış gelirdi
Daş oyuni oldimi Yaşo başi çekerdi.(K.Göral)

 

Yağmur Duası

Mardinkapı mezarlığında Şeyh Muhammed düzlüğündeki metruk mescide yağmur duası yapılırdı
 

 

 

 

DİYARBAKIR'A HAS MEŞHUR LAKAPLAR

Çıtpıt Peho Kakuz Necip Meftune Nuro Sed Kuran Fehmi
Alman Sülo Salahana Köpeği Neco Çivo Kako Dayi Malo Serçeboğan İhso
Anten Kedri Çuçe Kaıt Mısto Selimsoro Sirop
Ando Meheme Çütkafa Mendo Karga Aydo Selliala Şaşo Meheme
Avel Kemal Darbukaci Teto Karpuz Mıho Ödsız Sami Sofi Şıko
Babacan Şıko Deli Nezir Kel Beşo Kuşhane Şeho Şeftali Rcmo
Baykuş Cemal İbrıği Neco Kelepere Memo Küpeli Ezzo Şeker Şeho
Bebe Ahmet Destcre Şerif Kelekçi Remo Kelek Fuat Şorık Veysi
Belikırığ Uso Dode Kelle Fezo Pıto Meheme Telsiz Kedri
Berber Bayro Cami İbriği Neco EllafYaşo Keş Urfi Pıtpıt Samo Tato
Beton İsmail Emine Giirri Keşe Memed KündırHemmo Teşkele Veysi
Boti Nadir Esker Menco Kiki Kado Sinozıt Tıva Turgut
Cambaz Mısto Evliya Mecit Kişniş Burhan Serhaç Tone Refik
Camus Sino Feyzi Çeto Kırhayağ Veysi Şeluk Uso Toro
Ceylan Emin Fil Meho Kırpığ Ezzo Beygir Lato Topal Keno
Ciğer Yaşo Fit Kedo Kireççi Seydo Baytar S alo Tuluğ Ehmo
Cik Reşat Golık Mehcnıc KıjıkAlo Odın İsa Tute Memed
Cıncık Fettah Gopo Cahid Kirve Zeki Pehas Vagavigo Memo
Cindo Mıho Heberci Heco Koko Burhan Fiskelet Ore Yağci Muso
Çaput Heyro Hafız Neco Komirci Vedo Fıso Aziz Yampiri Reco
Çarköşe Henne Helkaşekeri Şeho Kor Nafiz Lave Halo Pıtpıt Niho
Çegirge Ezzo Hemdi Repo Kor Sefo Pışo Meheme Yıhıhduvar
Çıkke Memed Herdemet Memet Kot Kado Pozver Ehmo Meheme
Çınıbıl Hekko Horoz Eko Kurre Zeki Remo Dino Zerzevat Memed
Çınçın Ali Hoşhoş. Emin Koto Ali Ruto Meheme Zıbıl Neco
http://site.mynet.com/ssiray/

Tabirler
Bu noktada Mustafa Gazi’nin Diyarbakır Türkçesi kitabına göz attık
Ala Sahan:Buyur bakalaım
Allah’a hek revadır:Haksızlığın böylesini Allah da kabul etmez
Allahın ataşi:Haşarı çocuk
Allah’ıni şaşırmak:Pusulasını şaşırmakl
Ardan veren var:Niye bu kadar acele ediyordun
Atma Receb:Amma da atıyorsun ha

Baban rehmet :İşin sözün aynen öyle dediğin gibidir
Bahan derttır:Bana hiç de dert değil
Bayrama ne giyecaksan:Elindeki bütün kozlar bitti,şimdi ne halt edeceksin
Çem ü çem:Tümden,hiç geri gelmemecesine

Dezgeye gelmağ:Üç kağıda gelmek
Diyisen belki evliya torınidır:Çok şanslı kimseler için söylenir
Domuzdan ne koparsan kardır:Sevilmeyen,Cimri birinden bir şey alırken söylenir

Ekmegıne mehni olmak:Ekmeğiyle oynamak
Evliya şansi:Büyük şans

Kafasi eyi olmak:Sarhoş olmak
Kafas, odın gibidir:Geç anlayan kişi
Kafasi Uli Cami tuvaleti gibi çalışmak:Kafası pek çok çalışmak
Felek olsa elimden kurtulamaz.Benden kaçmaz

 

Hama hama:Hemen,neredeyse
Hangi daş buyukse get kafan ona ur.Bir fırsatı kaçıran ve üzülen kimselere alaylı söylenir

İmanı başından getmag:Çok kızmak
İsot olmak:Çok kızmak
İş kırık dezge pozıg:İşler yolunda gitmiyor

 

Kef senin köy Eli Ağanın:Keyfin bilir
Kefimin kehyasisan:Senin bana karışmaya hiç hakkın yok

Leyla Olmak:Tam sarhoş olmak

Mal gibi adam:Salak
Makaraya sarmak:Bir kimseyle alay etmek

Mınetın dağ başına:Senden gelecek olan iyilik olmaz olsun,
Mide degıl cehdedır:Aşırı iştahlı kimseler için söylenir

Nehlet şeytana gelsın:Allah kahretsin

Ot gelmiş ot gidecag:Cahil kimseler için söylenir

Ökuzun trene baktıgi gibi bakmak:Bir şey anlamadan bakmak
Ölme eşegım yaz gelsin:Umutsuz,boşuboşuna bir bekleyişi anlatır

 

Ruh gibi:Soğuk,antipatik

Sen kah balıga get:Sende büyük şans var,daha büyük yerlerde şansını dene
Seni gören heci oli:(Sitemle)Hiç ortalıkta görünmüyorsun
Sözi koz anlamak:Söyleneni ters anlamak;kazı koz anlamak

Şafah atmah:Korkmak

Rırıgıni çıkarmak:Pestilini çıkarmak
Tırıgi getmiş vırıgi kalmiş:Ahı gitmiş vahı kalmış

Üyız olmak:Kuşkulanmak

Ver koltıgına sıç gorına:Yağ çekerek insanları kullan
Var mi ele beş kuruşa belaş çiköfte.Yağma yok

Ya atar ya baytar:Ya herrü ya merrü
Yampıri yampıri:Yanlamasına yürüme

Zula etmeg:Saklamak

 

Türk Dili Tarihinde Bir Dilbilimsel Temas Bölgesi Olarak Diyarbakır.
Süer Eker. Osmanlıdan Cumhuriyete Diyarbakır.Diyarbakır valiliği.Ank.2008.s.100

 

Anadolu ağızlan ile ilgili çalışmalar başlangıç, Anadolu ağızlarının sı­nıflandırılması ise deneme aşamasındadır. Özellikle Güneydoğu Anadolu'da konuşulan Türkçe değişkelerle ilgili uygun yöntemlerle toplanmış yeterli veri ve ayrıntılı bilimsel çalışma yok denecek kadar azdır. Bölgedeki değişkeler arasındaki ilişkiler kapsamlı biçimde ele alınmamıştır. Mevcut az sayıdaki çalışma, herhangi bir şehir ya da yöre ile sınırlıdır.
Anadolu ağızlarını fonetik ve morfolojik parametreler kullanarak sınıf­landıran Kral, bölge ve şehirlere göre 14 grup tespit etmiştir. Kral'm sınıf­landırmasında Diyarbakır, Bitlis, Muş, Erzurum, Kars, Urfa ve Van ile bir­likte Doğu grubu içinde yer alır. Kullanılan parametrelere göre bu grubun özellikleri şu şekildedir:

Parametre no

Standart Türkçeve fonetik çevre

Doğu grubu

1

k-   art ünlülerden önce

*k-

2

-k-, -k   art ünlülü çevre

-X-, -X

3

k-   ön ünlülerden önce

k-

4

g-   ön ünlülerden önce

g-

5

k- küçük

k-

6

-g-, -ğ

-Y-, -7

7

a-ı   ilk ve ikinci hece

a-u

8

ilk hecedeki löl ve /ü/nün artdamaksıllaşması

löl, lüJ

9

/aCu/   (C=b, m, v)

/aCı/

10

yukarı

Yukarı

11

*rj'nin gösterimi

N

12

1. kişi bildirme

-yEm

13

-Iyor'dan sonra 2. şahıs bildirme

-sEn

14

-yEcEk'ten sonra 2. şahıs bildirme

-sEn

15

1. çoğul kişi kopula (zaman belirleyici ile)

-yIk~-yIx -(I)k~-(I)x

16

1. çoğul kişi voluntatif

-yax

17

şimdiki zaman belirleyici

-i

18

-zarf-fiil -yken

-yken/-(i)ken, ~(ı)kan, ~ (i)han

  1. Türkdoğan, Orhan: "Doğu Anadolu'nun Sosyo-Kültürel Meseleleri". Türk Milli Bütünlüğü İçinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu Sempozyumu. Kayseri 1990, s. 134-135.
  2. bk. Boeschoten, Hendrik: "Aspects of Language Variation". Turkic Linguistics. Leiden - New York - Kobenhavn - Köln 1991, s. 154-156.

Diyarbakır ve yöresinde konuşulan değişkeler bu tabloda gösterilen ölçütlere büyük ölçüde uyar. Diyarbakır ağzı Karahan'ın tasnifinde Do­ğu grubu ağızlarının dört alt grubu içinde Ağrı, Van, Muş, Bitlis, Bingöl, Mardin (?), Hakkâri (?), Urfa (Birecik ve Halfeti hariç), Palu, Karako­can (Elazığ) ağızları ile birlikte 1. grubu oluşturur.29 Diyarbakır ve çevre­sindeki Türkçe değişkelerle ilgili mevcut çalışmalar genellikle amatör çabalardan öte gitmemektedir. Yöredeki Türkçe değişkelere ilişkin bazı yüksek lisans ve doktora tezleri ile TDK tarafından yayımlanmış iki çalışma vardır.
5. Diyarbakır ağzı ve Azerice özellikler
Bölgelerüstü özellikler taşıyan ölçünün belirlenmesi aslında politik bir karardır. Bir ana dilden gelişen değişkeler siyasal ve dilbilimsel açılardan sınıflandınldığında ortaya farklı tablolar çıkar. Uluslararası sınırlar ile dilin değişkelerinin sınırlan çoğu zaman uyuşmaz. Aynı siyasî sınırlar içindeki yerel yönetim birimlerinin sınırlan da değişke sınırlan değildir. Zaman, göç­ler, her türlü toplumsal, siyasal, ekonomik vb. gelişmeler sözlü değişkeleri değiştirir, harmanlar.
Türkiye Cumhuriyeti'nin Asya'daki topraklan Anadolu {Rum, Diyar-ı Rum, Küçük Asya vd.) olarak adlandınlmakla birlikte, tarihsel süreçte Ana­dolu'nun siyasî ve dilbilimsel sınırlan bugünkünden farklıdır. Bugünün coğ­rafî taksimatındaki Doğu ve Güneydoğu', siyasî, kültürel ve coğrafî bakımdan genellikle Anadolu ile yakın temasta, ama Diyar-ı Rum'un dışında, Mezopo­tamya ve/veya Azerbaycan ve Kafkaslarla yakın ilişkiler içinde olmuştur. Bölgenin en önemli merkezi Diyarbakır, en azından 1514'e kadar siyasal-coğrafya bakımından Osmanlı sınırlan, dolayısıyla Anadolu sınırlan dışında kabul edilmiş; Osmanlı Türkçesi, îç Anadolu ve Batı Anadolu ile Rumeli, Kıbns ve Adalar ile sınırlı kalmıştır.

  1. bk. Özçelik, Sadettin - Boz, Erdoğan: Diyarbakır İli Çüngüş ve Çermik Yöresi Ağzı. Ankara 2001; Erten, Münir: Diyarbakır Ağzı. Ankara 1994.
  2. Karahan, Leyla: Anadolu Ağızlarının Sınıflandırılması. Ankara 1996.
  3. Örneğin bk. Beysanoğlu, Şevket: Diyarbakır Ağzı. Ankara 1966.
  4. bk. Erten 1994; Özçelik 2001.
  5. 'Ölçünlü dil' kavramı ile ilgili olarak bk. Demir, N. - Yılmaz, E.: Türk Dili El Kitabı. Ankara 2002.
  6. Caferoğlu, Ahmet: Güney Doğu İllerimiz Ağızlarından Toplamalar. İstanbul 1945.

Azerî Türkçesi ve Osmanlı Türkçesi arasındaki temas ve birleşme noktalan bugünkü sınırlan ile Anadolu'dadır. Bu noktalar; bir çizgi değil, iç içe geçmiş halkalardan oluşan genişlik ve derinlik biçimindedir. Azerî Türkçesi; Kars'tan başlamak üzere, Samsun-İskenderun çizgisine hatta Orta Anadolu'nun içlerine kadar hissedilir. Bu etki doğudan batıya doğru zayıflar, doğuya doğru artar.34 Doğu ve Güneydoğu Anadolu; Türkiye Türkçesi ile Azerî Türkçesi arasında geçiş bölgesidir. Bölgedeki Türkçe yerel değişkeler, Eski Anadolu Türkçesinden ve Azerî Türkçesinden tevarüs eden dilbilimsel özellikleri paylaşır.
Azerî Türkçesinin 15.-16. yüzyıllarda İran'da devlet ve edebiyat dili ola­rak kullanılması, bu değişkeyi bölgede bir prestij dili hâline getirmiştir. İran edebiyatından yapılan çeviriler Azerî Türkçesini etkilemiş, Farsça tipi bağlaçlı cümleler ön plana çıkmaya başlamıştır. Batı Oğuzcasında ise sıfat-fiiller ve zarf-fıillerin kullanımı yoğunlaşmış;35 16. yüzyıldan itibaren Batı Oğuzcasının doğu ve batı kollan arasındaki aynmlar belirginleşmeye başlamıştır.
15. yüzyılın ikinci yansından itibaren prestij dilleri Farsça ve Arapçanın yoğun etkisi altında kalan Osmanlı yazı dilinin, sözlü değişkelerin gelişimine katkısı sınırlıdır. Bu nedenle Diyarbakır bölgesindeki değişkeler, doğrudan tarihsel sözlü değişkelerin devamı olarak kabul edilebilir. Dede Korkut Kita-bı'nda adı Hamid olarak geçen Diyarbakır,36 coğrafî bakımdan olduğu gibi dilin özellikleri bakımından da bugün İstanbul'dan ziyade Tebriz'e yakındır. Azerî ve Osmanlı alanlannın bir sentezi olan Akkoyunlu tipindeki Oğuzca değişkeler Diyarbakır'dan Urfa ve Kerkük'e, kuzeybatı İran'a ve Anadolu içle­rine doğru bir oluşturur. Bu gerçeği Ziya Gökalp "Lisanı tetkiklerim göster­di ki Diyarbakır 'in Türkçesi Bağdat 'tan ta Adana 'ya, Baku 'ya, Tebriz 'e kadar imtidad eden tabiî bir lisandan yani Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türklerine mahsus bulunan Azerî lehçesinden ibarettir" sözleriyle ifade eder.37
Bugün kent merkezi ile Çermik, Çüngüş vd. bölgelerde yoğun olarak konuşulan Türkçe değişkelerin Azerî Türkçesi ile paylaştığı birkaç ses ve biçim ve söz dizimi özelliği şu şekildedir:

  1. Ergin, Muharrem: Azeri Türkçesi. İstanbul 1981.
  2. bk. Johanson 2006 s. 22, 30.
  3. TA 1966 s. 378.
  4. Ziya Gökalp 1992 s. 123.
  5. Diyarbakır merkez ağzıyla ilgili olarak bk. Erten 1994.

 

-Am ve -sAn: Birinci ve ikinci tekil kişi ekleri geniş ünlü ile görülür; an­cak tekil birinci kişi zamiri Azerî Türkçesinin aksine, men değil, ben'dir.39
-max: Eylemlerin isim biçimlerini oluşturan -max (< -mak) ünlü uyumu dışında kalır: içmece 'içmek', mecc.de'demek' vb.; ancak bu biçimbirimin datif eki almış biçimi -maga'dvc: götürmaga 'götürmeye' vb.
y- > 0-\ Söz başındaki y-, dar ünlüler önünde düşebilir: GT yürek > ürek 'yürek', GTyigirmi > igirmi '20' vb.
-iniz > -iz: ikinci çokluk kişi eki büzülür: * geldiniz > geldiz 'geldiniz'vb.
mi: Soru ekinin bir değişken biçimi vardır. Ancak soru, genellikle tonla­mayla yapılır: yoxti 'yok mudur?', var? 'var mı?' vb.
-çi: İsimden isim yapan bu ek, ünlü uyumları dışında kalır: yabançi, yolçi, davulçi vb.
-(V)g(V)-: Söz içindeki ön damak -g-'si sızıcılaşmaz: yeğen, değirmen, düğün vb.
kibi: (ve kimi) ilgeci Anadolu alanındaki gibi ile Azerbaycan alanındaki kimi biçimlerinin her ikisinden izler taşır.
k-nin korunması: Belirli sözcüklerde söz başındaki ön damak ünsüzü k-'nin korunur: kölge 'gölge', kömleg/könleg 'gömlek' vb.
t-'nin korunması: Belirli sözcüklerde söz başındaki ön damak ünsüzü k-korunur: tök- 'dökmek', tik- 'dikmek' vb.
Belirli/belirsiz zaman karışması: Ölçünlü Türkçedeki belirli geçmiş za­man için belirsiz geçmiş zamanın kullanılması, tipik bir Azerî Türkçesi özelli­ğidir.
Dönüşlülük zamiri olarak öz (~ gendi) kullanılır.
Yukarıdaki örnekler ve Kral ve Karahan'ın tespitleri, Diyarbakır'daki Oğuzca değişkelerin Azerice tipolojiye kısmen uygunluğunu teyit eder. An­cak bölge 492 yıldır Azerice değişkelerle doğrudan temas içinde değildir. Diyarbakır'daki mevcut Türkçe değişkelerin, ölçünlü Türkçe'nin yanı sıra Azerice, Osmanlıca ve yerel değişkeler ile Arapça ve diğer azınlık dillerinin alt katman izlerini taşıdıkları öngörülebilir.
39   Birinci ve ikinci kişi adıllarının datif biçimlerinin bahan, sahan şekliyle yapılması ise Diyarba­kır'a ve yöreye özgüdür (krş. Kazakça mağan 'bana', sağan 'sana').

Bir Diyarbakır masalı

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde,
Develer tellal, pireler berber iken, zamanın birinde
bir bitle pire yaşarmiş, bitin adi naziki nazan, pirenin adi taziki tazan’miş.
Bu iki canciğer dost biribirlerinden ayrılamadıkları için mutli bi şekilde
ayni evde yaşilarmiş.
 İki dost evlerinin damında gezilerken taziki tazanın ayaği kaymiş düşmiş
ve ölmiş, işte o zaman olan olmiş. Naziki nazan üzüntüsünden saçıni başıni
yolmiş

Oni eyle perişan halda gören serçeyi cücük, ne oldi böyle sahan diye sorar
heç sorma taziki tazan damdan düşti öldi deyince, cerçeyi cücük bütün
tüylerini yoli uçi gidi.

Oni gören saksiyan tiktik, ey serçeyi cücük neye yolmişsan tüylerini beyle
derdin nedir diye sorar, o da heç sorma naziki nazan  dediki taziki tazan
damdan düşti öldi, bunu duyan saksiyan tiktik, hama pepiğinin bi tenesini
büki bi avaz üstüne kali, koyi gidi.

Sonra oni ekkoyi dimdik göri, bu ne haldır saksiyan tiktik diye sori, heç sorma ne olmiş, o da  merakla ne olmiş diye sori? diyiki serçeyi cücük,
naziki nazan, demişki taziki tazan damdan düşti öldi, oda hama gagasıni
iki taşın arasında sıkıştıri uçi gidi.

Havayi direk göri oni, ne olmiş sahan bele ekkoyi dimdik diye sori o da
heç sorma saksiyan tiktik, serçeyi cücük, naziki nazan demişki taziki
tazan damdan düşti öldi. O da hama boyli boyinca diregini yan yatıri.

Oni uzaktan gören ağaci sersegan, neye böyle yan yattın havayi direk,
diyi, o da diyiki heç sorma ekkoyi dimdik, saksiyan tiktik, serçeyi cücük,
naziki nazan demişki taziki tazan damdan düşti öldi. O da hama bütün
yapraklarıni döki dızlak ağaç kali.

Sonra oni yukardan havayi gürgür göri, ey ağaci sersegan ne oldi sahan bele hepi yaprakların dökmişsen, heç sorma ne olmiş diyi, havayi direk
ekkoyi dimdik, saksiyan tiktik, serçeyi cücük, naziki nazan demişki taziki
tazan damdan düşti öldi. O da hama dört bi tarafa rüzgarlarıni savuri tozi
dumana kati.

Hatune emcek bahiki toz duman olmiş her taraf, diyiki havayi gürgür
neye bele rüzgarların savurmişsan ne oldi, heç sorma diyi, ağaci seseğan,
havayi direk, ekkoyi dimdik, saksiyan tiktik, serçeyi cücük, naziki Nazan demişki, taziki tazan damdan düşti öldi. O da hama iki emceklerini kesi ati.

Sonra ağayi kavuk geli, bahiki hatuni emcek sızlani duri ne oldi sahan bele
diyi, heç sorma, havayi gürgür, ağaci serseğan, havayi direk, ekkoyi dimdik, saksiyan tiktik, serçeyi cücük, naziki nazan demişki taziki tazan damdan düşti öldi. O da bütün kavuklarıni fırlatıp ati, bidahada heç tahmi

Oni ele perişan gören bıyıği burma, kavuklarına ne oldi ağayi kavuk diyi
o da heç sorma, hatune emcek, havayi gürgür, ağaci serseğan, havayi direk,
ekkoyi dimdik, saksiyan tiktik, serçeyi cücük, naziki nazan demişki, taziki
tazan damdan düşti öldi. O da vah topraklar başımıza diyi saçıni sakalıni
bıyıhlarıni kesi, koyi gidi.

Oni fırınci göri, bu ne haldır bıyıği burma hani saçan sakalan ne oldi, diyi
o da heç sorma diyi, ağayi kavuk, hatune emcek, havayi gürgür,ağaci serseğan, havayi direk, ekkoyi dimdik, saksiyan tiktik, serçeyi cücük, naziki nazan demişki taziki tazan damdan düşti öldi. O da hama
fırının bütün küreklerini kıri ateşi söndüri gidi.

Sonunda olanlari işiten akli başında biri fırıncıya diyiki siz niye yaptız
bu kadar işi icadi, o da diyiki heç sorma, bıyıği burma, ağayi kavuk,
hatune emcek, havayi gürgür, ağaci sersegan, havayi direk, ekkoyi dimdik
saksiyan tiktik, serçeyi cücük, naziki nazan demişki, taziki tazan damdan
düşti öldi.
Adam peki bu naziki nazanla taziki tazan kimdir diye sormuş? Fırıncıda
naziki nazan bit, taziki tazan da piredir deyince.
Haaaa pireyi deve yapmak diye buna derler demiş ve gülüp geçmiş…

                      
(Kaynak :Diyarbakır yaşlılarından Ayşe Türk)

 

Diyarbakır manileri
KURBAN OLIM BU  BAŞA
BU  BAŞ GETMİŞ TIRAŞA
TIRAŞ DEMİŞ KEÇELDİR
ANASINA REÇELDİR

DEDELER VE  NİNELERİN TORUNLARINI  SEVERKEN SÖYLEDİKLERİ  BİR  MANİ

 

KURBAN OLIM BEN SAHAN
ÇAYDA ÇAPANLAR(YÜZENLER) SAHAN
BALIX TUTANLAR SAHAN
KAĞBİ KÖYÜN YARISİ
KITERBIL ' IN HEPISİ
KURBAN OLSUNLAR SAHAN

(Seyfettin demir. diyarbakir@yahoogroups.com)

Diyarbakırda tandır geleneği dinamik olarak devam etmektedir
Seyrantepe yokuşunda tandır imalatı dikkat çekicidir

 

Diyarbakırda orta halli halk da tandır kullanmaktadır
 

 

Dünya 1.si Diyarbakır Halk Oyunları
Dünya 1.si Diyarbakır Halk Oyunları

Dünya 1.si Diyarbakır Halk Oyunları

DİYARBAKIR HALK OYUNLARI

Folklor sözcüğü folk (=halk) ve lore (=bilim) kelimelerinden oluşup halk bilimi anlamına gelmektedir. Folklor uluslar arası kültürün yaratıcı bilimsel bir koludur. Tarih sürecinde bölgelere göre özelleşmiş bölgelerle özdeşleşmiş bu durumuyla kendisini bilimsel teknik ve ori jinal bir şekilde ortaya koymuştur. Folklorun temelini; toplumların ekonomik yaşam şartları oluşturur. Dolayısıyla ortaya çıkması gelişmesi halkların maddi ve manevi değerleriyle ilintilidir.
Folklor ile halk oyunları kavramları özdeşleştirilerek halk oyunları yerine folklor kavramı kullanıla gelmektedir. Oysa folklor genel bir kavram olup toplumların maddi ve manevi değerlerini barındırır. Ömeğin herhangi bir ülkenin toplumun veya yörenin yemekleri kıyafetleri gelenek görenekleri töreleri halk oyunları bayramları eğlenceleri vb.. gibi değerlerin tümü folkloru oluşturmaktadır. Halk oyunları folklorun bir parçası olup günlük yaşamdan kesitler kahramanlık birliktelik nefret aşk sevgi hayal umut gibi insan yaşamını etkileyen değerleri sergiler.
Zevkler ve dertler halaylarla türkülerle düğünlerle
müzikle sanatçılarla dile getir ilir. Her ne kadar halk oyunlarında zevk ve eğlence görülüyorsa da toplumların kanunu ilişkileri kültürü kimliği öncelikli olarak dile getirilir. Onun için denilebilir ki folklor (halk oyunları) insanların eğitiminde rol oynar.
Müzik eşliğinde oynanan oyunlar daki ahenk fark edildiği zaman insan yaşamını ve sevgisini canlı kılar. Bir yan dan insanı üzer dertlendirir bir yandan da neşelendirir. Her ritim ve oyun insanlann gönlünde ayrı değişiklikler yaratır. Böylece halk oyunlan insanları manevi yönden etkiler.
Halk oyunları insanlık tarihi kadar eskidir. Halklar tarihinde insanlar toplumlarını örgütlüklerini geri kalmışlığını halk oyunlarından ayırmamışlardır.
Halkımız bazen istemlerini beklentilerini halk oyunlarıyla dile getirmiştir. Her ne kadar yazılamamışsa da halkın yaşamında varlığını sürdürmüştür. Bazen de yurtseverlik savaş kavga aşk sevda gibi konular dile getirilmiştir. Halk oyunlarımız rengini kendi güzel coğrafyasından almıştır. Doğa ile bütünleşmiştir. Bu yüz den halk oyunlanmız çok zengindir. Bu yönüyle manevi bir güç olup yaşantımızın bir aynasıdır.
Halkımız folkloru ile özellikle halk oyunlan kendisini Ortadoğu halklarına tanıtmıştır. Öte yandan kültürümüz yaşamımızın temelini oluşturmuştur. Halk şarkı türkü ve oyunlarıyla kendini tanıtmıştır. Kültürel ilişkilerdeki zenginlik ulusal ilişkileri de geliştirerek zenginleştirmiştir.
Bölgemizde her yörenin kendine has oyunları vardır. Bu yöreler arasındaki kültürel ilişkilerin gelişmesine neden olmuştur. Her yörenin oyunları o yöredeki insanların yaşantılarını sergiler.
Ömeğin Hakkari'de oynanan ''Xelef'' oyunu kimi ağaların ve aşiret reislerinin kahramanlıklarını kiminin de zorbalıklarını dile getirir. Adıyaman'da oynanan ''Qimil'' oyununda ise toprağa bağlılık üretim ilişkileri kadın erkek ilişkileri (kolektivizm) dile getirilir.
Bölgemizde oynanan oyunlarda dikkati çeken başka bir nokta da ekip başıdır. Ekip başı figürleriyle müzikle olan ahengini gösterir. Böylece yaratıcılığını serbest bir şekilde ortaya koyarak oyunun güzelliğini ve estetik yönünü tamamlar.
Sonuç olarak özelde halk oyunlarımızı genelde kültürümüzü kendimizde yaşatmak için bilimsel bir tarzda araştırmalı tanımalı ve geliştirmeliyiz. Bunu yaparken de farklı kültürlere de saygı göstermeyi değer ver meyi ve onlarla ilişki geliştirmeyi göz ardı etmemeliyiz


GELENEKSEL HALK OYUNLARİ

Diyarbakır ve çevresinin geleneksel oyunları .çok çeşitli canlı ve renklidir. Yöreye özgü nitelikleri vardır. Bölgemizde devki ve el vuruşturma figürlü oyunlar yaygındır. Oyunların çoğu halay türündedir. Çepik lorke çaçan esmer gırani halayları en yaygınlarıdır. Halaylarda bir fasıl sırası bulunur. Ayrıca makamlara göre de sıra oluşturmaktadır.

KEŞEYO:
Bu oyunun sadece erkeklerce oynanması ve ilimize has olması en temel özelliğidir. Bu oyun delilo oynayan sarhoş bir Hıristiyan din adamının taklit edilişidir. Bu oyun delilo oyunun ayak vuruşlarının aynısı olup ağır bir tempoda oynanmak tadır. İleri giderken sağ ayakla başlanır el ele serçe parmak teması ile kollar baş seviyesinin üzerinde havaya kaldırılarak oynanır. Önce sağ sonra sol tekrar sağ ve son olarak sol ayak öne vurulup tekrar sol ayak geriye doğru çekilir. Ellerin durumu değişir. Eller yere doğru indirilir. Her adım atılışında öne doğru birleşik olarak çıkarılır. Ayak hareketleri öne gidişin aksine geriye doğru önce sol sonra sağ yine sol ve son olarak sağ ayak yere ve dize vurularak öne doğru adım atılır. Oyun böyle devam eder.

DELİLO:
Bu oyun üretimde birlik dayanışma 46 içinde harcanan emeğin karşılığının alınmasından doğan sevinci yansıtır. Davul zurna eşliğinde oynanır. Ezgisi 4/4'lüktür. Tempolu ve ritimlidir. Oyun süresince zur nadan değişik ezgiler çalınabilir. Serçe par maklardan tutuşulur. Kollar yere paraleldir. Oyun süresince içten dışa doğru yaylandırılır ya da sert biçimde sallandırılır. Oyuna sağ ayakla başlanır. Sağsol sağsol olmak şartı ile dört adım öne ve hafif sağa doğru atıİır. Son sol ayak vurulduktan sonra aynı ayak tekrar geri çekilir. Serçe parmakların tutulmasıyla dirsekler yarım açık yanındaki oyuncuyla dirsekler bitişik ve her oyuncunun dirseği de kendi vücuduna bitişik olarak yalnız kadın ve erkeklerce oynandığı gibi karışık olarak da oynanır. Oyunda yöre türkü ve manileri (Delilo Selimo Tırlıanne Ayvanda Yatan Oğlan vb. ) okunur.

HALAY:
Bu oyun en az üç kişi ile oynanır . oyunculara davul zurna eşlik eder. lzleyi ciye göre sahne uygulaması ve düzen yok tur. Oyun başı çekenin yönetiminde oynanır. Halay başı elindeki puşuyla düzeni ve ritmi sağlar. Halaylarda neşe ve canlılık egemendir. Ölçülü devinimlerle oynanır. Halay müziği çeşitlidir. Ritm canlıdır. Ezgisi 2/4'lüktür. Kadın ve erkekler birlikte oynuyorlarsa; sol kol sağ kol üzerine gelir içten parmaklar birbirine geçilir. Kollar ger gin arkada kalacak biçimde kenetlenir.
Bakışlar dik ve serttir. Oyuncular omuz omuza verdikten sonra halay başlar. Sadece kadınlar oynuyorsa; el tutuşları değişir. Kollar çapraz olarak yanındakinin belinin üst ve alt tarafına atılır. Arkadan bakıldığında çapraz olduğu görülür. Halay iki bölümde oynanır. Birincisi sallanmadır. Diz kırılarak dört uzun iki kısa diz devinimi yapılır. Bu devinime beden ve omuzların ritmik biçimde eşlik etmesi gerekir. Omuz titretme erkekler içindir kızlar düz oynar. Diyarbakır'da veya ilçelerinde kırsal alanda halay oyununu kadınerkek beraber oynadıkları gibi sade erkek ve sade kadın türünde de oynarlar. Yalnız kadın vuruşları
(öne çıkmak ) değişir. Bu kadınlara özgü olup kadınların fiziki yapılarına uygun olarak oluştuğu sanılmaktadır. Hafif öne eğilirler sağsol sağsol olarak iki ayaklarını kullanıp son ayak olan sol ayağı ön tarafa vurup geri çekerler. Kırsal alandaki erkek halayında ise kadınlarınkine benzer vuruşlar yapılmaktadır. Ancak ayaklar daha serbest ve daha ileri çıkarılarak yapılır. Merkez halayında ise vuruşlar küçük hafif öne eğilmiş olarak kırsal alandakinin aksine her iki ayak eşit olarak kullanılmaz. Sağ ayak üç defa sol ayak ise bir defa öne vurulup ileri gidilir. Vuruş noktasına geldiğinde ise ayak hareketleri aynı fakat sol ayak öne vurulup geri çekilir son vuruş vurulup geri gelinir. Geri gelişte önce sol sonra sağ ayak lar hafif havaya kaldırılıp başlama nok tasına gelinir ve tekrar yerinde oynanmaya başlanır. Geri gelirken beklenmeden tekrar ileri çıkılabilir.

ESMER:
Sevinin vurgulandığı bir halk oyunudur. Figürlerde incelik yumuşaklık vardır. Ezgisi 4/4'lüktür. Ara müziği her rani türkü bölümü esmerim olan iki müzik li bir oyundur. Erkekler ve kadınlar tarafından oynanır. Tutuşları halay oyunun daki gibi omuzlar kenetlenecek şekilde olmalıdır. Oynama şekline ise sağ ayakla başlanır. Şehir merkezinde üçüncü ayakta diz kırılarak doğrulur ve akabinde sol ayak öne çıkarılır. Kırsalda ise üçüncü ayaktan sonra diz kırılmadan vücut yukarıdan hafif öne eğilerek arkaya doğru hafif olarak çıkılarak oynanır. Bu oyunda öne çıkışlarda birincide düz öne çıkılır. Öne çıkışların geri gelişleri de vardır. Oyun genellikle duy güzel olduğu için türkü söylenerekte oynanır .

TEK AYAK:
Halay türündendir. Tek grup ya da karşılıklı iki grupla oynanır. Bu oyunda ayak Vuruşları halay müziğinden yarım ses aksaktır. Bu ileriye çıkış figürlerinde ve dik oyunda özellik olarak belirir. Müzik ezgisi 2/4'lüktür. Karşılıklı oynamada belir gin özellik atak devinimleridir. Bu oyunda ki tutuşlar da halay ve esmerde olduğu gibidir. Üç defa sağ ve sol ayaklar yerinde kaldırılıp indirilir. Sol ayakla birlikte vücut hafif öne çıkarılır ve eğilinir. Sol ayak öne Vurulup geri çekilir. Öne çıkma halayda olduğu gibidir. Geri gelişler de vardır. Davul Vuruşu halaydaki gibi seri olmayıp kesik kesik olur.

ÇiFT AYAK:
Bu oyunda da tutuşlar tek ayak oyununda olduğu gibidir. Sol ayaklarını iki kez vurup çekerek oynadıkları bir oyundur. Öne çıkma ve geri gelişler de vardır. Davulun vuruşu kesiktir. Öne çıkma halayda olduğu gibidir. Ancak sol ayak savurması iki defa olur. çapraz olması ve sağ ayağın hareketidrL Öne çıkmak beklemeden olduğu gibi geri gelişte vardır Davulun vuruşlan da ritme göredir.

ÇEPİK:
Adını el çırpmadan alır Savaş kavga ve çekişmeyi simgeler. Oyun gruplara ayrılarak ya da teke tek vuruşarak oynanır. Çepik üç bölümdüL Kabadayı hücum ve çarpışmadan oluşuL Yürüyüşler saldırı ve çağn biçimindedir. Oyunun en belirgin özelliği oynayışta eşitliğe önem verilmesidir. Erkek erkeğe k1z kıza karşı oynaL Ezgisi 214'lüktüL Sağ ayakla başlanır. Sağsolsağ adımlar atılır Sağ ayakta sekilir. Sol ayak sağın yanına yere vurulur ve sol atılarak sürdürülür. Sekme sonrası tüm vuruşlarda el çırpılır Karşı karşıya gelinip eller birbirine vurulur. Vuruşlar yapıldıktan sonra dönme oluL Oyunun seyri serbesttir.

PAPURE:
Oyun sağ ayakla başlar. Dairenin oluşumunu sağlamak için ileri doğru iki adım atılır. Sağ yere vurulup sol ayak sağa doğru savrularak çift düşülür. Bundan sonra oyunun Diki oynanır. Oyunun diki halay oyununun diki gibidir. Komut geldikten sonra sağ ayak yere vurulur sol ileri çıkanlır geri yerine gelirken sağ ayakla bir Ükte çift düşülerek oyunda üçüncü figür olan çapraz oynanır Oyunun çaprazı sağ solsağ yapılarak oyun devam eder. Oyunun tutuş şekli baş parmaklar açık önündeki oyuncunun omuz kemiklerini kavrayacak şekilde dairesel olarak oynanan oyundur.

MERYEMO:
Oyun sağ ayakla başlar sağ ayak ileri yana doğru atılarak sağsol sağsol

ÇAÇAN:
Tutuşlar halay esmer tekayak çiftayakta olduğu gibidir. Halaya çok benzer. Farklılık ise çıkışlardan sonraki figürlerin

SEYİRLİK HALK OYUNLARI :
Diyarbakır yöresinin yaşam biçimlerinden kaynaklanan köy seyirlik oyunları vardır. Bunlardan bazılan; Teşiberi Gur u Pez Şur u Mertal vb. dır.

TEŞİBERİ:
Müziksiz ya da müzik eşliğinde oynanabilir. Oyunun temeli öykünmeye dayanır. Oyunculann mimikleri önem taşır. Öykündükleri eylemlerle özdeşleşirler. TeşiBeri oyununun konulan çok çeşitlidir. Bunlar günlük işlerden yaşayıştan kay naklanır. Oyun adını yün eğirme eyleminden almıştır. Teşi yün eğirmeye yarayan bir araçtır. Beri köy kadınları ve kızlarının süt sağmak için toplandıklan yerdir. Köy kızları buraya hayvan sağmak için gelirken eğirecekleri yünleri de getirirler. Kızların beriye gelişi köy delikanlılannın beklediği bir olaydır. Buluşmaya olanak sağlar. Kızlardan sonra köy delikanlıları da alana toplanır. Hayvanların sağılması bitince oyunlar oynanır. Oyunda delikanlılar kızların yaptıklarına öykünürler. Gösteri müziksiz ya da davul zuma eşliğinde olur. Bu oyun günlük yaşamın çeşitli eylemlerine öykünerek de oynanabilir.

GUR U PEZ:
Yörenin kırsal kesiminin günlük yaşamından kaynaklanan bir oyundur. Köylerde hayvanlar nöbetleşe ya da tek bir çoban tutularak otlatılır. Akşam da otlakta kalınır. Oyunda yaylada toplanan sürüye kurdun saldırması anlatılır. Bu saldırıda çobanın sürüyü özveriyle savunması ve saldırıyı savuşturması sergilenir. Oyunda; bir çoban bir köpek bir kurt koyunlar vardır. Koyunlar halka olur. Bağdaş kurup sağ elle sol ayağın baş parmağını ve sol elle sağ ayağın baş parmağını (ayaktan çapraz) tutarlar. Çoban koyunların çevresinde koşarak elini her birinin başına koyar. Bu arada köpekte çobanın ve koyunların etrafında gezinip sürünün dağılmasını engeller. Çoban bir çeşit yoklama yaparken yöreye özgü ağızla tekerlemeler söyler. Koyunlar söz aralarında rüzgara öykünerek sesler çıkarır. Çoban tekerlemesi bitince başını bir koyunun sırtına dayar ve uyur. Köpek ise sürünün etrafında dolandıktan sonra uyumaya başlar. Onu ve çobanı gözetlemekte olan kurt yavaşça sürüye sokulur. Birden saldırarak koyunlardan birini kapıp kaçırır. Koyun bağırarak yardım İster. Çoban uyanır ardından koşar ama kurtaramaz. Ancak kurt başka bir koyun kaçıramadan öldürülür. Koyunlar ölen kurdun çevresinde kızgınlıklarını anlatır biçimde dönerler. Çobanla kurt arsındaki kovalamacanın nereye kadar olacağını oyuncular belirler. Bu sınır bir çizgi bir tepelik bir ağaç arkası masa veya sandalye gibi nesneler olabilir.

Kaynakça:

Diyarbakır Folklorundan KesitlerA.Bilal ALTUNBOĞA Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları No: 11Nesil Matbaacılık İstanbul 1999

 


Yolunuz Diyarbakır'a düşerse, ciğer yemeden dönmeyinYolunuz Diyarbakır'a düşerse, ciğer yemeden dönmeyin

Diyarbakır'daki Dağkapı Ciğercisi kendini kentin düşkünlerine, delilerine, yoksullarına adayan bir gönül adamının, Hüseyin Usta'nın 54 yıllık yaşamının hikâyesi de aynı zamanda.

02 Ekim 2008

 

 

MEŞHUR CİĞERCİ HÜSEYİN USTA
Diyarbakır'daki Dağkapı Ciğercisi kendini kentin düşkünlerine, delilerine, yoksullarına adayan bir gönül adamının, Hüseyin Usta'nın 54 yıllık yaşamının hikâyesi de aynı zamanda.


Yolunuz Diyarbakır'a düştü ve aklınızda o ünlü ciğer kebabının tadına bakmak var. O zaman yolunuzu Dağkapı'ya düşürmek için acele edin. Dağkapı Burcu'nu geçtikten sonra karşınıza çıkacak daracık sokaktaki dört katlı bazalt binada, Diyarbakır'ın en iyi ciğer kebabı ve 20 yıllık ciğerci ustası Hüseyin Usta ile karşılaşacaksınız. Hüseyin Ziyadanoğlu (54) yıllarca sokağın başındaki seyyar arabasında ciğer sattıktan sonra, yaptığı birikimi bir mekâna dönüştürmüş bir girişimci. Ona göre bu başarının sırrı sadece "mazlum bereketi". Kendi mekânında ocakçılık da yapan Hüseyin Usta için gün 08.30'da başlıyor. Ciğeri, eti, sebzeyi, yoğurdu Diyarbakır'ın en güzel yerlerini dolaşarak, bizzat kendisi satın alıyor.

kullan



BİR EYLÜL GÜNÜ...
Dağkapı Ciğercisi'nin Sezen Aksu'dan, İzzet Yıldızhan'a kadar geniş bir yelpazeyi oluşturan müşteri portföyünün en gözde müşterileri ise ustanın deyimiyle şehrin "egri bügrüleri". Diyarbakır'ın delileri, cümle horlanmışları kendirle örülü küçük çam kürsülere bu güvenle otururlar o yüzden. Her birinin hikâyesini bilir Hüseyin Usta. Kimin giysiye ihtiyacı var, kimin hamama gidip yıkanması gerekir, kimin karnı aç hepsini aklında tutar, unutmaz. Hüseyin Ziyadanoğlu'nun bütün Diyarbakır'da "yardımsever" kimliği ile tanınmasına neden olan bir yaşam biçimini tercih etmesi, ile tanınmaktadır.
Diyarbakır küçelerinin delileri, esrarkeşleri, eski kumarbazlarının bir abisi vardır artık. Bir yandan şehrin "düşkünleri"ne yardım ederken de, bir yandan kendince suçu önlemek için bireysel girişimlerde bulunmaya başlar. Nerede bir işsiz-güçsüz varsa hepsini yanında işe alır. Tezgâhı büyütüp, belli bir müşteri kitlesine ulaşınca, onların dertlerini de kendine dert eder. Hastalananları hastaneye, okumak isteyenleri okumaya göndermek de artık onun boynunun borcudur. Zamanında Nikitin'in Ekonomi Politik'ini hatmetmiş Hüseyin heval, suça eğilimli birçok insanı çalışma yaşamına kazandıran Hüseyin Usta'ya böyle dönüşür. Artık kocaman bir ailenin reisi gibidir, muhtemelen evlenmek de o yüzden aklına gelmez.
www.diyarinsesi.org

Bölgede anonim bir yiyecek olan çiğköfte konusunda Diyarbakır’da hamle var
PATENTLİ ÇİĞKÖFTE


12.10.2008
Devlet Patent Ensitüsü, Türkiye'de ilk kez çiğ köfte yoğrulma ve koruma gözeneği imal eden 25 yıllık çiğ köfte ustası Ömer Lütfü Selvicik'e patent verdi.
Avrupa standartlarında çiğ köfte ürettiklerini ifade eden Selvicik, "Yoğrulan çiğ köfte 4 derecelik hava ısından sonra bakteri üretmeye başlıyor. Sağlık açısından çok sakıncalı olan bu durumlu ortadan kaldırmak için Türkiye'de ilk kez soğutmalı çiğ köfte yoğrulma ve koruma düzeneği geliştirdim" diye konuştu.
Selvicik "Çiğ köfte yöreye has bir üründür. Bunun için lezzetin yanısıra sağlık boyutununda büyük önem veriyoruz. Kullandığımız malzemenin tümü birinci sınıf kıyma, bulgul, yeşil sebze ve baharatlardan oluşuyor. Yoğrulan çiğ köfte 4 derecelik hava ısından sonra bakteri üretmeye başlıyor. Sağlık açısından çok sakıncalı olan bu durumlu ortadan kaldırmak için Türkiye'de ilk kez soğutmalı çiğ köfte yoğrulma ve koruma düzeneği değiştirdik. Bu makinamız sürekli çiğ köfteyi soğuk tutarak bakteri üretmesini
engellediği gibi üzeri camla örtülü olduğu için sürekli hijyen kalıyor. Makinamız Devlet Patent Enstitüsü tarafından 'Faydalı Model'adı altında patent verdi müşterilerimize sağlıklı çiğ köfte sunmaktan mutluyum" şeklinde konuştu.
Türkiye'de çiğ köftenin sağlık boyutu ile uzun araştırmalar yapan Diyarbakır Dicle Üniversitesi Veteriner Fakültesi Dekan Yardımcısı ve Besin/Gıda Hijyeni ve Teknolojisi Bölümü Başkanı Doç.Dr. Aydın Vural, "Soğutmalı çiğ köfte yoğrulma ve koruma düzeneği sistemin sağlık açısından yararlı olduğunu söyledi. Yaptıkları saha ve laboratuvar araştırmasında, besleyici değeri son derece yüksek olan çiğ köftenin hijyen açısında büyük riskler taşıdığı tespit ettiklerini ifade eden Vural, "Çiğ köftedu kullanılan
malzeme ve yoğurulduktan sonra iyi muhafaza edilirse son derece faydalı bir gıda, ancak bunu yapan kişiler işin sağlık boyutuna dikkat etmiyor" diye yakındı.

Diyarbakırlılar nazar’a çok önem verir
 

 

Ekmek Mutlaka Olacak, Sofraya Evvela Ekmek Konacak

"Yoh oğlım, evde ekmeg heç eksig olmamali" derdi. Ve nitekim "Ekmek Ekmek Ekmek" öyküsünü doğumunu beklerken yazdığım küçük oğlum Şant, belki dedesinden kalma bir alışkanlıkla eve her gelişinde mutlaka ekmek getirir.
BİA Haber Merkezi - İstanbul
Mıgırdiç MARGOSYAN
Türkiyeli Ermeni yazar Mıgırdiç Margosyan, Yemek ve Kültür dergisinin sonbahar 2008 sayısında kendi hayat yolculuğunu yemek üzerinden anlatıyor. 1938'de Diyarbakır'da doğan, üniversite eğitimi için İstanbul'a gelen 1952-53, Diyarbakır. Margosyan sağ alttaMargosyan'ın Pelin Özer'e verdiği röportajdan "ekmek"le ilgili kısmı aktarıyoruz.
Oğlum doğacağı zaman, -1976- annesini aldım Zeynep Kamil'e götürdüm. Yine Kadıköy'de bugün oturduğumuz evdeydik. Hemşireler bana "Beklemeyin, siz gidin" dediler, ben de kalktım geldim eve. Saat sabahın beşi.
Oturdum bir hikâye yazdım. Hikâyenin adı Ermenice "Hatz, Hatz, Hatz", yani "Ekmek, Ekmek, Ekmek". O hikâyemi o gece yazdım. Bu benim için çok anlamlı. Oğlumun doğumunu bekliyorum, evdeyim, bir şeyler yapmam lazım, çünkü uyuyamam. İki saat sonra tekrar kalkıp hastaneye gideceğim. Oturdum, elime kâğıdı kalemi aldım, o zamanlar bilgisayar falan da yok, ana dilimde bu öyküyü yazdım. O günlerde hikâyelerimi Ermenice yazardım. Tesadüfe bakın, oğlum doğduktan seneler sonra, ekmeğe bir meraklı çıktı, neredeyse başka hiçbir şey yemiyor.
O hikâyede geçmişte ekmekle neler yaptığımızı anlatmıştım. Biz ekmeği otururuz peynirle yeriz, sucukla yeriz, pastırmayla, soğanla yeriz, hiçbir şey bulamazsak oturur ekmeği ekmekle yeriz demiştim. Bütün bunların yanında büyük anam hiçbir şey olmasa küflenmiş ekmeklerin bir kısmını tavuklarımıza atar, onlar o ekmeği yerlerken, biraz da kendisi alır küflenmiş ekmekten, gelir sokak kapısının eşiğinde oturur, kurumuş ekmeği ıslatır, o dişsiz haliyle onu yemeye çalışırdı.
"Ekmek, Ekmek, Ekmek" hikâyesi böyle bir vesileyle yazılmıştır. Diyarbakır'da ve o yörede fakirliğin getirdiği bir alışkanlıkla çok ekmek yenir, gerçektenorada kimse gel yemek yiyelim demez, ekmek yiyelim derler, genelde ekmektir esas. Onun da yanında ne bulursanız, artık o fazladan bir lütuftur. Ekmek olmadan sofraya oturulmaz, ekmek olmadan duyamazsınız. Bizde şimdi maalesef, ya da maalesef demeyelim belki de bugün artık öyle yaşanıyor, çeşitli nedenlerden dolayı ekmek yenmez, çoğu zaman sofraya bile getirilmez oldu.
Ama Anadolu'da böyle değildir, ekmek mutlaka olacak, sofraya evvela ekmek konacak, onun yanına yemek gelecek. Oturayım da şunu yazayım diye tasarlamam ben. Hiç aklımdan geçmedi o an ekmekle ilgili bir şey yazayım diye. Demek ki ekmek doğum kadar önemliymiş şuur altımda.
Babam, belki Diyarbakır'dan getirdiği alışkanlıkla ekmeğe çok düşkündü. Çünkü evimizde, sadece bizim evimizde değil Gâvur Mahallesi'ndeki bütün evlerde, -tabii aynı şekilde Müslüman, Musevi, Süryani, Keldani evlerinde de- ekmekler fırınlardan pek alınmazdı. Pahalıydı bir, ikincisi elinizin altında daima ekmek olması lazımdı. Onun için evde hamur yoğurulur, alır firma götürürsünüz, o görev de hep bana verilirdi, nefret ederdim çocukken.
Ekmek pişer, getirirsiniz. O pişen ekmek ailenizi birkaç gün idare eder; kaç kişiyseniz artık, ki genelde kalabalık olur. O evlerde devamlı ekmek tüketilir, ekmekler de ekmek kazanı içerisinde durur. İki üç günde bir ekmek bitirilir, tekrar yoğurulur. Evde böyle bir ekmek bereketi vardır. Belki bunun alışkanlığıyla babam İstanbul'a geldikten sonra da evde ekmek var mı yok mu hiç hesaplamadan kendince her defasında muhakkak eve bir iki tane ekmekle gelirdi.
Ekmek kurumuştur, bayatlamıştır, önemli değil, "Yoh oğlım, evde ekmeg heç eksig olmamali" derdi. Ve nitekim "Ekmek Ekmek Ekmek" öyküsünü doğumunu beklerken yazdığım küçük oğlum Şant, Türkçedeki adıyla Yıldırım, belki dedesinden kalma bir alışkanlıkla eve her gelişinde mutlaka ekmek getirir.
Bir de şöyle bir şey vardır; kar yağdı mı, ekmek karaborsaya düşecek diye herkes kuyruğa girer de, bir tane ekmek alacağına beş tane alır ya, o başka tabii. On beş, yirmi sene evvel İstanbul'da feci kar yağmış, millet fırının önünde kuyruğa girmiş, sırası gelen üç tane, beş tane ekmek alıyor.
O zaman da hanımla ikimiz yalnızız, henüz çocuklar doğmamış. Ben de normalde eve bir ekmek alırım, epeyce kuyrukta bekledikten sonra, sıra bana geldiğinde, "Yarım ekmek" dedim. Fırıncı şöyle bir durup yüzüme baktı, orada bir sürü insan ekmek almak için bekliyor, ben de bir ekmek alıp gidebilirim.
Aslında ben hinoğluhince özellikle bunu yaptım. Orada beş tane ekmek alanlar duysun diye özellikle yüksek sesle yarım ekmek istedim. Fırıncı dedi ki, "Abi bu kalabalıkta bir de ekmek mi keseceğiz!", "Yok" dedim, "bana lazım olan yarım ekmek, lütfen kesin".(MM/EÜ)
* Yemek ve Kültür dergisi üç aylık olarak Çiya Yayınlarından çıkıyor. Daha fazla bilgi için: Yemek ve Kültür

Başım üstüne
Bir haber gönder, çok uzaklardan
Sıcaklığın güç versin, can dostuna.
Issız gece ve kör karanlıklardan
Gelsin selamların, başım üstüne.

Hasreti anlatan, satırlarında.
Gözyaşın ıslatmış mektuplarını
Buğulu bakışın, anılarımda.
Kalsın görüntüsü, başım üstüne.

Bahçemde, goncası açılan gülün
Dikeni, dalıyla kucaklaşırken.
Bir ömür beraber, gidilen yolun
Bilsin kıymetini, başım üstüne.

Dilek tut, falında papatyaların
Sevmiyor çıksa da, tersini düşün
Mevsimsiz menekşe, begonyaların
Koksun bahar gibi, başım üstüne.

Ne çok sevdiğimi bilmeyeceksen
Anılar anlamsız, hayalin bensiz.
Çerçeveden çıkar, gelmeyeceksen
Solsun resimlerim, başım üstüne.

Bırakıp, gidenin tutmam yasını
Sadece içimi bir hüzün kaplar.
Kasvet kokan, ayrılık şarkısını
Çalsın kemancılar, başım üstüne.

Gezindim bakarak, boş sokaklara
Sen yoksun, umut yok, yaşamak için
Ölüm çare ise, ayrılıklara
Dinsin acılarım, başım üstüne.

Yiten mutluluğa, hep yanıyorsan
Acıyla kahrolup, kıvranıyorsan
Sende benim gibi, düşünüyorsan
Bitsin bu ayrılık, başım üstüne.
Ver elini, başım gözüm üstüne.




KASIM-2008
Ecz.Abdulkadir Nur GÖRDÜK

Lahmacun güneydoğunun kadim geleneği

 

Diyarbakırda halk uğur olayına önem vermektedir

 

Çocuk oyunları

İp atlama

 

 

 

 



Bisiklet revaçtadır

Top erkek çocuklarının en önemli oyunu
 

 


Bilya

 

 

 

 

 

 

Ağır misafirlere bir ikram

 

 

 

Diyarbakır'ın ünlü kadayıfçısı Sıtkı usta
DİYARBAKIR (İHA) - Diyarbakır'ın meşhur kadayıfçısı Sıtkı ustanın yaptığı kadayıf, Türkiye'nin vazgeçilmez tatlıları arasında yer alırken, neredeyse tüm Diyarbakır kadayıfını Sıtkı ustadan sipariş veriyor.
20 Ocak 2009

 

DİYARBAKIR (İHA) - Diyarbakır'ın meşhur kadayıfçısı Sıtkı ustanın yaptığı kadayıf, Türkiye'nin vazgeçilmez tatlıları arasında yer alırken, neredeyse tüm Diyarbakır kadayıfını Sıtkı ustadan sipariş veriyor. Diyarbakır'ın en eski ve meşhur kadayıfçılarından Sıtkı ustanın kadayıfı Diyarbakır'da yok satıyor. Aslen Bingöllü olan Sıtkı usta 1968'den bu yana, Diyarbakır'da kadayıfçılık yapıyor. Kadayıfı, 40 senedir titizlikle Diyarbakır'a mal eden kadayıfçı Sıtkı usta yaptığı kadayıflarla Diyarbakırlıların takdirini topluyor. Türkiye'nin Batı illerinden ve Avrupa'nın birçok merkezinden sipariş alan Sıtkı usta, birçok işçiyi çalıştırarak gençleri meslek sahibi yapıyor. Müşterilerinin damak tadına verdiği önemi tüm üretim aşamalarına yansıtarak bugünlere gelen Sıtkı Altunbay, "Kadayıf yaparken, ilk önce titizliğe dikkat edilmelidir. Malzemeden kaçınılmamalıdır. İşin sırrı parmaklarda ve malzemenin bolluğundadır. Mesleği babamdan öğrendim. En iyi şekilde yapmaya devam ediyoruz. Kadayıfta malzeme ne kadar kaliteli ise kadayıf da o kadar kaliteli olur. Kadayıfı saran usta en iyi şekilde kadayıfını yaparsa istediği malı ortaya serer" dedi
Bir düğün alayı
(Gençler düğün arabasının önünü keserek bahşiş ister)
 


Gelenek göreneklerimiz içinde her Perşembe ve Cuma günü hanımların çoğunluğunu teşkil eden hemşerilerimizin Sahabe Süleyman ve 27 şehit sahabeyi ziyarete gittikleri dau ettiklerini biliyoruz

 

 


Çelik çomak oynayan çocuklar

 

 


Gelenek göreneklerimizin içinde şark tipi oturma  da vardır
 

 

 


Nazardan çok korkan bir vatandaşımız

 

Ev gezmelerinin en önemli ikramları içerisinde çiğköfte yer alır
 

 

 

Diyarbakır misafirperverdir.Komşu iller Diyarbakırda kendi illeri içindeymiş gibi yaşıyor
 


Diyarbakıra askerliğe çok tatlı bakılıyor

 


Gelenek görenekler içinde sünnet olayındaki kirvelik çok önemlidir.Kirve adeta akraba statüsüne geçmektedir
 


Diyarbakır’da aile temelleri çok sağlam
 

 

 


Bir Diyarbakır evinde yaşam
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Aile içi sağlamlığı gösteren bir örnek

 

 


ERGANİNİN GELENEK GÖRENEK ve ADETLERİ
KIZ İSTEME
Ergani ve çevresinde evlenme, kızlarda 16-17, erkeklerde 20 yaşlarında başlar. Buna göre evlenme çağına gelmiş oğlanlar için, aileleri bir kız beğenir. Daha sonra konuyu oğlana açarlar. Eğer oğlan kabul ederse görücü usulüyle evlilik işlemlerine başlanmış olur. Önce oğlan tarafı yaşlı bir kadın aracılığıyla kızlarına talip olduklarını gizlice kızın annesine iletir.
Kız tarafı olur derse, şehirde çeyiz listelerini hazırlayıp erkek tarafına bildirir. Erkek tarafı listeyi ağır bulursa bazı değişiklikler yaparak geri gönderir. Genelde kız tarafı pazarlık payını düşünerek ilkin gereğinden fazla şey isterler. Oğlan tarafı da listede indirimler ister. Lis-teler üzerinde anlaşma sağlanırsa, erkekler kız istemeye giderler.
Köylerde liste usulü yoktur. Başlığın miktarı önceden tahmin edilir (Bazen kadınlar gizliden çıtlatırlar) Şayet anlaşma sağlanmazsa, kız tarafı bazı mazeretler uydurarak, karşı tarafı kırmadan nazikçe bildirir. Bu durum kötü karşılanmaz. Eğer kıza amcası oğlu talip ise, başkası gelip o kızı isteyemez. İsteseler dahi amcası oğlu taliplileri geri ettire-bilir. Bazen oğlan kendi bulup sevdiği kızın ismini annesine çıtlatır. Eğer kabul görmezse evlenme isteğini ailesine kabul ettirmek için çeşitli huysuzluklar yapar. Örneğin: çalışmaz, anne-babaya karşı gelir, yemeği beğenmez, küçükleri döver vb. şekilde direterek ailesini kabul etmesini sağlar.
Günümüzde görücü usulüyle evlilik azaldı. Şehirde daha çok kız ile erkek önce görüşüp şartlarını konuştuktan sonra evlenmeye karar veriyorlar.
Kız istemeye, oğlanın ailesi, o çevrede sözü geçen birini yanına alarak, kalabalık giderler. Oğlan tarafı kız istemeye giderken, yanlarında tatlı götürürler. İş tatlıya bağlandıktan sonra yenmesi için. Sözü genellikle, oğlan tarafıyla birlikte gelen davetli kişi açar. "Allah'ın emriyle, Peygamberin kavliyle akrabalık için çullarına oturduk-larını ..." söyleyerek söze başlarlar. Son olarak da "... Biz peynir, siz bıçak; ne derseniz, ne keserseniz, kabulümüzdür" diyerek hiçbir şeyi almaktan çekinmeyeceklerini bildirirler. Kız tarafı “Allah kader etmişse bizim ne diyeceğimiz olabilir” diyerek olumlu cevap bildirirler. Daha sonra başlık ve çeyiz isteklerini söylemeye başlarlar. Öncelikle başlık istenir. (Hemen şunu belirteyim ki, günümüzde başlık parası adetten-dir. Karşı tarafı zora sokmak için kullanılmaz. Eskiden yüklü başlık parası istenirdi. Kızın değeri alınan başlığın çokluğu ile ölçülürdü.“Bey kızı çingene başlığı ile verilmez” derlerdi.) Kızın amcası ve dayısı için halat (xılat) istenirdi. Son yıllarda bazı aileler başlık parası yerine ağabeyi için veya annesinin süt hakkı olarak küçük bir halat istiyorlar. Bunun yanında kız için altın, ağır elbiseler, bir top patiska, bir top etamin, çeyiz olarak almaları gereken ev eşyalarını vb. şeyler istenir. Anlaşma sağlandığı zaman, cemaattaki yaşlı kişi veya imam tarafından fatiha okunur. Oğlan tarafından yaşı küçük olan biri, kız babasının elini öper. Her iki taraf birbirlerini tebrik ederler. Evliliğin hayırlı ve mutlu olması için temennilerde bulunurlar.
Çevrede istenen kız, (sözü kesilen kız) yarı nikah edilmiş sayılır.

-
BERDEL
Köylerde başlık parası veremeyecek durumda olan ailelerin baş vurdukları eski bir gelenektir. Oğlanlar, bacılarını takas ederek berdel yaptıkları gibi, bazen babalar kızlarını kendilerine ikinci eş almak için de berdel yaparlardı.
Berdel geleneğinde, aile büyüklerinin sözü geçerlidir. Evlenecek çiftlerin tercih hakları yoktur. Karar aileler arasında alınır; gençlerin arzuları dikkate alınmaz. Daha çok amca çocukları arasında berdel yapılır. Her iki aile de aynı şekilde masraf yaparlar. Berdel’de düğünler aynı günde yapılır. Gelin alayları yolda karşılaştıklarında gelin atlarını değiştirirler. Berdel edilen kızlardan biri küser veya boşanırsa, diğeri de hemen babasının evine döner.
Esma Ocak “Berdel” adlı kitabında bu geleneğin hikayesini anlatmaktadır.


KIZ KAÇIRMA
Ergani ve yöresinde kız kaçırma olayları az görülür. Gençler birbirini sever, fakat aileleri evlenmelerine rıza göstermezlerse kaçırma akla gelir. Kaçırma olayı iki türlüdür: Eğer oğlan kızı zorlayarak götürmüşse buna kaçırma (Revandi) denir. Kız zorlayıp oğlan yarı istekli götürmüşse buna kaçma (Duketın) denir. Bu durumdaki kızlara iyi gözle bakılmaz. Böyle vakalarda baba kızı evlatlıktan ret eder, ölünceye kadar konuşmaz.
Kaçırma sırasında, oğlan kızın küçük parmağını iki kat yapıp sıkarak götürür. Kız kaçıran, ya bir ağaya ya da nüfuzlu birisine sığınır. Artık kaçırılan kız sığındığı evin namusu sayılır. Her ne pahasına olursa olsun çifti korumak ve kollamak zorundadır. Hatta başlık parasını verip barışmasını sağlamak ona düşer. Her zaman kaçırılan kızın başlığı fazla olur. Eskiden ağalar başlık miktarını belirler bunun yarısını da kız babasına vermez kendine ayırırdı.
Kız kaçırmalar yüzünde eskiden çok aile kavgaları olurdu. Bu konuda söylenmiş nice halk türküleri vardır.
Şayet taraflar uzlaşmaz, iş mahkemeye intikal ederse, kız zorla götürülmüşse dahi, oğlan tarafını tutar. Çünkü kaçırılmış kız, baba evine dönemeyeceğini çok iyi bilir.
Birde evli kadın kaçırma olayları vardır ki, Ergani yöresinde ender görülür. Böyle durumlarda mutlaka kaçan ve kaçıran öldürülür. Çünkü karısı kaçırılan aile öldürmezse halk arasında gezecek yüzleri olmaz.

EŞARP KAÇIRMA
Köy yerlerinde eskiden var olan bir adetti. Artık bu adete uyan kalmamıştır. Oğlan gözüne kestirdiği kızı babası istemez; kendisi de kaçırmaya gözü kesmez, veya kaçırmaya yeltenir de başarılı ola-mazsa, eşarbını (Şalpa) kaçırırdı.
Bu eski geleneğe göre bir kızın ha kendisini kaçırmışsın, ha eşarbını. Eşarbı kaçırılan kızın adı lekelenmiş sayılırdı. Oğlan babası onu istemek mecburiyetinde kalırdı. Büyükler, hatırlı kişiler araya girerek başlık parası kesilir, kız istenirdi.


NİŞAN- ŞİRANİ (Şerbet İçme)
Nişana giderken büyükçe bir sini hazırlanır. Sininin üstüne bir paket kahve, birkaç paket sigara, kibrit oğlanın fotoğrafı vs. konur, çiçeklerden bir taç yapılır. Taç sırmalı simli tellerle süslenir. Üzerine kız için alınan altınlar asılır. Bu tepsi, tanıdıklardan birinin başına konarak götürülür.
Davetliler kız evine giderken yolda maniler söylenir, “tıliiliiiiii” diye zılgıt çekilir, bazen durarak oyunlar oynanır. Söylenen manilerden bazıları şunlardır:
Kar yağar kar üstüne
Koydım duvak üstüne
Niye ben kör olmuşam
Yar sevem yar üstüne
***
Bugün pazar günidür
Derdim azar günidir
Küçeleri süpürün
Yarim gezer günidir
***
Karşıda karaçiler
Oturmuş fal açiler
Dediler yarin gelmiş
Hani ya yalançilar
***
Bu gece uymamışam
Uykuma doymamışam
Kirpik seni keserem
Yar gelmiş duymamışam
***
Dam üstınde bıtırağ
Minder atın oturağ
Oturmahtan ne çıkar
Gelin olah kurtulağ
***
Nohudu kaynatırlar
Odaya yaylatırlar
O teresin kızını
Def çalıp oynatırlar
***
Bahçede iğde midir
Dalları yerde midir
Her geleni seversen
Sendeki mide midir
***
Ova yolu pıtırağ
Gel burada oturağ
Sen al beni, ben seni
El dilinden kurtulağ
-

Düğün alayının gelişini gören kız evinde de büyük bir telaş başlar, komşular, eş-dost toplanır. Nişan eğlencesi bir süre devam eder. Nişan elbisesi giymiş gelin kız ortaya getirilir. Güveyi tarafının getirdiği altınlar ve nişan yüzüğü geline takılır. Gelin kız kaynanasının, görümcesinin, eltisinin ve davetlilerin elini öper. Bunlar da getirdikleri hediyeleri geline takarlar. Bu sırada bir kadın tarafında takılan hediyeler yüksek sesle ilan edilir. Şerbet dağıtılır, böylece nişan töreni biter, davetliler dağılır.

Ailenin hali vakti yerindeyse nişanda davul veya saz çaldırır nişan düğünü yapılır. Ertesi sabah, kız tarafından oğlana ipek bir bohça içerisinde nişan yüzüğü, lavanta, bir çift çorap, mendil, iç çamaşırı, bir kutu şeker vb. ile bir sürahi nişan şerbeti yoksul birisine verip gön-derilir. Bunların yoksul birisiyle gönderilmesinin sebebi ise, oğlan tarafının ona yardımda bulunması içindir. Böylece nişan işi bitmiş olur.

Hazırlıklarını tamamlaması için belli bir süre nişanlı kalınır. Kız ve oğlan düğüne kadar birbirlerini görmezler. Eğer oğlanın yolu kız evinin kapısının önünden geçiyorsa oğlan nişandan sonra yolunu değiştirmek zorundadır. Uzun süre nişanlı kalmak hoş karşılanmaz. “Su gölde kalırsa kokar” özdeyişi en çok bu durumlarda kullanılır.

Yörede güveyi düğününe katılır, kız ile oğlanın nişan yüzükleri törenle takılırsa ASRİ NİŞAN denir.

DÜĞÜN (Davet)

Her iki taraf da çeyizlerini tamamladıktan sonra birbirlerine haber verip, düğün gününü tespit ederler.

Köylerde düğüne başlarken, kırmızı bir eşarp (temezi) direğe bağlanır, bir baş soğan da bu direğin başına geçirilerek oğlan evininin damına dikilir. Düğün, oğlan evinde ya çarşamba günü öğle başlayıp, perşembe günü ikindi vaktine kadar sürer; ya da cumartesi günü öğle vakti başlar, pazar günü ikindiye kadar devam eder. Yani zifaf gecesi ya cuma akşamına, ya da pazartesi akşamına denk getirilir. Ergani'deki düğünlerde çalınan çalgılar; genellikle davul-zurnadır. Bazen klarnet darbuka ya da cihaz eşliğinde saz çalındığı da olur. En çok oynanan oyunlar, Lorke ile Delilo oyunlarıdır. Halay çekilirken oynayanların ağzına para konur. Bir iki turdan sonra paralar, çalgıcı tarafından toplanır. Halayda, kadınlar ile erkeklerin beraber oynadıkları olur. Genelde akraba olan kadın ile erkek kol kola girer. Çoğu zaman kadınlarla erkekler karşılıklı fakat ayrı ayrı gruplarda oynarlar. Kadınlı erkekli 15-20 kişinin beraber oynadığı geniş halka şeklinde halaylar çekilir.



Bir gün önceden güveyi tarafı, aldığı çeyiz eşyalarını çalgı eşliğinde kız evine götürür. Kız evinde oğlan tarafından gelen çeyizleri bir tarafa, kendi çeyizini bir tarafa iplere sererek sergilenir. Bu olaya "Çeyiz Serme" denir. Kıza alınan altınlar oğlan tarafının gönderdiği yatakların üzerinde sergilenir. Çeyiz üç gün serili kalır. Tabi bu arada bütün akraba, konu-komşu, eş-dost çeyizi görmeye gelir. Çeyiz gör-meye gelen herkes bir hediye getirir.

Son gün oğlan tarafı ile kız tarafı oturup çeyiz sayılıp yazılır. Kız ile oğlanın çeyizleri ayrı ayrı listelenir. Çeyiz toplanarak çalgı eşliğinde eller üstünde oğlan evine götürülür. Çeyizle birlikte, kızın yengesi ya da teyzesi de oğlan evine gider. Oğlan evinde, kıza ayrılmış bir oda çeyizle süslenir.

KINA GECESİ
Akşam davetliler kız evine gider. Böylece kına gecesi başlamış olur. Erkekler odada sohbet ederken, kadınlar içerde eğlenirler.

Genç kızlar elerinde tabakların içinde kına ve üzerinde yanan mumlarla birlikte gelir. Tılili çekerek lambalar söndürülür. Gelinin etrafında dönerek, gelini ağlatmak için çeşitli maniler söylenir. Bu sırada okunan manilerden bazı-ları şunlardır:


Kınayı getir aney
Parmağın batır aney
Bu gece misafirem
Koynında yatır aney

***
Geline bak geline
Kına yakmış eline
Yazık olmış geline
Düşmüş sarhoş eline

***
Bir sen süle bir de ben
Şeker ezem dilde ben
Sen otur gölge yerde
Ko yanayım günde ben




KINA TÜRKÜSÜ

Haydi gideh toyuna
Kurban olam boyuna
Kına yakam eline
Helhele bak hele
Gelin ağlar vış kele
Güveği güler bak hele
Kızlar kalksın oynasın
Düğün evi el ele
Eğlene ah eğlene

Kına koydum siniye
Haber verin bibiye
Gelin giyinmiş diye
Helhele bak hele
Gelin ağlar vış kele
Güveği güler bak hele
Kızlar kalksın oynasın
Düğün evi el ele
Eğlene ah eğlene

Altın koydum eline
Kına kodum üstüne
Duvak çektim yüzünü
Helhele bak hele
Gelin ağlar vış kele
Güveği güler bak hele
Kızlar kalksın oynasın
Düğün evi el ele
Eğlene ah eğlene

Ayrıca kız ve oğlan tarafı manilerle birbirlerine taşlamalarda bulunurlar.
Yörede kaynana kına gecesine gider, fakat gelin getirmeğe gitmez. İnanışa göre “Düğüne giden kaynana ölür.” Oğlan tarafından başı bütün (dul veya ikinci kez evlenmemiş) bir kadın gelinin eline kına yakmak ister, fakat gelin elini açmaz. "Avuç Altını" adı verilen hediye verilmeyinceye kadar gelin direnir. Davetli bayanlara kağıtlara sarılmış kına dağıtılır. Çıkarılan sininin üstüne davetliler tarafından para ve hediyeler atılır. Böylece kına gecesi de tamamlanmış olur. Gelinin sev-diği arkadaşı o gece yanında yatar. Oğlan kınası arkadaşları tarafında evinde yakılır.



GELİN ÇIKARMA

Düğün günü sabah namazı vaktinde kalkılır. Oğlan tarafı, misafirleri için büyük kazanlarda "tırşık" adı verilen güveç yemeğini hazırlar. O gün öğleye kadar düğün devam eder.
Davetliler, gelini almaya gitmeden önce “Damat Tıraşı“ yapılır. Berber, düğün yerine koyduğu bir sandalyenin üstünde güveyi tıraş eder. Arkadaşları etrafında oynayarak peştemale para takarlar. Berber usulen yaptığı sakal tıraşından sonra paraları alır.
Gelin evi yakın ise yaya olarak, eğlene eğlene yola çıkılır. Uzak ise vasıtalarla önde süslenmiş gelin arabası olmak üzere gidilir. Eskiden atlar koşturularak ,davullar çalınarak, şarkılar söylenerek gidilirdi.
Sabahleyin kız evine akşamdan giden daveli(berbi)ler, gelini hazırlarlar. Kızın küçük erkek kardeşi kapıyı tutarsa, bu kapıyı açmak için para istediğini gösterir. Buna ”Kapı Arkası” denir. İsteği yerine getirilince kapıyı açar. Eskiden köylerde baş bağlama parası, sandık açma parası, süpürge hakkı gibi adetler vardı. Bu sırada gelin annesi, babası ve diğer aile fertleriyle vedalaşır. Ağabeyi bir sarı liranın bağlı bulunduğu bir kırmızı kurdeleyi gelinliğin üstünden beline bağlar. Gelin ile annesi çoğu zaman ağlaşırlar.
Gelinin bir koluna görümcesi, bir koluna da eltisi girerek, zılgıtlarla baba evinden çıkarır. Bu sırada gelinin yüzüne allık atılır. Gelin evinden çivi, bardak, kaşık gizlice alınır. Bardak evden çıkarıl¬dıktan sonra yere vurup kırılır. Uğur sayılır. Çivi, oğlanın enine götürülüp duvara çakılır. Böylece gelinin yeni evine sıkıca bağlanacağı varsayılır. Tahta kaşık, gelin oğlan evine girerken ayağının atında kırdırılır.
Daha sonra gelin ve damada arkadaş olmak üzere, evli bir çift sağdıçlık yapar. Sağdıç yoksa kız tarafından bir bayan gelin kızın bakireliğine şahitlik etmek üzere beraber gider.
Gelin, baba evinden çıkarılırken, oğlan tarafını üzmüşlerse manilerle kızın ailesine bazı taşlamalarda bulunulur. Düğün halayı yolda zılgıt çekip maniler söyleyerek damadın evine gelir. Bu sırada gelinin yolu sık sık kesilir. Hediye alınmadan açılmaz. Çocuklara zarf içine konulmuş bir miktar para verilir. Yetişkinlere büyük hediyeler verilir. Eskiden köylerde gençler toplanarak “Ezeplık” denen bekarlık parası alırlardı. Bu hediye çoğu zaman bir koyun, keçi yada eşdeğer para olurdu. Bu adet de artık kalkmıştır.
Evin önünde gelini, güveyi karşılar. Kol kola girip kapıya gelirken kaynana tarafından içine para şeker ve çeşitli yemişler konan testi damdan atılarak gelinin ayakları önünde kırılır. Gelinin başına serpilen yemişleri çocuklar zevkle toplarlar. Bazıları evin önünde gelini için kurban kesip alnına kanını sürer. Bu sırada gelin eve gitmeye nazlanır; kayınbabası ona düğün alayı huzurunda (inek arazi, ev gibi bir mal) bağışlar. Gelin içeri alınıp, hazırlanan odaya oturtulur. Güveyi tarafının bayan davetlileri, gelini görüp tebrik ederler.




Hazırlanan tırşık yemeği geniş bir yerde iki sıra halinde serilerek misafirlere ziyafet çekilir. Bu arada aşçılar kazanın kapağını “Kazan Ağzı” hediyesini almadan açmazlar. Yemek yendikten sonra düğün sona ermiş olur. Davetliler, hayır ve mutluluk dileyerek dağılırlar. Bu sırada gelinin baba evinden getirdiği çeyizler "mendil, çorap, havlu ve gömlek gibi hediyeler" davetlilere dağıtılır.
Akşam olmadan imam çağırılıp, çiftin dini nikahları kıyılır.
Eskiden köylerde, damat akşam muradına erdikten sonra, bunu dama çıkıp tüfek patlatarak ilan ederdi. Zifaftan sonra gelinin kanlı bezi yaşlı kadınlara gösterilirdi. Gelin uzun süre kayınbabası ve kayınları ile konuşmazdı. “Gelinlik Ederdi” Bir süre sonra geline bir hediye alarak konuşmasını sağlarlardı. Gelin, kayınbabasına APO (amca), kayın anasına da AMOJ (yenge) diye hitap ederdi. Gelinin kocasını ismi ile çağırması ayıp sayılırdı. Damat da karısını ismiyle çağırmazdı. Bazıları yaşlanıncaya kadar artık birbirinin ismi yerine, (Çocukların Babası Çocukların Anası, Ero, Ere. vb) uyduruk isimlerle seslenmeye devam ederlerdi.
Düğünden bir hafta sonra, gelin baba evini ziyaret etmesine “Zéti" denir. Köylerde düğünden bir hafta sonra “ Kılor” denilen özel bir ekmek ya da çörek yaparak, anne kızını ziyarete gider, onu davet ederdi. Gelin, baba evinde bir hafta kadar kalırdı. Gelini götürmeye damat gelirdi. Bu kayınbaba evine ilk gelişi olduğu için izzet ikram ağırlanırdı. Baba kızını ve damadını uğurlarken, onlara koç, toklu veya daha başka bir ağır hediye verirdi.


DOĞUM ADETLERİ.
Eskiden, özellikle köylülük yerlerde doğumu; "Pirık, Da Pir" denilen yaşlı, bilen köy ebeleri yaptırırdı. Ebe eve gelince gerekli hazırlıklarını yapar, bu arada kötü ruhlar girmesin diye damın bacasına bir kucak diken koydurturdu. Bir de damdaki loğu dikletirdi. Böylece komşuları bu evde doğum olduğunu anlarlardı. Evde hiçbir erkeğin kalmasına izin verilmezdi, ancak doğum bittikten sonra babaya ve büyüklere müjde götürülürdü. Bebek oğlan ise, hediye ağır olurdu. Kız ise, müjde için pek acele edilmezdi.
Doğum yapan kadın yatağının etrafına, her iki ucu yastığın altına gelecek şekilde bir kıl urgan(verıs) serilirdi. Yastığının kenarına bir dehre, bıçak veya başka demirden bir alet bırakılırdı. Kadın yedi gün süreyle her nereye giderse bu demiri yanında taşırdı. Doğum yapan kadın, birinci gün kesinlikle yalnız bırakılmazdı. Kadının boynuna küçük bir “hameli” denen, küçük boy Kur'an asılır, saçına da bir çuvaldız takılırdı. Tarladan getirdikleri temiz toprak önce kalbura vurulur, sonra kavrulurdu. Hülük denen bu toprağın bir kısmını annenin yatağının altına, bir kısmını da bebeğin kundağının altına serilirdi. Bir hafta boyunca geceleri evin ışıkları söndürülmezdi. Anne yemek yerken yanındaki çuvaldızı yemeğin içine kor, sonra tekrar saçına takardı. Yeni doğum yapan kadının ilk yemeği pekmezli yumurta kızartmasıydı. Kadın her eşikten geçişte mutlaka "Bismillah" diyerek geçerdi.
-



Kullanılmamış bir jiletle bebeğin göbeği kesilirdi. Bebeği yıkarken son dökülen suyuna tuz karıştırılırdı. Bebek bacaklarından tutulup, baş aşağı sallandıktan sonra dualar okunarak kundağa sarılırdı. Kundağının ipine, pasta büyüklüğünde yedi tane delikli küçük ekmek, küçük bir bıçak, bir hameli bağlanırdı. Üç ezan okunmayıncaya kadar annesi bebeğe meme vermezdi.
Doğumdan sonraki 7. günün gecesine “Heftek” denirdi. O gece aile bireyleri komşular ve akrabalarla birlikte nohut kavurur, şerbet yapıp içer, masal-hikaye anlatarak sabaha kadar nöbet tutulurdu. Çünkü nöbet tutmazlarsa, pirebotık, ve kötü cinlerin bebeklerini çarpacağına veya loğusa kadını dışarı çağırıp zarar vereceğine, "tevh" denilen kötü ruhların çarpacağına inanılırdı. Bunlar yapılmazsa bizden iyiler (cinleri kızdırmamak için söylenir.) gelir çocuğu değiştirir, yada annesinin ciğerini sökerdi. Morararak ölen her bebeğin ölüm sebebi “Heftek Çarpması” olduğuna inanılırdı. Bu tehlike 40 günlük “çelini” denen dönem süresince vardı ve bunun için tedbir alınırdı.
Ergani’de Hacı Sermet Subaşı ailesinde Nevse Nalı dedikleri kalınca bir mühür vardır. Doğum yapan kadınlar bu mührün basılı olduğu bir kağıdı başucuna koyarlar. Bu kağıt 40 gün asılı kalır. Böylece kadın Al-Karası ve kötü cinlerin şerrinden korunmuş olurdu.
Loğusalı kadın ve bebeğin doğumundan itibaren geçen 40 günlük zamana, kırklı “Çelini” denirdi. Bu dönem kadın ve bebek için kritik sayılırdı. Bir çelini kadının, başka bir çelini kadınla karşılaş¬maması gerekirdi. Şayet karşılaşırlarsa iğnelerini veya tokalarını değiştirirlerdi. Karşılaşmada ilk konuşan kadının bundan sonra çocuğunun olmayacağına inanılırdı. Hatta gurk olan tavuklardan bile uzak duru-lurdu. Kadının boynuna asılan bir kıl ipe, her gün bir düğüm vurarak günleri sayılırdı. Kırkıncı günün sonunda Çelini Suyu hazırlanırdı. Suyun içine 40 taş atıp, suyu kalburdan geçirerek bebek ve annesine banyo yaptırılırdı.
Çocuğu yaşamayan aileler yedi yaşına kadar kendi paraları aldıkları ile elbise alıp giydiremezlerdi. Yedi parçalı yamalı elbiseler giydirilirdi. Ya da dost ve akrabaları çocuğa elbise alırdı. Yedi yaşına kadar oğlan çocuklarının saçını kızlar gibi uzatırlardı. Yedi yaşını bitirince saçı törenle kesilirdi. Kesilen saç bir kefede, para bir kefede tartılırdı. Saçın ağırlığı kadar para çocuklara dağıtılır, saç da kuytu bir duvar deliğinde saklanırdı. Saç orta yerde kalırsa, birileri bassa çocukta baş ağrısı yapacağına inanılırdı. Tabi bu eski gelenek ve inanışlar, artık önemsenmiyor.

Nevse Nalı (Loğusa Möhürü)



HEDİK (DANUG) DÖKME ADETİ
Danug, nohut ve buğday haşlamasına denir. Bunun içine ceviz içi ve kuru üzüm (mevuj) karıştırılır. Bebeğin dişi ilk görüldüğünde hedik yapılıp dağıtılır. Böylece çocuğun dişinin kolay çıkacağına, zahmet çekmeyeceğine inanılır. Ergani ve çevresinde hedik çok önemsenir. Şöyle bir inanış yaygındır. Dişi çıkan bebek dermiş ki "Eğer annem ile babam diş çıkarmanın ne kadar zor olduğunu bilselerdi, hedik yapmak için evde odun bulmazlarsa beşiğimi bozarlardı, o da olamazsa, babam “mısas ”ını; annem “teşi ”sini kırar onunla pişirirlerdi." Bununla danug pişirilmesinin ertelenmemesi gerektiği anlatılır.
Geleneğe göre bebeğin dişini ilk kim görürse ona bir gömlek (köynek) alır.
Tören şöyle yapılır: Odanın ortasına bir sofra bezi serilir. Çocuk bezin ortasına oturtulur. Yedi tane genç kız başına hedik döker. Çocuğun önüne tarak, makas, kalem altın, boncuk, Kur’an-ı Kerim, ayna vb. eşyalar konur. Çocuk bunlardan hangisine önce elini atarsa büyü-yünce o mesleği seçeceğine inanılır. Örneğin makası seçerse terzi, boncuğu alırsa tüccar, Kur’an-ı Kerimi alırsa imam, altını alırsa zengin olacağına inanılır. Pişirilen “danug” hedik, önce dişi güzel birisine yedirilir sonra konu komşuya dağıtılır. Dağıtılan danug tasları boş dön-mez, ona çocuk için çeşitli yiyecek şeyler konarak iade edilir. Bazen evde aile arasında veya komşularla birlikte küçük bir eğlence de düzenlendiği olur.

KOSTEK KOPARMA ADETİ.
Bebek büyüyüp ilk adımını attığında, daha rahat yürümesi için kosteği koparılır. Bunun için mahallenin çocukları çağırılır. Bunların içinde, atik iki kişi seçilir. İyi olan koşucu, diğeri kovalayan olarak görevlendirilir. Bebek yere oturtulur, eteğine ceviz, “mevuj” denilen kuru üzüm, kesme, pestil, şeker vb. yiyecekler konur. İnce bir iple ayak baş parmakları birbirine bağlanır. Seçilen koşucu ipi koparıp kaçar, diğeri kovalayarak, evin etrafını dolanırlar. Bu arada kaçan çocuğun yakalanmaması, herhangi bir sebeple sendelenip, yere düşmemesi gerekir. Eğer bu çocuklar düşerse bebek de büyüdüğünde sık sık düşe-ceğine inanılır.
Kovalamacadan sonra toplanan çocuklara bebeğin eteğindeki yiyecekler paylaştırılır, topluca yenir. Böylece kostek koparılmış olur. Çocuklar da yeni bir oyun arkadaşı edinmiş olurlar.

SÜNNET VE KİRVELİK GELENEĞİ
Çevremizde Hz Muhammed'in sünnetine, kirvelik geleneği de eklenerek daha çok önemsenmiştir. Toplumda sevgi ve saygı bağını güçlendirmede kirvelik geleneği büyük bir işlev görmektedir. Arala-rında herhangi bir kan bağı olmayan aileler kirve olurlar. Kirve olarak, daha çok ağa ve aşiret reisleri, zengin veya nüfuslu etkin kimseler tercih edilir. Son yıllarda mülki amirler, jandarma komutanları ile kirve olma isteği artmıştır. Aşiret reisleri kendi aşiretindeki insanlarla kirvelik yapmazlar. Kirve seçilirken mezhep ve etnik farklılıklar göz önünde bulundurulmaz. Bölgedeki Yezidi, Hıristiyan ve Yahudilerle rahatlıkla kirve olunur. Bunun için olsa gerek eskiden bütün Ermenilere “Kirve” diye hitap edilirdi. Kirvelik yoluyla aileler, aralarındaki sevgi, saygı ve dostluk bağı daha da güçlendirirler. Kirveler "Kanımız eteğine akmış-tır” diyerek biri birleri için ne kadar değerli olduklarını anlatırlar. Kirvelik birçok durumda akrabalıktan önde gelir. Öyle ki kirve aileler birbirlerine kız alıp vermezler. Kirve olan ailelerin tüm bireyleri birbirine "kirve (kiriv)” diye hitap ederler. Bu sözde büyük bir samimiyet, sevgi ve haz duyarlar. Eskiden kirvelik geleneği çok önemsenirdi. Kirveler birbiri için karşılıklı büyük fedakarlıklarda bulunurlardı. Zamanımızda bu güzel geleneğin toplumdaki etkisi zayıflamıştır.
Ergani ve köylerinde çocuğunu sünnet edecek aile, kendilerine kirve olarak uygun gördüğü kişiye teklif götürülür. Genelde bu teklif kabul edilir. Kirve sünnet düğününe gelirken düğün yemeği için bir hediye ile gelir. (Bir küçükbaş hayvan veya bir torba un şeker gibi) Genelde ailenin erkek çocukları hep birlikte sünnet ettirilir. Eskiden değişik yerlerden kirveler çağırılırdı. Davul- zurnalı güzel bir düğün yapılır, eğlenilirdi. Kirveler birkaç gün misafir edilirdi. Dengbejler dinlenir, sohbetler edilir, izzet-ikram ağırlanırlardı. Sünnetlerde mevlit de okutulurdu.
Çocuk sünnet ettirilirken kirvesinin kucağına oturtulur. Bu sırada ilahiler okunur tekbirler getirilir. Çocuklara "Bak bak tavanda ne var! " diyerek dikkatleri dağıtılır. “ Bir şey yapmayacak. bılona boncuk takacak” diyerek avutulur. Sünnetten sonra ağlayan çocuğun ağzına şeker- lokum konur. Sünnet edilen çocuk sayısı tek olmalıdır. Şayet ço-cuk sayısı çift olursa ya bir akraba çocuğu daha sünnet ettirilerek tek hale getirilir, yada yerine bir erkek kuzu kurban edilerek sayı tek edilir. Kirve eve dönerken çocuğun yastığının dibine para bırakır.
Aradan 1-2 hafta geçtikten sonra tekrar küçük kirvesinin ziyaretine gelir; ona elbise oyuncak vb. şeyler getirir. Bu ziyarete müte-akip çocuğun ailesi de hediyeler alarak kirvelerinin evine ziyarete gider. Daha sonra da bu karşılıklı ziyaretlere devam edilerek kirvelik bağı güçlendirilir.

ÖLÜM-TAZİYE ZİYARETLERİ
Ölüm olaylarında yakın çevrenin hepsi, ailenin üzüntüsünü paylaşmaktadır. Sala sesini veya ölüm haberini duyan çevre sakinleri ölü evine gelir. Aralarında işbirliği yaparak mezar kazma ve ölü yıkama işlerini yaparlar. Ölü ailesine hiçbir iş yaptırılmaz. Mümkün olan en kısa zamanda ölü defin edilmeğe çalışılır. Gerekli dini vecibeler yerine getirilerek ölü cemaatle evden alınıp omuzlarda taşınarak mezara götü-rülür. Herkes bu sevaba nail olmak için çaba harcar. Ölü gömülüp telkin verildikten sonra, cemaat topluca fatiha okuyarak mezardan ayrılır. Bu sırada ölmüş adamın bir yakını mezarın başında bekler. Çünkü şöyle bir inanış vardır; (Ölen kişi öldüğünün farkında değildir. Cemaat mezardan ayrılırken o da hareketlenir, kalkmağa çalışır başı musallat taşına değer. O zaman anlar. "Ha ölen benmişim" dermiş.) Bu durumda fazla kork-masın diye bir süre mezarın başında beklenir. Mezardan ayrılan cemaat topluca ölü evine gelir. Burada da fatiha okunduktan sonra başsağlığı dilenir. Artık ölü evinde yas başlamıştır. Taziye genellikle bir hafta sürer.




Ölünün maddi durumuna göre ya da vasiyetine göre, fakirlere "İskat" parası dağıtılır. Büyükbaş bir hayvan kesilerek kazanlarda yemek pişirilir. Misafirlere ve komşulara dağıtılan bu yemeğe “Bergorn” denir. Bazen de kavurtulmuş un ve şekerden yapılmış “Helaviya Mıriya” denilen ölü helvası dağıtılır.
Yasa gelenler önce fatiha okur, sonra başsağlığı dilerler. Taziyede fazla oturulmaz. Kalkarken yine fatiha okunur. Allah’tan sabırlar dileyerek ayrılır. Yas süresince gelen misafirlere ölü evinin akrabaları tarafından hizmet edilir. Gelenlere çay ya da kahve ikram edilir. Bir tepsinin üstüne açılmış çeşitli sigaralar sunulur. Dışarıdan gelenlere veya yemek saatine tesadüf edenlere yemek verilir. Yas süresince ölü evinde yemek pişirilmez. Konu-komşu ve akrabalar tarafında hazırlanan yemekler yenir. Dışarıdan gelenler koyun-keçi gibi küçükbaş hayvanlarla, veya bir torba un, bir torba şeker, bir teneke yağ gibi gıda maddelerini getirirler.
Taziyede erkekler ve kadınlar ayrı yerlerde toplanır. Kadınlar tarafında ölü için ağıtlar yakılır. Ölünün yakını kadınlar kara bağlarlar. Ölünün annesi ve karısı uzun süre ya kara bağlar ya da boncuksuz tülbent örter. Karayı kaldırmak için, aileye çok yakın bir dostun hanımı oyalı bir tülbent hediye ederek; örtmesini sağlar. Böylece kara bağlama biter.
Ölü için 40 gün süreyle Kur'an okunur; buna "Ğıtım" denen hatım indirilir. Kırkından sonra mevlit verilir, helva dağıtılır; buna “Kırkını çıkarmak” denir. Ölüm olayından sonra gelen bayram, o ailenin kara bayramıdır. O bayram günü de ölü için ev ziyaretine gidilir. Her perşembe günü akşamı ölüler için yemek çıkarılır. Yoksul ailelere yemek götürülür. Buna “Nane Şeva İni ye” denir.

YENİ YIL KUTLAMALARI (SERSAL)
Ergani'nin köylerinde yeni yıl törenleri 13 ocakta yapılırdı. Çünkü doğa olaylarını yorumlamada Rumi Takvim esas alınırdı. Eskiden sersal şenlikleri bir hafta kadar sürerdi.
Birkaç gün önceden küçük çocuklar dam başlarına çıkıp torbalarını bacalardan sarkıtarak “sersal” diyerek yeni yıl hediyesi isterlerdi. Ev hanımları torbalarına, pestil, kesme, ceviz, vb. yiyecekler koyarak onları sevindirilirlerdi.
Gençler, buk û kose yapıp, gece evleri dolaşırlardı. Bu gösteri için, içlerinden henüz sakalı çıkmamış bir delikanlıya kadın elbiseleri giydirip süsler ve yüzünü örterek, “Buk” yaparlardı, adı Fatık olurdu.
Bir gence de, yünden sakal ve bıyık yapılırdı, başına uzun bir “koloz” denilen külah takılırdı, karnına bez doldurulup, göbeği şişirilirdi; eline bir “gopal” denilen yaşlı değneği verilip; yüzünü isle boyayarak, "Kose" yapılırdı.
Başka bir gence değişik kıyafet giydirilir, göğsüne bir tabak yerleştirir, başına bir sarık sarılır, yüzünü sac isi ile boyanır, eline uzun bir çubuk (rewt) verilir, "Zeğem" olurdu.






Bir arkadaşları kaval çalar “Bılurvan”, biri de eldefi ya da leğen çalar, ”Erbaneci” olurdu. Bunlar da tanınmamak için yüzünü boyar, elbiseleri değiştirilir, başlarına puşu sararlardı. Öyle ki kendi evlerine gittiklerinde bile tanınmazlardı. Böylece sersal kafilesi oluşurdu.
Sersala gece vakti çıkılırdı. Ayaklar yere vurularak evlere yanaşılırdı. Kapıdan girerken aşağıda belirtilen maniye benzer maniler söylerlerdi.
“ Sere sale bıne sale,” Yılı n başı, yılın sonu
“Xwedé kurki, bıde vé malé,”Allah bu eve bir oğlan versin
“Ka geşta vé malé”Hani bu evin hediyesi
ya da
“Seré salé, bıné salé,” Yılın başı, yılın sonu
“Pir bu qurbana kalé.”Nine dedeye kurban oldu
“Kané geşta vé malé”Hane bu evin hediyesi

Söze Zeğem başlardı: "Vallah adamımız, bu gördüğün güzel Fatık'ı kaçırmış. Ailesi arkamızda, bizi kovalıyor. Biz senin ocağına sığındık, Fatık'ın başlığını ver ki barışalım.”
Ev reisi: "Bu iş kolay, siz hemen düğününe başlayın" derdi.
Bundan sonra, çalgıcılar çalar, buk ile kose oynarlardı. Evin gençleri gelinin etrafından dolanır ona el atmaya çalışırlardı. Zeğem sopasını sallayarak, Fatık'ı yabancı erkeklerden korurdu. Bir süre oynadıktan sonra kose bayılır, yere yıkılır; Fatık üstüne kapanıp ağlardı.
Zeğem bu sefer de "Bak senin yüzünden bir yiğidimiz öldü!. Çabuk kan parasını çıkar!" derdi.
Ev sahibi çaresiz bahşişlerini verirdi. Para olmazsa pestil kesme ceviz gibi yiyecek şeyler de kabul edilirdi. Ne kadar cimri olursa olsun ev reisinden bir şey koparılırdı. Tüm çabalara rağmen kendilerine bir şey vermeyen evlerin avlularından çıkarken, kümesten bir tavuk çalınırdı.
Böylece bir evden diğerine, bir köyden diğerine dolaşarak sersalı gönüllerince kutlarlardı.
Ne yazık ki bu otantik eğlenceli gelenek günümüz gençliğine aktarılamadı.

BAYRAM KUTLAMALARI
Eskiden Ergani'nin köylerinde, bayrama iki gün kala çamaşırlar yıkanır, evin genel temizliği yapılır. Bu güne “Rova çeka” yani çamaşır günü denir. Arafe günü, ekşili ekmeğin üstüne yumurta pekmez un karışımı tatlı bir bulamaç sürülerek, özel bir ekmek olan “Kılor” yapılır. Bu güne de “Rova kılora” yani ekmek günü denir.
Aileler halalarını, bacılarını, evli kız çocuklarını bayram için davet ederler. Buna (Ban zeriya kırın) denir.
Bayram günü geceden kalkan kadınlar, etli yemek, hoşaf ve pilav hazırlarlar. Bayram namazından dönen erkekler, beraberinde getirdikleri misafirlerle birlikte hazırlanan yemekler yenir.



Evde bayram kutlamalarına yemekten sonra başlanır. Daha sonra yaşlıların ziyaretine gidilir. Eş-dost, akraba ve komşularla bayram-laşılır. Bu ziyaretler çok önemsenir. Büyüklerin ziyaretine gidilmedi mi alınıp, gönül korlar. Mezarlığa giderek yakınları için yasin okunur, çocuklara şeker dağıtılır.
Eskiden, köyün genç kız ve oğlanları, köy meydanında toplanarak, türkü söyler, kaval çalar, halay çekerlerdi. Bayramlar toplu bir eğlenme günüydü.
Bu güzel geleneklerimiz ne yazık ki günümüzde yeterince yaşatılmıyor.

İLK SAĞIM (BERİ) GELENEĞİ
Kışın soğuk günleri bitip de, otlar boy vermeğe başladığında, koyunların sütü bol olur, sağıma gidilir. Yabanda koyunları sıraya koyup topluca sağma işine "béri", sağımı yapan kadınlara da “berivan” denir.

Eskiden Ergani çevresinde ilk sağımla ilgili çok güzel bir gelenek vardı.
Berivanlar, birkaç gün önceden sarı kırmızı, yeşil ve beyaz renklerin burulmasından ipler hazırlarlar. Bu iplere: kespık, darık, (mori) denen boncuk, (özellikle mavi boncuk), nazarlık, bir bezin içine buğday taneleri ve diken koyarak bağlar; başka bir bezin içine köpek pisliği sararak o da bağlanırdı. Hazırlanan bu üç tılsımlı iplerden bir tanesi süt sağılan bakracın etrafına sarılırdı; biri süt konulan tuluklara (eyaşirık) bağlanırdı; diğerini de ayran yaydıkları tulukların ağaçlarına (meşk-lolep) bağlanırdı ki, nazar değmesin.

Berinin ilk günü için, berivanlar çobanlara özel yemekler hazırlayıp götürürdü. Bir de nohut ve buğday karışımı haşlama olan (danug) yapılırdı. Bu danugdan berivanlar ve çobanlar yerdi, bir de sürünün üstüne serperlerdi ki, sütleri bol olsun. Beraberlerinde götürdükleri bir baş kuru soğanı, beri yapılan yerde süt sıtılının altına gömülürdü.

Üç gün süre ile aynı yerde oturup sağım yapılırdı. Bu soğan orda yetişip büyüyünceye kadar kimse karışmazdı.

Beriye ilk gelen koyuna kırmızı bir püskül (gülık) takılırdı. Bu püskül, koyunun yünü kırkılıncaya kadar sökülmezdi. Püsküllü koyun, sürünün en sevgili koyunu olurdu.

O gün sağılan bütün süt, mayalanıp yoğurt yapılırdı. Bu yoğurt köyde katığı olmayan evlere dağıtılırdı. İlk sağımdan yapılan yoğurt yayılmazdı, yoğurt olarak tüketilirdi.




YAĞMUR DUASI (Bukılber)
Ergani’de ilkbahar mevsimi kurak geçtiği zaman, cami cemaatı ve halk, imamın öncülüğünde cuma günü namazdan çıktıktan sonra makama dua etmeğe çıkılırdı.
Namazdan önce, bir dul kadının öncülüğünde gençler mahalle, mahalle dolaşılırdı. Gittikleri her kapıda
“Allahtan yağmur isterem
Petekten (Kewar) bulgur isterem



Çemçe çemçe yağ isterem.”deyip topladıkları yiyeceklerin bir kısmı pilav yapmak için makama götürülür, geri kalanı da dul kadına verilirdi.


Şehirden yedi öksüz çocuk çağırılıp, beraber götürülürdü. Onlara daha önce aldıkları elbiseler ayakkabılar orda giydirilirdi. Toplanan yiyeceklerden orada yemekler yapılır, karınları doyurulurdu. Sonra öksüz çocuklarla beraber topluca namaz kılıp dua edilirdi.

Köylerde ise bir küreğe (+) olacak şeklinde bir çubuk bağlanıp; ona kadın elbisesi giydirilerek gelin yapılırdı. (Bukılber) Yaşlı dul bir kadının başkanlığında toplanan köyün gençleri ve çocukları, bu gelini kapı, kapı dolaştırırlardı.

Gittikleri her kapıda “Bukılber e, baran ğer e” derlerdi Ev hanımı da Bukılber”in başına bir tas su döker, dul kadının torbasına bulgur, çorba un, tuz vb. yiyecek şeyler koyardı. Böylece bütün köy gezildikten sonra toplanan yiyeceklerin bir kısmı yemek yapılır hep beraber yenirdi.

Diğer yiyecekler dul kadına bırakılırdı. Böylece hem çocuklar sevindirilmiş olur, hem de dul kadına yiyecek temin edilmiş olurdu.


Yağmurun yağmasını sağladığına inanılan daha değişik batıl inançlar da vardı. Bunlardan bazıları:

Çiftçiler tosbağayı sırt üstü ters çevirir ya da ayaklarından asarlardı. Kurban “Borak” kemiklerini çeşmeye atılırdı. Dul kadının donunu çalıp suya atarlardı. Kırk kel adamın ismi sayılıp. bir ipe kırk düğüm atılıp, havuza atılırdı.
  
www.ergani.bel.tr/